VİTAL BULGULAR
VİTAL BULGULAR
9. KAFAKAFKA
5.940 2159

9. BÖLÜM
“KAFAKAFKA”
Gracie Abrams, Good Reason

Sessizliğin içine uyanmıştım.

Gözkapaklarım bir süre açılmakta tereddüt ettiler, gözlerim acıyordu ışıktan. Bembeyaz, güneş alan bir hasta odasındaydım ve kolum ağrıyordu. Kurumuş boğazımı ıslatmak için yutkundum ama işe yarayacak gibi değildi o an. Kollarımı hareket ettirerek ellerime bakmaya çalıştım, serum bağlıydı koluma ve damaryolumun açıldığı yer mosmor olmuştu. Gözlerimi açık tutamıyordum.

Bir süre sonra yeniden gözlerimi açabilecek gücü bulduğumda soluma dönerek serum paketine baktım; ilk gördüğümde doluydu, şimdiyse bitmek üzereydi… Öğlen vakti gibi görünüyordu. Odada benden başka kimse yoktu. Yalnızdım.

Ölmemiştim. Babam öldürmeyi başaramamıştı beni. Ne olmuştu akşam? Tayga’yı aramıştım ona kayıtları vermek için ama yakalanmıştım, sonra Hazar arkadaş olduğunu reddettiği o ikisiyle birlikte her nasıl olduysa birkaç saat içinde İstanbul’da olmayı başarmış ve babama saldırmışlardı. Babama ne olmuştu? Çocuklar neredeydi? Kayıtlar kül olmuş olmalıydı ama eğer Tayga’nın blöfü doğruysa, her şeyi yaktığı anı kayda almışlardı ve bu Akel Vasilyev için yeterli olabilirdi.

Bir süre sonra kapı açıldı. İçeriye elinde bir buketle çiçekle Belya’nın girdiğini gördüm. Saçlarının dipleri kumral uzuyordu bu yüzden boylarını siyaha boyadığı daha belli oluyordu gün ışığında. Üzerinde ucu sivri topuklu çizmeler, siyah bir kot, kemer ve deri ceketi vardı. Yüzünde makyaj yoktu bu sefer. Kapıyı kapattığı an dönüp yanıma yürümeye başladı dalgınca, o an fark etti uyanık olduğumu.

“Uyanmışsın,” dedi gözlerimi kırpıştırarak yere çivilenirken o an. Çiçek buketini yatağımın ucuna bıraktı ve yatağımın kenarına oturdu, gözleri kolumdaki morlukta geziniyordu. “Hangi geri zekâlının marifeti bu damaryolu?”

Tebessüm ettim. Konuşabilecek gibi hissetmiyordum ama kendimi zorladım o an. “Bilmiyorum…”

Kalbim… Atıyordu. Sakin bir şekilde. Göğsümün içindeydi, fırlayıp uçuvermemişti kafesinden kuş gibi. Yaşıyordum. Yaşıyordum.

“Bana attığın mesajdan sonra Hazar’ı arayan bendim. O İstanbul yolundayken de Tayga malıyla konuşmuş olmalılar,” dedi Belya yutkunarak. “Tek başına bu kadar tehlikeli bir iş yapmanı istemedim, o yüzden… Yoksa ben adamı satmam.” Seslice bir nefes verdi, yorgun ve uykusuz görünüyordu. “Sonra olanları duyunca ilk otobüsle geldim… Hayatta olmana sevindim. Ölseydin o kıç suratlı baban yüzünden katil olmak zorunda kalırdım.”

Göz kapaklarım kapandıklarında geç açılıyordular, sanırım henüz iyice ayılmamıştım hâlâ. “Öldürürdün ha?”

“Tabii. Biz de birileriyiz,” dedi Belya o an göz kırparak. Şaka yapıyor gibiydi. Aynı anda güldük. Ben öksürmeye de başlamıştım, sanırım bağışıklığım düşmüştü. Belya serumumu kontrol ettikten sonra “Zaten birazdan çıkışın için doktor konuşmaya gelecek,” diye mırıldanıp masanın üzerindeki 100ml’lik sulardan birinin kapağını açıp hafifçe doğrularak içmeme yardımcı oldu. “Ne kadar rezil bir baban olduğunu biliyordum ama onunla bu kadar ters düştüğünüzü bilmiyordum Reva—“

Elini tuttum dudaklarıma suyu uzatan ve çektim biraz, boğazım ıslanmıştı sonunda. Sertçe yutkundum. “Ben özür dilerim Belya… Neredeyse yem ediyordum seni ona.”

“Biliyorum. Önemli değil,” diye mırıldandı gözlerini kaçırarak.

“Önemli—“

“Değil Reva…” Suyu kenara bıraktı ve yanıma oturdu yeniden. “Ben başımın çaresine bakardım. Hep baktım. Sense ölecektin adamın elinde. Bilseydim korurdum seni de… Bilmiyordum.”

Çünkü ona bir şey anlatmıyordum ben de. Dudaklarım kıvrıldı o an yastığıma başımı yaslarken yeniden. “Sırları olan bir tek sen değilsin.”

Alayla tebessüm etti Belya. “Şu durumda bile şaka mı yapıyorsun cidden?”

“Ne varmış durumumda? Yaşıyorum işte,” dedim tekrar yutkunarak. Çok zayıf hissediyordum. Uykum vardı, yeni uyanmış olmama rağmen. “Ne zamandır buradayım?”

“Dün sabaha karşı getirildin buraya, bütün gün uyudun. Ardından bugün oldu.” Alt dudağını dişledi gergin bir ifadeyle. “Annen dışarıda, koridorda bekliyordu bu arada.”

Keskin bir sancı girdi o an kalbime. Elimi göğsüme götürdüm ve nefesimi tuttum o an, kontrol edemiyordum tepkimi. “Gitsin,” dedim sert bir sesle, kaşlarım çatıktı. “Belya, söyle ona gitsin—“

“Mesela bu tepkiyi de beklemiyordum, gerçekten bir bok bildiğim yokmuş…” Mırıldanırken ayağa kalktı Belya kendi kendine, ardından “Tamam, sakin ol, gidecek,” dedi kararlı bir ifadeyle alnıma düşen saç tutamını kenara iterken. “Başka bir isteğin var mı?”

“Eve dönmek istiyorum.”

“Doktorla konuşacağım. Dönerim hemen.”

Annemi görmeye tahammülüm yoktu, buraya gelip ne yapıyordu? Burası onun çalıştığı hastaneydi. Belya onu nasıl kovacaktı ki?

Düşüncelerimin arasında birden annem kapıyı çarparak odaya girdiğinde arkasından kolunu yakalan Belya da girdi topuklularıyla ama annem onun tutuşundan kurtuldu. Aynı zamanda başı neredeyse kapıya değecek olan bir başkası daha girmişti içeri Belya’nın peşinden. Hazar. Üzerinde siyah bir ceket ve pantolon vardı, kehribar rengi gözlerini doğrudan üzerime çevirdi ama annem dikkatimi fazla dağıtmıştı o an.

“Bırak! Kızımın odasına giremeyecek miyim?” diye gürledi birden odanın ortasında, üzerinde önlüğü ve hastane kimliği vardı. Güzel bir makyaj, bej bir saten gömlek, uzun işlemeli bir etek, kalın deri bir kemer ve topuklu çizmeler… Her zamanki gibi harika görünüyordu. Babası tarafından öldürülmek istenen kızı kalp krizi geçirip hastaneye kaldırılan bir anne için fazla harika…

Belya bana özür dilerim dercesine baktı o an, yutkunarak önemli değil dercesine baktım. Bu kadın bu hastanede saygıdeğer bir doktordu, isterse kendisi Belya’yı attırıp kendini benimle odaya kilitleyebilirdi bile. Nazlı Hanım her zaman istediğini alırdı. Zaten Nedim Nadas’la evlenebilmesinin sebebi buydu.

“Sana inanamıyorum!” diye bağırdığında o an annem, doğrulmuştum ve kollarım acısa da ellerimi yaslamıştım yatağa; destek alıyordum dik durmak için. İşaret parmağını kaldırarak yatağımın ucuna yaklaştı annem. “Babanı nasıl o heriflerin ellerine düşürürsün! Nasıl yaparsın bunu Reva? Senin baban o adam, baban! Nasıl arşivini soyarsın?! Nasıl yaparsın bunu Reva aklım almıyor! Aklım almıyor benim!”

Yanaklarımın içini ısırdım, yarası iyileşmemişti daha. Öyle bir acıydı içimdeki. Hem fiziksel, hem mental olarak hissediyordum bu yüzden kıyaslama yapamıyordum bile. “Benim de aklım almıyor, senin nasıl annem olduğunu,” diye mırıldandım kısık ve zayıf bir sesle. Çünkü ona açıklama yapmama gerek yoktu, biliyordu her şeyi.

“Ya bir tatil ya! Alt tarafı bir tatile çıkacaktın! Sanki cehennemin dibine gönderiyoruz kızımızı!” diye gürledi bu sefer de, kıpkırmızı olmuştu bağırmaktan şimdiden. “Adam senin geleceğini düşünüyor, iyiliğini istiyor!”

“Tanımadığım ve sevmediğim bir çocukla sınav haftamın ortasında zorla tatile göndermeye çalışarak mı?”

Bir an açtı ağzını ama duvara toslamış gibi sustu, ardından “Barbaros’u çocukluğundan beri tanıyorsun Reva!” dedi bahanesini bulmuş gibi.

“Ve çocukluğumdan beri nefret ediyorum ondan. Korkuyorum. İstemiyorum!” diye bağırdım ben de ama sesim yerine gelmiş değildi hâlâ, kim konuşuyordu tanıyamıyordum… Boğazımı temizledim. “Ama biliyorsun tüm bunları zaten. Konuşacak daha ne var işte onu bilmeyen benim.”

“Reva!” diye bağırdığında bu sefer annem, öyle bir sıçramıştım ki yerimden Hazar’ın öne atıldığını gördüm. Annemin karşısına dikildi ve tamamen kapattı onu.

“Çıkar mısınız?” Sesi sorar gibi değildi aslında, talep eder gibiydi. Soğuk ve sertti. Bahane kabul etmiyordu. Çık, diyordu sanki.

“Pardon?” Annem alayla güldü. “Benim hastanemde, kendi kızımın odasından mı kovuyorsun sen beni?”

“Bu odada Reva’nın annesinin olduğunu düşünmüyorum,” diye cevapladı Hazar onu, gayet net bir sesle. “Nöroloji’yle de işimiz yok, Kardiyolog gerekli tedaviyi uyguladı ve birkaç saate taburcu edecek zaten.”

“Sen, kim oluyorsun da—“ derken kenara çekilmiş, bana şok ve öfke içindeki suratını çevirmişti o an Hazar’ın üzerinden bu çocuk ne alaka?! çığlıkları atarken gözleri ki, Belya kollarını göğsünde bağlayarak topuğunu yere vurmaya başladı o an.

“Reva reşit. Sizin yaptığınız da psikolojik şiddet. Asıl kızınız, şikayetçi olursa sadece bu odadan atılmakla kalmaz hastaneden de atılırsınız, farkındasınız değil mi Nazlı Hanım?” Dudaklarını kenarı kıvrıldı şeytani bir dürtüyle. Belya’nın gözleri bayık baktığında ondan ne bekleyeceğini bilmiyordu insan, korkutuyordu. “Kariyerinizi yakmak ister misiniz gerçekten sizden boşanmış, her gün başka bir kadınla takılan bir adam için yoksa güzellikle çıkacak mısınız şimdi odadan?”

Bakışlarımı eğerken dudaklarımın kucakladığı tebessüme engel olamadım o an. Belya şeytana pabucunu ters giydirirdi.

Annem bir bana, bir Hazar’a, bir de öfke içinde Belya’ya baktı o an. Ardından son kez bana döndü ve dişlerinin arasından “Bir şey demeyecek misin arkadaşına Reva?” diye sordu, onu savunacağımı düşünüyordu.

“Tabii,” diye mırıldandım yutkunarak Belya’ya bakarken. “İyi dedin. Duygularıma tercüman olduğun için teşekkürler Belya.”

Annem şok içerisindeydi. Belya tebessüm ederek sanki etekleri varmış da prenses selamı veriyormuş gibi dizlerini hafifçe bükerek eğilip kalktığında gülerek gözlerimi kaçırdım. Annem “Bu yaptığını ödeyeceksin Reva!” diye bağırdı işaret parmağını üzerime doğrultarak, ardından kapıyı da arkasından çarparak çıkıp gitti.

Kendimi zor tutuyordum o ana kadar ki geriye kaydım hemen ve ellerimi karnımın üzerine koydum başımı yastığa yaslayarak. Yalnız falan değildim ben. Arkadaşlarım yanımdaydı. Çiçeklerim bile vardı. Doğduğumdan beri benimle ilgilenmemiş, dadıların elinde büyütmüş, yalnızca babamın peşinden körkütük koşturmuş bir kadın annelik yapmış olmuyordu; tıpkı babamın yaptığının babalık olmadığı gibi… İkisi de patronlarım gibiydiler bunca zamandır ve ben sanırım istifa etmiştim.

“Bir şeye ihtiyacın var mı?”

Hazar’ın sorusuyla kafamın içinden ana geri döndüm o an, Belya bakışlarını Hazar’la aramda gezdirdikten sonra tuvalete gittiğini söyleyerek odadan çıktı. Hazar bir an Belya’nın arkasından kapattığı kapıya baktı, ardından bana doğru bir adım attı. Sanırım ilk defa bu kadar uzak duruyor ve bilinçli yaklaşmıyordu.

“Yok, sağ ol,” diye mırıldandım sertçe yutkunarak. Hâlâ boğazım ağrıyordu. Gözlerim dağılmış koyu kahve saçlarında, uykusuz kaldığı belli yorgun gözlerinde ve pürüzsüz teninde gezindi o an. Dudaklarına, kirli sakalına baktım… Ardından yeniden bir çift kehribar taşın esiri oldum. “Nasıl öğrendin?”

Yutkunduğunda ademelması oynadı yerinden. İki kere gözlerini kırpıştırdı cevap vermeden önce. “Belya aradı. Sonra peşine Tayga…”

“İnanılmaz,” diye mırıldandım. “Arkadaş olmadığınızı sanıyordum.”

Dudakları kıvrılır gibi oldu, ne söylediğini hatırladığım için miydi silik tebessümü? “Değiliz zaten ama beni ilgilendiren konularda bana haber verecek kadar akılları yerinde.”

“Ne zamandır babamın peşindesin?” Dudaklarımı ıslattım. “Uyuşturucu işinin başında onun olduğunu biliyordun. O yüzden Adelardi Köşkünde kimin kızı olduğum önemliydi Taygalar için…”

“Bir şeyden haberin olmadığını da biliyordum,” diye yanıtladı beni, dilini alt dudağında gezdirdi ve gözlerini kaçırıp saçlarını karıştırdı bir an. “Bir süredir takip ediyorum Nedim’i. İşin lojistik kısmını çözemediğinden Boratavlarla yakın temasta olduğunu yeni fark ettim mesela, sayende. Muhtemelen o yüzden seni o Bora piçinin oğluyla zorluyordu. Dağıtım kısmı onlarda olacaktı.”

“Halkın bağımlı olacağı bir maddeden kazanç sağlarlar ancak… Neden böyle bir maddeyi piyasaya sürmek istediler ki?” Mantıklı yaklaşmaya çalışıyordum ama bilgi eksikliğim vardı, tamamlayamıyordum yapbozun eksik parçalarını.

“İntihar etmeyenler bağımlı oluyorlar,” diye mırıldandı Hazar o an.

Ne?

“Hazar,” dedim bir an, aniden doğrulmaya çalışarak ama öyle acıttı ki göğsüme giren sancı, sol koluma doğru devrilir gibi oldum. Hazar öne atılarak beni tuttu, doğrulttu ve oturmamı sağladı yatakta. “Hazar sen kullandın,” dedim kelimeler dilimde karışırken. “Sisteminde atıldı ama… Sen kullandın—“

“Evet,” diye yanıtladı o an beni, yanıma oturmuştu yatakta. Üzerimdeki beyaz önlük, beyaz bir yatak ve beyaz hastane odası… Bu odanın içindeki tek karanlık o’ydu.

Kaşlarım havalandı, yüzüne baktım şaşkınlıkla. “Evet mi? Bu kadar mı? Ne yani?” Sesim geri gelmişti sanki. Gücüm de. “Kullanıyor musun?”

Hazar sessiz kaldı o an.

“Hazar!” diye gürledim bir anda, sesim kısıktı ama çıkıyordu yine de. “Sen dalga mı geçiyorsun?”

Hazar’ın dilini yanağına yasladığını gördüm ağzının içinde, bakışlarını kaçırdı. Ardından derin bir nefes aldı ve yüzüme baktı. “Ne önemi var?” diye sordu. “Ben zaten ölü bir adamım. Bir de yoksunluk krizleriyle uğraşamam… Zaten bir yan etkisi yok üzerimde. Bir çözüm bulunduğunda ben de bağımlılık tedavisi görürüm ve olay kapanır, biter.”

“Uyuşturucu kullanıyorsun, ne demek çözüm bulunduğunda tedavi olurum ve biter?” Ağzım açık kalmıştı düşüncesine. “Hem sen… Tedavi neden olmuyorsun? Hastalığınla ilgili?”

“Reva,” dedi o an Hazar, adımın üzerine bastıra bastıra. “Seni ilgilendirmez bu. Bir an önce iyileşip taburcu olmaya bak sen. Benim derdim benim derdim. Sınırı aşma.”

Yanaklarımın içini ısırdım hayal kırıklığıyla o an. Senin derdin benim derdim. Nasıl anlamazsın? Ne yapabilirdim onun için? Hiçbir şey yapamazdım. Zaten yeterince acı içindeydi, öleceğini düşünüyordu ve bir de dikkati dağıldığı için kurduğu tuzağa düşmüştü ve… O gün dikkati dağılmıştı. Benim yüzümden mi? Beni görmüştü. Beni orada görmüştü. Bu yüzden mi dikkati dağılmıştı, maddeyi yutmuştu ve şimdi bağımlıydı? Benim yüzümden mi?

Gözlerinin içine baktım o an sanki orada gerçeği görebilecekmişçesine ama Hazar içine kapanmıştı çoktan, bu dakikadan sonra ondan bir yanıt alabileceğimi düşünmüyordum. Bu hep böyle mi olacaktı? Ben daha fazlasını istediğim an o sınırlarından bahsedecekti ama ayrı kaldığımız belli bir zamanın ardından özleyip dönecek miydi? Uzakta geçirdiği o zaman boyunca kiminle ne yaptığının bir önemi olmayacaktı ve her seferinden benden aynı samimiyeti, sadakati, yakınlığı mı bekleyecekti?

“Son tetkiklerinizi de değerlendirdik. Kalp krizi geçirdiniz bildiğiniz üzere,” dedi bir süre sonra Belya ve bir hemşireyle birlikte odaya giren doktor, elinde dosyam vardı. Kırklarında uzun boylu bir adamdı ve küçük camlı yakın gözlükleri takıyordu. “Bir noktada kalbiniz durmuş, bunun için arkadaşınıza teşekkür edebilirsiniz çünkü ambulans gelene kadar yaptığı kalp masajıyla hayata döndünüz,” diye devam etti gözleri, burnuna düşen gözlüklerinin üzerinden Hazar’a bakarken ve ben de ona baktım çatık kaşlarımın ardından. Hatırlıyordum. Ölecek olan benim Reva, demişti bana. Sen ölemezsin. Sen yaşayacaksın. Ölmene izin vermeyeceğim.

“Neyse ki müdahaleye hızlı yanıt vermişsiniz. Şu an ritminiz stabil, tansiyonunuz normal sınırlarda ve kan değerlerinizde sizi burada tutmamızı gerektirecek yeni bir bulgu yok. EKG ve ekokardiyografi sonuçlarınızı da değerlendirdik. Akut tehlikeyi atlattığınızı söyleyebilirim. Ancak aile öykünüzü göz önünde bulundurduğumuzda bu olayı tek başına stres ya da panik atağa bağlamamız mümkün değil. Ailenizde kalp-damar hastalığı geçmişinin bulunması, özellikle genç yaşta ortaya çıkan kalp sorunları varsa, sizin için de önemli bir risk faktörü. Taburculuktan sonra kardiyolojide daha ayrıntılı takip edilmenizi, gerekirse kalıtsal yatkınlık açısından da değerlendirilmenizi isteyeceğiz.”

Elindeki raporu kapattı doktor o an ve benimle göz göze geldi. “Yaşadığınız panik atak belirtileri ağırlaştırmış olabilir. Fakat bundan sonra çarpıntı, nefes darlığı veya göğüste sıkışma yaşadığınızda yine panik ataktır deyip geçmeyin. Sizin öykünüzde önce kalple ilgili olmadığından emin olmamız gerekir.” Gözleri Belya ve Hazar’ın üzerinde gezindi bir süreliğine. “Bugün taburcu edeceğiz ama bu, hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza dönebileceğiniz anlamına gelmiyor,” dedi yeniden bakışları üzerime çevrilirken. “Bir süre ağır efor yok, ilaçlarınızı aksatmak yok ve kardiyoloji kontrolünüzü kesinlikle ihmal etmiyorsunuz. Yeniden göğüs ağrısı, nefes darlığı, soğuk terleme, bayılma ya da alışılmadık bir çarpıntı olursa beklemiyorsunuz, doğrudan acile geliyorsunuz. Şu anda durumunuz iyi. Ama hem geçirdiğiniz kriz hem de aile öykünüz nedeniyle bundan sonra kalbinizi biraz daha yakından takip edeceğiz. Geçmiş olsun. Çıkış yapabilirsiniz.”

Damaryolum çıkarılmıştı ve buraya geldiğimde üzerimde olan kıyafetler bir paketin içinde getirilmişti, yalnızca üzerimi değiştirmem gerekiyordu artık eve dönebilmek için.

O an, o vakte kadar gözden kaçırdığım biri aklıma geldi ve ayaklarımı yataktan sallandırmış; iki elimle yatağı kavramışken omzumun üzerinden dönerek baktım Hazar ve Belya’ya. “Babama ne oldu?”

Belya bir an Hazar’a baktı, Hazar’ın ise gözleri üzerimdeydi. Cevap vermeden önce yutkundu. “Akel Vasilyev’in elinde. İhaneti için yargılanır.”

“Ve ölür,” diye mırıldandım yavaşça ayağa kalkarak. Belya hareketlerimdeki ihtiyatı anladığı an yanıma gelip koluma girmişti, Hazar’sa giyineceğimi anladığı için bana gereksiz bir mahremiyet sağlamak adına çıkmıştı o an odadan. Nefes verdim seslice gittiğini gördüğümde.

Belya bakışlarımı yakaladı paketi açıp kıyafetlerimi yatağın üzerine bırakırken. “Aranızda nasıl bir şey var çözemiyorum.”

“Bildiğin gibi işte,” diye homurdandım soyunurken. “İster, alır… Sonra bir gün evine girmek istersen kapının önünde kalırsın sen ama o isterse, senin kapından içeri elini kolunu sallaya sallaya girebilir her zaman çünkü şeytanın dili tatlıdır.” Belya bana kızım yapma şunu dercesine bakmaya başladığı an gözlerimi kaçırdım. “Biliyorum,” dedim. “Bir yol arıyorum ben de. Bulamadım henüz sadece.”

“Ne için yol arıyorsun? İçeri girmek için mi yoksa kapıyı suratına sımsıkı kapatıp kilitlemek için mi?”

Bir anlığına hareketlerim durdu. Alt dudağımın kenarını dişledim düşünürcesine, gözlerim boşluğa dalmıştı. Bilmiyordum. Asıl sorun da burada yatıyordu zaten.

Çıkış işlemlerinin ardından annemle karşılaşmadan hastaneden çıktığımızda Belya daha fazla şehir dışında kalamayacağını ve okula dönmesi gerektiğini söylemişti, Hazar ise şehirde bir işi olduğunu… Bu yüzden kapıda vedalaştık ve Belya’yla bir taksiye bindik otogara giden. Kalkmak üzere olan bir otobüste yan yana iki koltuk bulduğumuzda hemen almış ve eve doğru yola çıkmıştık.

“Hiç tartışmadınız bu sefer,” diye mırıldandım pencereden geçip gittiğimiz yolları izlerken. Belya ona söylemiyormuşum gibi bana baktı bir an, ardından girdiği transtan çıktı.

“Hazar’la mı? Hayatını kurtardığı için şimdilik yalnızca görmezden geliyorum.”

Gülecektim neredeyse.

Şehirdeki işi neydi ki? Belki Taygaları görecekti. Muhtemelen öyleydi. Ya da arkadaşları vardı işte İstanbul’da, gelmişken onlarla takılırdı… Belki de teşkilattan birileriyle görüşecekti, ya da Akel Vasilyev’le. Sonuçta peşlerinde oldukları adam yakalanmıştı bir itirafla ve yargılanacaktı kendi mahkemelerince. Yine de şehre çoktan dağıtılmış olan zehir konusunda ne yapabilirlerdi? İzlerini sürdükleri torbacıları patlatmaktan başka…

Dönüş yolunda sadece Ethel Cain dinledim. Tempest. Amerikan Teenager. Strangers. Yalnızca içinden yakın zamanda çıkabileceğimi düşünmediğim bir hüznün içinde boğuluyorken Ethel Cain dinlerdim ve hem yaramı deşiyor, hem de bütün acımı dindiriyormuş gibi gelirdi sesi. Neye ihtiyacım olduğunu bilmediğim zamanlar için mükemmel bir tercihti.

Belya o akşam benimle gelmek istedi eve, sanırım geceyi nasıl geçireceğim konusunda endişelenmişti başıma gelenlerden sonra. Yorgun argın duş aldık sırayla ikimiz de, ardından ona pijama takımlarımdan birini verdim ve salondaki koltuğa yatağını hazırladık. Akşam yemeği için pestolu makarna yaptı ikimiz için de, ardından evde kola olmadığı için cıngar çıkardı ve çareyi dışarıdan market siparişi vermekte buldu çünkü görünüşe göre kola olmadan akşam yemeğini yiyemiyordu. “Bir insan nasıl hayatı boyunca hiç kola içmemiş olabilir? Sen düşman mısın kızım kendine? Bu kadar acı çekmek zorunda değilsin bak üç günlük dünya… Böcek kanı diyenleri çok mu dinledin çocukken söylesene? Sen hiç pilavla sarı kola da mı yapmadın o zaman?..”

Rus olmasına rağmen Türk tarafı o kadar ağır basıyordu ki Belya’nın, onu tanımaya başladıkça anlıyordunuz ve ben bunu yeni fark ediyordum çünkü sonunda, sonunda bana kendini açmaya başladığını hissediyordum yavaş yavaş. Hayatımda bir kez olsun doğru bir tercih yapmıştığımı hatırlatıyordu bana, patronlarıma istifa dilekçemi verdiğim için…

O gece yatağımda huzurla uyudum ama gördüğüm kâbustan da aynı şekilde bahsedemeyecektim. Fazla gerçekti. O boş fabrika alanına geri dönmüştük Haliç’deki… Yerdeydim. Babam elime basıyordu. Ölüyordum. Bana bakıyor ve kahkahalarla gülüyordu, öleceksin zaten, diyordu. Hazar, Tayga ve Lodos yakalanıyordu; benim kalbim duruyordu ve kimse bana kalp masajı yapmıyordu. Ölüyordum gerçekten.

Ben sabah erken kalkmış, saçlarımı ve makyajımı yapmış, bir süre kendime kıyafet seçmiş, kahvaltıyı hazırlıyorken Belya hâlâ uyuyordu koltukta. Bu yüzden yanına eğildim ve yüzüne baktım, fazla huzurluydu uyandırmak için ama uyandırmazsam çok kızardı biliyordum. “Belya,” diye fısıldadım kulağına doğru. “Belya, uyan…”

“Git ya,” dedi elini havada sallayarak o an, aniden geri çekildim.

“Ama okul var.”

“Biliyorum,” diye mırıldandı sırtüstü dönerken gözlerini açmadan. “Alarmım çalar. Dersten on dakika önce.”

“Ne?” Şok içerisinde baktım ona. “Derse on dakika kala mı uyanıp geliyorsun okula?”

“Evet…” Yeniden uykuya dalmıştı sanki, mırıldanıyordu kendi kendine.

“E kahvaltı hazırladım,” diye mırıldandım ben de, tepesinde dikilirken. Cevap vermiyordu bile. Sanırım kahvaltı yapmayacaktı. “Pekâlâ…” Mutfağa döndüm ben de. Bütün omleti tek başıma yedim ve demlediğim kahveyi içtim atıştıran yağmuru izlerken.

Okula gitmek için verdiğim savaş, babamı ifşa etmem ve annemle büyük bir kavga etmemle son bulmuştu; tabii arada eskortluk yapmam için tehdit edildiğimi de unutmamam gerekiyordu… Sanırım sınırları zorlandığında hayır diyebilen biriydim ben. Bir ağırlık vardı göğsümün ortasında çünkü ne yaptıysam kendi anneme ve kendi babama yapmıştım ama yapmam gerekiyordu; yılların verdiği yüktü bu omuzlarımda taşıdığım, kamburumu çıkaran… Ben de dik yürümek istiyordum sokakta.

Derse yarım saat kala evden çıkmam gerektiği için artık, Belya’yı zorla kaldırıp yüzünü yıkaması için banyoya götürdüm. Bana rusça küfürler ederek kapıyı üzerime kapattı ve kilitledi. Beş dakika sonra kendi kıyafetleri ve çantasıyla birlikte mutfağa geldiğinde ayakta uyuyordu, termoslarımdan birini alıp içine demlediğim kahveden doldurdu ve su bile içmeden kahve içmeye başladı o an. Bir yandan da ayağına çizmelerini geçiriyordu.

“Bugün epey soğuk, üzerine bir kazak verebilirim istersen.”

“Yok ben üşümem.”

Üşüse de umursadığını zannetmiyordum. Nasıl hasta olmuyordu hayret ediyordum sadece. Birlikte evden çıktık, durağa yürüdük ve okulun shuttle’ına bindik. On dakika sonra kampüs kapısının önünde inmiş, güvenlikten geçiyorduk kartlarımızla.

Üç saatlik blok dersin bir dakikasını bile kafamın içine sokamadım o sabah. Önümdeki deftere bir şeyler karaladım kalemimle, profesörü dinliyormuş gibi yaptım ve bana soru sormayacağını umdum sadece. Babam ne yapıyordu Akel Vasilyev’in elinde? Neler yaptığını itiraf etmiş miydi? İşkenceyle mi itiraf ettirmişlerdi yoksa yüzü dağılmasın diye konuşmuş muydu direkt? Belki pazarlık yapabilirdi. Eğer pazarlık yapıp kurtulursa ve özgür olursa yeniden, başım belaya girerdi ama sanırım bunu o zaman düşünecektim.

Annem arayıp durmuştu telefonumu ama açmamıştım.

Annem: Açacaksın o telefonu Reva! O telefon açılacak!

Eğer annem bir dakika olsun beni dinleyip kendini benim yerime koyabilseydi farklı hiçbir şey yapmazdı benim yaptığımdan, belki kızardı bile yolda yakalandığım için çünkü o yakalanmazdı… Ama durup da beni dinlemiyor, anlamak istemiyordu. Ona sadece aşkını versinlerdi. Aşkı onu sevmese de olurdu, yararı dokunduğunda mutlu oluyordu. Bu da bir çeşit hastalık değil miydi? Belki de tedavi edilmesi gereken benim OKKB’m değil de anneminkiydi.

Öğle arasında Tuana sigara içerken, aldığımız kahvelerimizi yudumluyorduk oturduğumuz bankta; Hazar’ın birkaç metre ötedeki kafeden güneş gözlükleriyle çıktığını gördüm. Üzerinde siyah kabanı vardı ve elinde de kahvesi… Az sütlü. Sade. Biliyordum artık. Bilmekle kalmıyor, kahvemde tarçın ve biraz şurup sevmeme rağmen onun siparişini veriyordum inatla. Sanki içtiği kahveyi içersem ona daha yakın olabilecekmişim gibi. “Saçmalık,” diye homurdandım o an bakışlarımı üzerinden çekerken.

“N’oldu?” diye sordu Tuana.

Bir an Tuana’ya baktım, dudaklarımı birbirine bastırdım ve hiçbir şey söylemeden kıucağındaki paketten bir dal alıp çakmağıyla çaktım ucuna. İçime bir nefes çekerken dalı dudaklarımdan uzaklaştırmış, dumanı üflüyordum.

“Oha,” dedi Tuana, ağzı bir karış açık kalmıştı. “Oha, oha, oha, nasıl yani?” Eliyle açık kalan ağzını kapattı, ağzını kapatamadığı için. “Nasssssıl yaniiii?”
“Öyle yani,” diye mırıldandım önüme dönerek. Bankta bacak bacak üstüne atmış, bir kolumu diğerinin altına sıkıştırmış, yerde uçuşan ölü yaprakları izliyordum. Hava gerçekten soğuktu.

“Nasıl oldu bu?”

“Oldu işte.”

“Kızım sen… Kalp krizi geçirmedin mi İstanbul ziyaretinde? Sigara falan yok sana. Ver şunu, salak—“ Tuana bir anda elimdeki dala saldırdığında ayağa kalkıp sigaramı uzağa uzattım o an. Bana bu sefer sinirli bir ifadeyle bakıyordu. “Reva!”

Ona okulda olmadığım günlerde babam rahatsızlandığı için İstanbul’a gitmek zorunda kaldığımı, bu yüzden iki dersten kaldığımı söylemiştim. Bildiği ve bileceği buydu sadece. Tuana’nın o karanlık dünyadan haberi yoktu ve olmamalıydı da, kendi güvenliği için. “Seni ilgilendirmez Tuana. Bir daldan bir şey olmaz hem, ben de Tıp okuyorum biliyorsun.”

“Reva saçmalama,” dedi Tuana ayağa kalkarak. “Senin yanında içmemeliydim bile ama dumanı uzağa üflüyordum… Sigara kalp kızını artırabilir, tansiyonu yükselebilir, kandaki oksijen taşınmasını olumsuz etkileyebilir ve pıhtılaşma eğilimini arttırabilir. Kalp krizi sonrası tekrar kardiyovasküler olay riskini de yükseltir! Delirme kızım beni bırak şunu bak!”

“Bırakmıyorum,” dedim bir nefes daha içime çekerken o an ayakta. Gözlerim uzağı tarıyordu. Hazar o kızıl saçlı kızla bir şey konuşurken sigara içiyordu yine. Yine mi? Yine mi o? Lanet… Olasıcalar… “Nefret ediyorum,” diye fısıldadım o an kendi kendime. “Nefret,” dedim tekrar, dudağımın kenarını ısırdım. “Ediyorum.” Ardından sigarayı yere attım, çiğnedim. Çantamı da alıp okul binasının içine yürüdüm öfkeli adımlarla. Tuana muhtemelen deli olduğumu düşünüyordu ama umrumda değildi.

Revirin yanındaki tuvaletlerin her zaman boş olduğunu bildiğimden içeri dalıp üç kabinin de boş olup olmadığını kontrol ettikten sonra çantamı yere fırlattım ve lavabonun iki yanından da tutunarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Bir nefes. İki nefes. Üç nefes. “O senin erkek arkadaşın değil,” dedim başımı kaldırıp aynadaki yansımama. “O senin hiçbir şeyin. Sen Hazar’ın hiçbir şeyisin Reva. Haddini bil. Önüne attığı kuru ekmek kırıntılarıyla mideni doyurmaya çalışarak geçirmek istiyorsan yıllarını buyur, o evdeki kadın sana zaten formülünü verdi. Devam et. Ama uyanmak istersen bir gün her zaman insanlarla hiç tanışmamış gibi yapabilir ve suratlarına koca bir HAYIR diyebilirsin. Cesursan yeterince kalbine siktiri çekmeye.”

“Senin yüzünden bağımlı oldu,” dedi aynadaki yansımam. “Biraz sorumluluk al. Sen yaptın. En başta sınırı çekseydin cesaret edebilir miydi sence? Ortadan kaybolduktan sonra çatıdayken bile hiçbir şey sana dokunmuyormuş gibi davrandın ona ama bil bakalım ne, Reva? O hiçbir şey’ler aslında her şey ve her birinin zehirli pençeleri var kalbini kaza kaza kanatmak istedikleri… Kanıyorsun zaten. Derinin altına girmesine izin verdin.”

“Her şey kafamın içinde,” diye fısıldadım aynaya karşı.

Aynadaki yansımam gülümsüyordu bana sanki, bir palyaçonun gülümsemesi gibi. Bir soytarı. Olmaktan korktuğum her şey. “Her şey gerçek Reva. Görmezden gelemediğin, duymazdan gelemediğin, gözünü üzerinden çekemediğin, hayır diyemediğin, engelleyemediğin her şey bağımlılıktır. Bağımlı olduğun her şeyin kölesisin.”

“Yapabilirim, bırakabilirim,” dedim gözyaşlarım sinirden akarken gözlerimden aşağı.

“Yap o zaman,” diye fısıldadı aynadaki yansımam.

Yap o zaman.

Verona’ya gitmem gerekiyordu. Kendime hatırlatmam gereken şey buydu. Mezun olduktan sonra o bursu alıp yurtdışında eğitimime devam etmeli ve Verona’ya gitmeliydim. Çocukluğumdan beri hayalimdi bu ama hiç yurtdışına çıkmamıştım, babam bir pasaportum olmasına bile izin vermediği için bu yıl ondan gizli çıkarmış ve vize almıştım. Artık beni kontrol etmek için ortalıkta değildi. Finansal olarak kendime yetebiliyordum. Annemin telefonlarını açmadığım sürece sorun yoktu. Tek başımdaydım ve özgürdüm.

Ya da kendi zihnimin tutsağıydım.

Doğrularak aynadaki yansımama baktım; baktım, baktım ve baktım… Omuzlarım düşmüştü. Saçlarım kabarmıştı yine. Yanağımın içini ısırıyordum daha fazla ağlamamak için ama yanağımın içini ısırmak babamın beni eve kapattığı anları getiriyordu aklıma. “Ne görüyorum biliyor musun?” diye sordum kendi kendime, boynum tutamıyordu sanki kafamı bir o yana bir bu yana düşüyordu. Sarhoş mu olmuştum? Sorun neydi? “Bir soytarı görüyorum sana baktığımda. İnsanları eğlendiriyorsun.”

“Kendini olmadığın kalıpların içine sokan sensin,” diye fısıldadı aynadaki yansımam bana ama o bir şeytandı ve şeytanın dili tatlıydı.

Benim dünyamda sadece tutulan sözlerin, alınan sorumlulukların değeri vardı. Başkası çürüktü sanki zihnime ve kokladığımda bile, kurtçuklar yerleşiyordu kafamın içine. Bana söylenenlerin ve susup da yutulanların hiçbir değeri yoktu, ben o değeri görmedikçe ellerde. Ve ben o değeri babamın ellerinde görmemiştim, annemin ellerinde görmemiştim; bir yabancıyla tanışmıştım, ellerine bakmaya cesaret edememiştim. Doludur belki diye. Ceplerindedir diye. Bir kalem tutuyordur ve iyi bir yazardır ama kağıda değdirmez ucunu, göğsüme saplar da zehrini bırakır diye.

Hatırlamam gerekiyordu. Yapmam gereken şey buydu. Bu yüzden çantamın dibinde bulduğum paket lastiğini bileğime geçirdim, yere fırlattığım çantamı ıslak mendille silerek omzuma taktım ve bir elim ceketimin kolunun içinde, çarpıp durdum koridorda yürürken lastiği bileğime. Ders boyunca. Öğle arasında. Son derslerde de. Ardından çantamı da alıp çıktım okuldan.

Gişelerden kartımı okutarak geçmiş, durağa ilerliyordum ki kapının önündeki aracına yaslamış, siyahlar içinde tanıdık bir adamın okul çıkışını gözlediğini fark ettim. Bu o’ydu. Sergen. Hazar’ın amcası… Ya da her kimse işte.

“Seni ilgilendirmiyor Reva, haddini bil,” dedim Hazar’ın sınırlarla ilgili sözünü kendime hatırlatarak, bu yüzden başımı önüme çevirip yürümeye devam ettim durağa ama yaslandığı aracından doğrularak bu tarafa doğru atmaya başladığı adımlarını görebiliyordum.

Tam karşıma dikilecekti ki “Hazar benimle değil,” dedim dudaklarımı ıslatarak. Ellerimi kabanımın cebine soktum. “Nerede bilmiyorum. Hayır kargoculuk falan da yapamam bir daha. Zaten yakın değiliz sandığın kadar. Şimdi gidebilir miyim?”

Adının Sergen olduğunu hatırladığım adamın dudakları kıvrıldı samimi bir tebessümle, “Akıllısın,” diye mırıldandı. “Ama yanlış olduğun bir nokta var, o da ben Hazar için gelmedim buraya Reva. Senin için geldim.”

“Benim için mi?” Kaşlarım havalandı. Bu adamın benimle ne işi olabilirdi ki?

“Evet,” dedi başını sallayarak, derin bir nefes çekti içine üzerimdekileri süzerken. “Dersin bitti sanırım. Benimle bir kahve içer misin?”

Gözlerim kısıldı o an. “Yanlış anlama ama bu hafta biraz zor geçti, yepyeni travmalar edindim ve hatta gerçek bir kalp krizi bile geçirdim falan… O yüzden pek emin olamadım kahveye, burada söylesen olmaz mı? Kaldıramıyorum artık.”

Sergen’in kaşları çatıldı direkt, dudaklarını ıslattı endişeli gözlerle yüzüme bakarken. “Öyle mi? İyi misin peki şimdi? Çok geçmiş olsun.”

“İyiyim, sayılır,” diye geveledim ağzımda gözlerimi kaçırırken. Tabii, dikkat etmem gerekiyordu ve bir de düzenli kontrollere gitmeliydim çünkü doktor öyle söylemişti ama gerçekten yapabilecek miydim bile? Bileğimdeki lastiği çekiştirdim bir an önce kendime gelebilmek için.

“Yalnızca bir kahve,” dedi Sergen o an. Ellerini havaya kaldırdı. “Benden zarar gelmez. Hazar’la ilgili konuşmak istiyorum sadece.”

“O zaten hiç olmaz,” dedim o an işaret parmağımı havaya kaldırarak. “O hiç olmaz… Çünkü benim bir ilgim yok Hazar’la.”

“Biliyorum, kız arkadaşı değilsin…” Sergen’in ağzından öylesine, hatta biraz espri yapar gibi çıkan bu laf neredeyse kalbimi tekletmişti. “Ama arkadaşısın sonuçta. Değilsen bile, onun hakkında endişelenmiyor musun?”

Kaşlarım çatıldı. İşte şimdi dikkatimi çekmişti. Alt dudağımı çiğnedim bakışlarımı kaçırıp birkaç saniyeyi ıslak asfaltta gezdirerek düşünürken, ardından sesli bir nefes verdim ve “Tamam,” dedim. “Gidelim.”

“Buyur.”

Yabancıların arabalarına binme. Güzel bir tavsiyeydi. Sanırım bu tavsiyeyi almak için biraz geçti ama Sergen’in aracının ön koltuğuna bindiğimde. Telefonumu kontrol ettiğimde Belya’nın bana iyi olup olmadığımı ve ne yaptığımı soran mesajıyla karşılaşmayı beklemiyordum, benim için endişeleniyordu sanırım. Ona iyi olduğumu ve eve gittiğimi söyledim. Sergen’le kahvemizi açıklamak zordu ve zaten iyiydim… Hayır, o kısmı yalandı. Aslında mesajım tamamen koca bir yalandı.

Kampüse beş dakikalık mesafedeydi popüler kafelerin olduğu caddelerden biri. Sergen en boş olanı seçip en arka masaya oturmak için kabanını çıkardığında, bozmadan çantamı sandalyeye astım ve kabanımı çıkarıp oturdum masaya. Garson direkt menü getirmişti ama biz ezbere kahve siparişlerimizi vermiştik bile. Garip bir adamdı. Konuşmuyordu. Arabadayken de hiç konuşmamıştı ve içim içimi yemişti o sessizlikte.

“Ben sadece Hazar tedavisini tamamlasın istiyorum,” diye bir giriş yaptığı sırada kaşlarım çatıldı. Ellerimi kucağımda birleştirmiş, lafını tamamlaması için ona bakıyordum ama o sırada garson kahvelerimizi servis etti ve bir dakika otuz altı saniye boyunca da masayı terk etmedi. Nihayet yeniden baş başa kaldığımızda ise, Sergen’in lafının bu kadar olduğunu anladım. Belki de yem atıyordu. Ne kadar bildiğime dair.

“Ne tedavisi?” diye sordum numaradan bir şekilde dirseğimi masaya yaslayıp gözlerimi kahve fincanıma çevirirken, ardından bir yudum aldım. Ağzım yandı. Ağzım yansaydı hâlâ onun için bir şeyler yapıyor olmazdım. Yani ağzımın yandığını reddediyordum. Henüz. Dilim yanmıştı. Acı iyiydi.

Sergen histerik bir şekilde güldü bir anlığına, ona baktığımda hareketlerimi izliyordu bayık gözlerle. “Neden sen olduğunu anlıyorum aslında, biliyor musun?” dedi ama hiç de soru sorar gibi değildi. “Sende de aynı üçkağıtçılık var. Yalan söylemekten ve test etmekten çekinmiyorsun insanları. Muhtemelen kendi isteklerin ve arzuların için de manipüle ediyorsun ama suçluluk bile duymuyorsun, değil mi?”

“Neden Hazar’ı anlattın ki şimdi?” Dudaklarımı ıslattım arkama yaslanırken ama aynı zamanda ben de buydum. Haklıydı. “Sen de onun amcası falan değilmişsin. Kimsin tam olarak?”

Gülümsemesi daha da genişledi o an Sergen’in. “Hazar’ın hayatı kurtulmazsa kellesi gidecek olan o adamım.”

Yanağımın içini dişledim o an. “Yani bu, ona karşı herhangi bir sevgi ya da sadakat duymadığın anlamına geliyor?

Adamın gözleri kısılmıştı. “Neden soruyorsun bunu? Önemli olan Hazar’ın hayatta kalması değil mi?”

“Tabii, öyle,” diye mırıldandım ama sadece o değildi. Hazar’ın etrafında güvenebileceği, sadakatinden ve sevgisinden emin olduğu kimse yoktu ve bunu anladıkça daha çok sevesim geliyordu onu. Gözlerimi bağlayıp aynı uçurumdan atmak istiyordum kendimi. İnadına kölesi olmak istiyordum. İçim kan kusarken bir n’aber sorusuna iyidir senden? diye cevap vermek istiyordum. Ona onu peşinden cehennemin dibine kadar takip edebileceğimi söylemek istiyordum.

Sanki yaptıkları yetmiyormuş gibi… O zaman daha büyük bir canavar olurdu ama gözümde. Egosu yoğururdu benim hastalıklı sevgimi, istediği şekli verirdi bana. Omurgasız ve gurursuz olurdum. O kadın gibi olurdum.

“Hayır, Reva,” diye fısıldadım kendi kendime.

“Ne?”

Dudaklarımı ağzımın içine yuvarladıktan sonra “Bir şey demedim,” diye mırıldandım kahvemden bir yudum daha alırken. “Sigaran var mı?”

Sergen’in kaşları çatıldı bir an, ardından kabanının cebinden çelik, oymalı bir kutu çıkardı. Sigara kutusu. Tabii ya… Sigaralarını oyma kutuya koyuyordu beyefendiler gibi. “Bekle,” dedi tam kapağını açmış, bana bir tane ikram etmek üzereyken. “Bu hafta kalp krizi geçirdiğini söylemedin mi? Sigara içmek pek de parlak bir fikir olmayabilir.”

Burnumdan soludum o an. Bakışlarımı kaçırdım. Evet. Öyleydi. Nedendi bu ısrarım? Ne yapmaya çalışıyordum? Ölmeye mi? Belki de zıvanadan çıkmıştım gerçekten. Ya da travma sonrası stres bozukluğu yaşıyordum. Evet. Bu olmalıydı. Ne yapmalıydım? Doktora mı gitmeliydim? Sakinleştiriciler ve antidepresanlardan nefret ediyordum ama, hasta olduğum kesinleşiyordu o zaman. Hasta olmak istemiyordum ben sadece. Sadece, her şey dursun istiyordum. Bitsinki artık. Bu savaş beni çok yoruyordu.

Alnımı ovaladım bir an ve “Haklısın,” dedim. “Lafına devam et lütfen. Biraz uykusuz ve huysuzum bu sıralar.” Ve kalbim kırık. Babam beni öldürmeye çalıştı ve annem iyi misin diye sormadı bile hastane odama dalarak babama yaptıklarımın hesabını sordu bana. Ama sorun değil, klasik aile draması… Geçer… Hallolur…

“Hazar mı sebebi?”

Burnumdan soludum bir kez daha. “Ne alakası var onunla?” Çok alakası var onunla.

“Kızların genelde sorunları hep yakışıklı hovarda erkeklerle ilgili olur bir noktada,” diye mırıldandı sigarasından bir dal alıp kendi yakarken, garsona eliyle küllük istediğini işaret etmişti ve saniyeler içinde gelmişti de önüne. “Yani, yanlış anlama, başka dertlerin olabileceğini düşünmüyor ya da onları küçümsüyor değilim ama Hazar’ı tanıyorum. Kalp kırıp kırıp köşede çok yalnızım diye ağlar. Peter Pan sendromu var bence. Sever zaten o peri masalını. Büyümek istemiyor.”

Yutkundum istemsizce. “Aslında çok olgun biri.”

“Bazen,” dedi sigarasından çektiği nefesi arkaya üflerken bana gelmesin diye. “Bazense tam bir koca bebek. Fark etmişsindir gerçi. Kafasına göre yaşıyor hayatı, rüzgâr nereye eserse… Rüzgâr sana esiyor bu sıralar, fark etmediysen söyleyeyim,” diye devam etti sigarayı tuttuğu eliyle bir anlığına beni işaret ederek. “Her neyse. Hastalığını biliyorsun, biliyorum. En son işe yarar bir tedavi yöntemi için Fransa’ya götürdüğümüzde tamamlamadan geri döndü, burada bitmemiş bir işi olduğunu söyleyip duruyordu… Şu ülkeye sızdırılan maddeyle ilgili. Kullanan öğrenciler intihar ediyormuş. Tedarikçi herifi yakalamışlar ama, tüm operasyonun başındaki. Bitti yani. Üç gün önce bitmiş olması gerekiyordu,” dedi tok bir sesle. “Ama dönmüyor. Sence neden tedavi olmak istemiyor?”

Ölmek istiyor çünkü geri zekâlı. “Bilmiyorum.”

“Benim bir tahminim var,” dedi yaslandığı sandalyeden doğrularak kollarını masaya yaslarken. “Şimdi, antikorlar onu iyileştirmiyor. Bunu en başından beri biliyoruz zaten. Yalnızca kanındaki toksinin konsantrasyonunu bir süreliğine düşürüyor; toksin hücrelere zarar verecek eşiğe ulaşmadan önce bize birkaç saat, bazen birkaç gün kazandırıyor. Sonra Hazar’ın vücudu o zehri yeniden üretmeye başlıyor ve biz tekrar başa dönüyoruz. Yani yaptığımız şey tedavi etmek değil... ölmesini sürekli ertelemek.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu iş ciddiydi ve bir kez daha görmek bunu… içimde bir şeyler parçalanmaya başlamıştı.

“Fransa’daki merkezin geliştirdiği yöntem farklı. Onlar toksini kandan temizlemeye çalışmıyorlar. Toksinin üretildiği biyolojik mekanizmayı susturuyorlar. Eğer işe yararsa Hazar’ın artık antikorlara ihtiyacı kalmayacak. Kandaki toksin seviyesi kendi kendine yükselmeyecek. Hastalık, en azından teoride, kaynağından durdurulmuş olacak. Ama bunun bir bedeli var,” dediğinde kaşlarım çatılmıştı bile. Bedel kelimesinden nefret ediyordum. Neden her şeyin bir bedeli olmak zorundaydı? Felsefe dersinde miydik?

“Tedavinin hedef aldığı mekanizma beyindeki limbik sistemle, özellikle de hipokampus ve çevresindeki medial temporal yapılarla bağlantılı. Hipokampus, yaşadığımız şeylerin uzun süreli anılara dönüştürülmesinde temel yapılardan biri,” dediğinde “Ben Tıp okuyorum,” diyerek araya girdim istemsizce ama Sergen “Biliyorum,” diyerek beni susturdu ve geri zekâlıymışım gibi konuşmaya devam etti. “Akademi’nin tedavisi toksin üretimini başlatan sinirsel döngüyü kalıcı olarak baskılarken o bölgedeki hücrelere de ciddi zarar veriyor. Seçici davranamıyorlar. Hastalığı sustururken Hazar’ın hafızasının bir kısmını da onunla birlikte susturuyorlar. Doktorların söylediğine göre prosedürden sonra motor becerileri büyük ölçüde korunacak. Yürümeyi, konuşmayı, yemek yemeyi unutmayacak. Kelimelerin ne anlama geldiğini, bir kapının nasıl açıldığını ya da bir bardağın ne işe yaradığını yeniden öğrenmesi gerekmeyebilir. Çünkü bunların hepsi aynı tür hafızaya bağlı değil. Ama otobiyografik belleği... işte orada ne kadarını kaybedeceğini kimse bilmiyor.”

“Nasıl yani?”

“Çocukluğunun yılları gidebilir. İnsanların yüzlerini tanıyıp onlarla yaşadıklarını hatırlamayabilir. Birini gördüğünde ona karşı açıklayamadığı bir yakınlık hissedebilir ama o insanı neden sevdiğini bilmeyebilir. Bazı anılar kalabilir, bazıları parçalanabilir. Ve en kötüsü, tedavi hipokampusta yeterince ağır hasar bırakırsa yeni anılar oluşturma kapasitesi de etkilenebilir. Akademi bunun ihtimalini düşük görüyor ama sıfır diyemiyor,” diye yanıtladı Sergen. “Tedaviden sonra aylar süren nörolojik rehabilitasyon olacak. Hafıza testleri, bilişsel terapi, nöroplastisiteyi desteklemeye yönelik çalışmalar... Kaybetmediği bağlantıları güçlendirmeye, beynin sağlam bölgelerinin bazı işlevleri telafi etmesini sağlamaya çalışacaklar. Ama ölmüş nöronları geri getiremezler. Silinen her şeyi de geri getiremezler.”

“Ne demeye çalışıyorsun?” diye sordum o an ama anlamıştım ne demeye çalıştığını.

Sergen bir sigara daha yaktı o an ve geriye yaslandı. “Yani bana tedavi Hazar’ı kurtaracak mı diye sorarsan... evet. Büyük ihtimalle hayatını kurtaracak. Ama bana o odadan çıkan kişinin, içeri giren Hazar’la aynı kişi olup olmayacağını sorarsan… Bunun cevabını hiçbir doktor veremiyor,” dediğinde başını iki yana sallıyordu. “Hazar da bu yüzden tedaviyi reddediyor.”

“Ailesi ne diyor bu duruma? Annesi, babası?”

Sergen’in kaşları çatıldı bir an, şüpheyle baktı gözlerimin içine. Ardından bakışlarını kaçırdı ve bir nefes çekti sigarasından içine. “Bilmiyor musun?”

“Neyi?”

“Hazar’ın hiçbir aile üyesi yaşamıyor,” kelimeleri ağzından çıktığı an zaman durmuştu sanki. Sergen biten sigarasını küllüğe bastırdı ve arkasına yaslandı ellerini kucağında birleştirerek. “O küçükken öldüler. Bir kardeşi vardı ama onu da kaybetti. Soyadıyla ilgili batıl bir lanet inancı vardı ailesinin… Bir şekilde işe yarıyor gibi duruyor. İki kardeşten biri daima ölüyor,” diye mırıldandı Sergen. “Boş ver. Saçma sapan bir şey.”

“Yani Hazar’ın kardeşi mi vardı?” Hazar’ın anne ve babası ölüydü. Neden yaşıyorlarmış gibi bahsetmişti bana o an? Neden bir şeyi doğru düzgün anlatmıyordu bu çocuk? Hep ucundan, kenarından… Asla tam değil.

“Anne karnında ölen bir kardeş sayılıyorsa evet.” Kahvesinden bir yudum aldı Sergen o an. “Ne diyorsun? Sence sen ikna edebilir misin onu?”
“Neye?” Gözlerimi kırpıştırıyor, aptal gibi bakıyordum o an karşımdaki adama.

“Tedaviye tabii ki kızım, sabahtan beri ne anlatıyorum ben burada?”

Yutkundum. Bir kez daha yutkunak istemiştim aslında ama oksijen ciğerlerime bir türlü girmediği için ağzımı aralamak zorunda kalmıştım bir nefese. “Sen gerçekten onu hiç sevmiyorsun,” dedim dudaklarımı ıslatırken, bakışlarımı kaçırarak. “Tek derdin tedavi olması mı? O tedavi olunca ikramiye falan mı verecekler sana?”

“Kellem gitmeyecek gibi düşünebiliriz bunu,” diye yanıtladı Sergen beni. “Ve evet, Hazar yaşasın istiyorum. Sen ölsün mü isterdin?”

Ölseydi artık onu sevemezdim ya da bir mit hâline gelirdi benim için. Ölmeye başka eş değer olan neydi? Bir başkasıyla olması, belki. Zaten öyleydi. Her gün bir başkasıylaydı. Yani her gün ölüyordu benim için ama bir şekilde sevmeye devam ediyordum onu. Bu teorim de çökmüştü. Zaten Hazar’ın ölmesine izin veremezdim, ölsün istemezdim ama tedavinin sonucu da onu ölmekten beter edecekmiş gibi görünüyordu…

Alnımı ovaladım o an dertli bir şekilde. “Hazır onun hafızayı silmişken benim hafızadan da onu silemez miyiz ya?” diye sordum şakayla karışık, dertli bir şekilde.

“Silebiliriz.”

“Dalga geçmesen olmaz,” diye mırıldandım elimi alnımdan çekip bakışlarımı kaçırırken. Sanki benim derdim bana yetmiyormuş gibi bir de bana yüklenen bilgiler omzuma yük olmuştu şimdi. Kendimi de, onu da dövmek istiyordum. Başka türlü öfkem dinmezdi ve kendime gelemezdim.

“Dalga geçmiyorum,” dediğinde o an Sergen, çatık kaşlarımın ardından ters ters bakıyordum suratına. “Hazar’ın üyesi olduğu teşkilat dünya düzenini sağlamak için kurulan, gizli bir enstitü aslında. Bilim alanında tüm dünyadaki gelişmelerden çok daha ilerdeler. Bir prosedürleri var. Olmaması gereken bir yerde olan, görmemesi gereken bir şeyi gören, duymaması gereken bir şeyi duyan ve bilmemesi gereken bir şeyleri bilen insanların hafızalarında seçici bir silme işlemi yapabiliyorlar. Eğer Hazar’ı hafızandan silmek istersen bu mümkün, tabii benim yardımlarımla. Ama onu tedaviye ikna etmen lazım. Hazar’ın yaşaması gerekiyor Reva.”

𝜗ৎ

Önümdeki kapıya baktım bir süre. Gözlerimi çevirip de mutfak camına bakmamak için zor tutuyordum kendimi eğer bakarsam dönüp giderim diye ama eğer şimdi bu konuşmayı yapmazsam bir daha yapabilir miydim emin değildim. Tırnaklarımı avucumun içine batırdım acıdan güç almak istercesine ve zile bastım birden. İşte. Olmuştu.

Birkaç saniye sonra kapıya yaklaşan adım seslerini duydum, ardından kapıyı Hazar açtı. Üzerinde siyah bir eşofman takımı vardı ve hırkasının kapüşonunu başına geçirmişti. Sanırım yeni duş almıştı. Beni gördüğünde tek kaşı havalandı o an, “Reva?” dedi sorarcasına.

Yanağımın içini ısırdım. Doğrudan kehribar gözlerinin içine bakıyordum çünkü bir daha göremeyeceğimi düşünüyordum onu. Bir daha şu kadarcık mesafe bile olmayacaktı aramızda, kilometreler ve ülke sınırları girecekti. Bir yabancı olacaktı Hazar. Bense onu kazıtacaktım hafızamın derinliklerinden.

Dişlerimi sıktım istemsizce. Tırnaklarımı daha derine batırdım avucumda, sanırım biri kırılmıştı. “Ölecek misin?”

Hazar derin bir nefes alırken bayık bakışlarını gözlerimden kaçırdı, ardından kapıyı açık bırakarak dönüp içeri yürümeye başladı. O an içeri girip kapıyı arkamdan kapattım ve “Delirdin mi sen?” diye seslendim arkasından salona girerken. “Ne yapacaksın? Ölecek misin sırf hatırlamak için kim olduğunu?”

“Sen olsan ne yapardın?” Omzunun üzerinden döndü bana doğru, salonun ortasında. Gözlerinde bir ciddiyet vardı, gerçekten soruyordu bana bu soruyu.

“Ben olsam yaşamak için tedaviyi kabul ederdim tüm riskleri göze alarak. Böyle yavaş yavaş, her gün ölmektense… Temizlenmiş bir hafızayla yeni bir hayata başlamak ne kadar büyük bir lütuf olurdu sen biliyor musun?”

“Hatırlamazdın hiçbir şeyi, kolay kolay unuturdun hayatındaki herkesi yani?” diye sorduğunda suratında öyle bir ifade vardı ki, söylediklerime inanamıyordu sanki. “Herkesi, her şeyi, tüm yaşadıklarını geride bırakır ve bir asalak olmayı kabul ederdin yani?”

“Temiz bir sayfa asalak olmak demek anlamına gelmiyor. Bilmen gereken ne varsa zaten sana etrafındaki insanlar öğretirler, yeniden başlarsın,” dedim ayağımı yere sağlam basarak. “Ölmek daha mı iyi Hazar? Bu bağımlılıkla yaşamak… O aptal maddenin bağımlılığıyla bir de…” Alnımı ovaladım. Düşünemiyordum bile doğru düzgün. “Bu yüzden mi değişip duruyor modun sürekli? Kullandığın için değil mi?”

“Ben her zaman böyleydim,” dedi bakışlarını kaçırarak umursamazca. “Beni sevmek için bahane yaratıp durma kendine Reva.”

“Seni—“ Kendi lafımı, kendim kestim o an; havada asılı kaldı sanki kelimeler ve gözlerimin önünde tuzla buz oldular.

“Beni böyle sevmedin mi?” diye sordu o an Hazar, gözlerini kısarak üzerime doğru yürürken. “Söyle Reva—“

“Ben seni sevdim,” dedim işaret parmağımı göğsüne batırırken onu yıkmak istercesine ama yerinden kıpırdayacak gibi değildi cüssesi. “Ben seni sevdim, bu boktan taraflarını gördüm ve buna rağmen sevdim. Bütün bunlara rağmen sevdim. Sakın karıştırma. Seni böyle olduğun için sevmedim ben,” diye devam ettiğimde lafıma, parmağımla ittirdiğim son seferde geriye doğru sendeledi bir an. “Ama biliyorum neden böyle olduğunu.”

Alaycı bir ifade geçti o an gözlerinden. “Nedenmiş?”

Cevap verebileceğim bir şey değildi bu kelimelerle, bu yüzden ben de göz temasını kesmeden işaret parmağımla şakaklarıma dokundum birkaç kez, aklımı kast ederek. “Bir deli sen misin sanıyorsun?” diye sordum üzerine gidercesine. “Bir ne yapacağını bilmeyen, yaralı ceylan gibi oraya buraya saldıran, bir sabah güneşi akşam vakti dolunayı seven, aklının şarteli atıp duran ve hiçbir bok bilmeden oradan oraya savrulan bir tek sen misin sanıyorsun? Bir ölmek isteyen ama yaşamaktan da ara sıra yanlışlıkla keyif alıp vazgeçen sen misin sanıyorsun Hazar?”

Hoşuna gitmemiş gibiydi cevabım çünkü doğruydu. Bakışlarını kaçırdı bir kez daha, sık kirpiklerinin arasındaki kehribar gözleri boşluğa bakıyordu. “Her şeyi bildiğini sanıyorsun değil mi?”

“Her şeyi bilmesem de bir şeyleri anlıyorum,” dedim ellerimi havada savururken, omuzlarım çökmüştü. “Ne istiyorsun, çekip gitmemi mi? Seni kendine hâline bırakmamı mı? Ben anlamıyorum seni mi sanıyorsun? Aptal mıyım sence ben? Neden kalıyorum sence ben Hazar?”

Ancak o zaman gözlerini yüzüme kaldırabildi yeniden, dudaklarını ıslattı çenesini sıkarken ama bir şey söylemedi. Söylemesine gerek yoktu çünkü.

“Sen biliyorsun neden,” diye mırıldandım, sesim sakinlemişti artık. “En iyi sen biliyorsun neden burada olduğumu.” Yutkundum. Boğazımda bir yumru vardı geçmeyen, geçecek gibi de değildi yakın zamanda. “Biliyor musun genetik bir kalp rahatsızlığım varmış, yoksa bu kadar genç bir yaşta kalp krizi geçirmezdim. Eğer bir kez daha kalp krizi geçirirsem beni hayata döndürmek imkânsız. Ameliyat olmam gerekiyor, kalbe giden damarlardan birinde sıkıntı var,” dedim dudaklarımı ıslatırken yeniden. Boğazım kurumuştu. “Ama hiç hevesim yok.”

Hazar çatık kaşlarının ardından beni izleyen, bir anda alev alan gözlerini kırpıştırdı o an üzerime doğru gelerek. “Reva saçmalama—“

“Sen saçmalarsan ben daha beter saçmalarım,” dedim lafını keserek. “Sen ölmek mi istiyorsun? Ben daha çok ölmek istiyorum. Hadi bakalım, ilk hangimiz…” Bir adım geri gittim o an, buradan çıkmam gerekiyordu. Nefes alamıyordum.

“Reva!” diye seslendi Hazar o an ben omzumun üzerinden dönüp kapıya yürümeye başladığımda.

Bir anlığına durdu adımlarım, sırtımı dönmüştüm ona. Her ne söyleyecekse dinlemek için başımı çevirdim biraz sadece ve diyeceklerine kulak verdim. “Ne var?”

“Eğer sen ölmek istiyorsan ben buna saygı duyarım ve hiçbir şey yapmam. Bunu biliyorsun değil mi?”

Gözlerimi kapattım bir an ve nefes aldım sakince. Karnımda sıcak su borusu patlamış gibi hissediyordum yine, zehir gibi bir sancı yükseliyordu göğsüme doğru. Eğer sen ölmek istiyorsan ben buna saygı duyarım ve hiçbir şey yapmam. Bunu biliyorsun değil mi? Bilmiyordum, öğrenmiş olmuştum. Çünkü ben ona saygı falan duymaz, vazgeçmesi için elimden geleni yapardım. Onun yaşamadığı bir dünyayı hayal edemiyordum. O aptal gözlüklerini takıp kulağında kulaklıkları, elinde kahvesiyle kafeden çıkıp önümden geçmediği bir okul günü bile hayal edemiyordum ki ben… Omzumun üzerinden başımı çevirecektim ve sarı, kızıl, düz, dalgalı her neyse… Başkalarıyla takılışını izleyecektim. Yaşıyor olacaktı en azından.

“Seninleyken kazanmak imkânsız,” diye mırıldandım kendi kendime o an.

Hazar’ın arkamda hareketlendiğini hissettim o an. “Benimleyken senin kazanman imkânsız, Reva.”

“Bir tek seven benim diye mi?” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kalbim göğsümü dövmeye başlamıştı yine kafesinin içinde.

“İyi bir adam sana evet derdi. Çünkü hiçbir zaman senin sevgini anlayamayacağım ve seni bırakmayacağım da. Beni sevmeye devam ettiğin sürece dünyanın sonuna geleceğim peşinden.”

“Ya kötü bir adam ne derdi?”

“Kal,” dedi o an. Bir sessizlik oldu. “Dizine yatıp dinlenmeme izin ver arada… Yalnızım.”

Gözlerime sigara dumanı kaçmıştı sanki, acıyarak doldular gözyaşlarıyla. Kal. Kalmak ne demekti biliyor muydu bile? Kalmak kendimi hiçe saymaktı. Hayallerimi, isteklerimi, kimliğimi, bütün hayatımı hiçe saymaktı kalmak. Kal. Kal. Kal. Kalamazdım ben. Dizine yatıp dinlenmeme izin ver arada… Bir durak gibi arada otobüs beklediği, akşam olunca döndüğü bir ev değil asla. Yalnızım. Benim için sorun değildi yalnızlığım, hiçbir zaman olmamıştı… Onunla tanışana kadar. Neden tanışmıştı ki benimle? Neden çıkarmıştı mağaramdan? Neden yıldızları gökten üzerime indirip bir anda sonsuz bir sabah etmişti günlerimi? Ben geceyi severdim, benim gökyüzümü bir tek ay aydınlatırdı. O’ysa bir güneşti ve sabahları sonsuzdu.

Yavaşça döndüm ona doğru. Ellerim iki yanımda, gözlerimi silmiştim ona bakmadan. Burnumu çektim sadece. Öyle bir zamanda tanışmıştım ki onunla… Öyle bir yerden nüfuz etmişti ki tenimin altına, şimdi söküp atamıyordum. En iyi bildiğim şeydi banyoda saatlerce derimi yırtarcasına çitilemek ama onun izleri çıkmıyordu üzerimden. “Eğer ölürsen,” dedim o an, devamını getirecekmişim gibi.

Hazar’ın çatık kaşları kıpırdadı. “Ölürsem?”

“Ölme,” dedim ardından. “Tedavi ol. Yeniden başka hayata, oralarda bir yerlerde nefes almaya devam et… Beni de unutsan da sorun değil. Ben de seni unutacağım. Sadece yaşa,” diye mırıldandım gittikçe sesim boğazıma kaçarken, ardından yutkundum. “Kalacağım. Her gün. Ama sen de yaşacaksın Hazar. Bu hayatta yaşamaya değer şeyler var.”

“Unutacak mısın?” Takıldığı nokta bu muydu? “Kolay mı sanıyorsun unutmak?” Bir an elini saçlarından geçirdiğinde kapüşonu düştü, dudaklarını ıslattı ve kaçırdığı bakışlarını yeniden suratıma dikti. “Unutamazsın. Gelip benimle yeniden tanışmalısın.”

Yanaklarımın içini ısırdım bir kez daha. Sanırım ağzımın içindeki yaralar hiçbir zaman iyileşmeyecekti. “O zaman tedavi olur muydun?”

Öyle bir “Evet,” dedi ki o an, sanki bunu bekliyormuş gibi. İnanamıyordum. Ben hatırlasam yeter miydi? Ben gelip yeniden tanışsam onunla yeter miydi? Bunu sevmediği bir kıza mı söylüyordu? Özlediği, hoşlandığı özelliklerim vardı evet ama seviyor olsaydı beni seçerdi. İnsanlar sevdiklerini kadere bırakmazlardı. Hazar beni kadere bırakmıştı tanıştığımız ilk günden beri, bense kayıp bir köpek yavrusu gibi peşinde dolanmıştım hevesle.

Onu anlamıyordum. Ama neyi anlıyordum ki zaten? Hem, tedavi olduğu sürece sorun olmamalıydı hiçbir şey.

“Tamam.”

“Söz mü?” diye sordu o an, gözlerimin içine bakarak.

“Söz.”

“Her nerede olursam olayım, gelip benimle yeniden başlayacaksın. Söz mü Reva?”

“Söz,” dedim bir kez daha ama ben çok yalan söylerdim. Kin tutmaz, nefret etmezdim belki ama dersimi geç de olsa çıkardığımda en çok kendime acımazdım. En çok ben seviyordum ve bir tek ben seviyordum o yüzden benim hakkım değildi bu sevgi. Ben kaybederdim. Hazar’la ne oynarsam oynayayım, ben hep kaybederdim çünkü aşık olan bendim ve itiraf bile etmiştim bunu.

“İyi halt yedin,” diye geveledim ağzımda bakışlarımı kaçırıp elimi saçlarımdan geçirirken.

Hazar’ın kaşları çatıldı ve önüme doğru bir adım attı. “Ne?”

“Yok, öyle kendi kendime konuşuyorum bazen,” diye mırıldandım alnımı sıvazlarken, ardından ellerimi iki yanıma indirdim ve yorgun gözlerle baktım ona. Senin iyiliğin için sana yalan söylüyorsam, bu beni bencil mi yapar yoksa aşık mı?

Ben o kadın olmak istemiyordum. Hazar hayatı yaşayış biçiminden vazgeçmiyordu. Ben giderdim o zaman, Hazar da istediği gibi yaşardı hayatını. Yalnızca biraz daha kalmam gerekiyordu. Yalnızca biraz kendime işkence etmem gerekiyordu. Yalnızca o yaşamaya başlayana kadar…

“Yemek yiyelim mi?” diye sordu o an Hazar, beni her an çekildiğim kafamın içinden yeniden ana döndürerek. Gözlerini kırpıştırıp baktı bana öylece. Sanki az önce konuştuklarımız hiçbir şeymiş gibi. Biz herhangi bir şeyin kavgasını etmemiştik, ölmekten bahsetmiştik halbuki ama o gerçekten de umursamıyordu bir şeyleri. Nasıl başarıyordu bunu merak ediyordum. Bana da öğretseydi, iyi olurdu. Babam ölecek mi kalacak mı belli değildi ve beni umursamayan bir anne de başımın etini yiyordu yapmak zorunda kaldıklarım yüzünden.

“Yiyelim,” dedim ben de. Ne söyleyebilirdim ki? Eğer o daha fazla konuşmak istemiyorduysa ve konu zaten kapandıysa, söylenecek ne vardı ki?

Kabanımı ve çantamı çıkarıp kenara bıraktım o an, Hazar sushi söylemeyi teklif etmişti ve ben de onaylamıştım. Rafındaki kitaplara bakıyordum koltuğun kenarına oturmuş. Bütün bu kitapları okuduysa onlar hakkında ne düşünüyordu? İçini açtığı diğer insanlar da onu benim gibi yargılıyorlar mıydı? Nasıl hem bu kadar yakın, hem de bir o kadar uzakta hissettirebilirdi bir insan? Hayatımın sonuna dek bu soruların cevaplarını mı merak edecektim ben? Çünkü hiçbirinin yanıtını alabileceğimi düşünmüyordum ondan. Anne ve babamın olayları dönüp duruyordu kafamda, Verona hayali ve bölüm birinciliğim yalan olmuş gibiydi çoktan… Kaygı ve stresimi yönetememeye başlamıştım yine. Rutinimden çıktığım için miydi yoksa desteğe mi ihtiyacım vardı artık gerçekten?

“Parıltı’yı tuvalete çıkarmak ister misin?”

Parıltı’yı tuvalete ben çıkardım yemek gelene kadar, tasması yoktu çünkü zaten uslu ve sakin bir köpekti. Birkaç ev ileriye yürüdük, bir noktada boş bir araziye tuvaletini yaptı. “Baban tam bir geri zekâlı,” dedim ona, kakasını yapmış karşımda oturduğunda. Ben de bir taşa oturmuştum ve çenemi avuçlarımın arasına almıştım. “Seni de yakında kaybedeceğini bildiği için mi bu kadar umutsuz bakıyor hayata? Ama sen ona çok güzel anılar verdin, sen de olmasaydın kimbilir nasıl bir canavara dönüşürdü o mal?”

Havladı Parıltı bir kere. Güldüm istemsizce ama çok yorgundum. “Evet bence de katlanılmaz bir insan olurdu… O yüzden iyi ki sen varsın Parıltı. Bu konuştuklarımız aramızda kalacak değil mi?”

Bir kez daha havladı Parıltı. “Umarım seni son anlarına kadar görmeye devam edecek kadar yanında kalabilirim,” diye mırıldandım o an gözlerim yine dolarken. Ardından gökyüzüne baktım ve sildim gözyaşlarımı. “Keşke hayvanlar ölümsüz olsa.”

Parıltı bir kez daha havladı, bu sefer güldüm gerçekten. “Ne oldu? Sen de mi yoruldun da ölmek istiyorsun yoksa?” Gözünün birinde bir kitle vardı Parıltı’nın yaşlılıktan. Tüyleri dökülüyordu. Hazar yakında tıraş ettirirdi kesin, çok çirkin olurdu o zaman Parıltı. “Bir anlaşma yapalım mı? Hepimiz yaşayalım, nasıl fikir?”

Patilerinden birini kaldırıp dilini çıkarmış, heyecanlı heyecanlı nefes alıyordu o an Parıltı. Patisini tuttum ve salladım sanki bir anlaşma imzalamışız gibi. “Gel bakalım, dönelim artık… Bak aramızda dedim?” Göz dağı verir gibi baktım Parıltı’ya, havlayıp zıplayarak benden önce koşturmaya başlamıştı eve.

Eve girerken telefonum çalmaya başladığında numara aile avukatına aitti, istemsizce gerilerek yanıtladım çağrıyı ve telefonu kulağıma götürdüm. “Efendim Serdar Bey?”

“Reva Hanım, merhaba. Nasılsınız?”

“İyiyim teşekkürler, siz nasılsınız?” Kapıyı kapatıyordum o sırada. Parıltı patilerini köşedeki beze silmişti akıllı bir köpek olduğu için, ardından içeri koşturdu. Bense mutfaktaki Hazar’ın bakışları altında salona ilerledim.

“İyiyim, teşekkür ederim. Sizi babanızın vasiyeti konusunda aramıştım—“

Telefon düştü bir an elimden. Ne olduğunu anlayamadığım için boş boş etrafa baktım, o sırada Hazar salona girmişti ki havada kalan elimi ve yerdeki telefonumu görüp telefonu yerden aldı. Hoparlörü açtı. “Alo, buyrun? Konuşabilirsiniz.”

“Reva Hanım’la konuşuyordum ben,” dedi avukat.

“Buradayım. Dinliyorum.” Boğazımı temizledim. Sesim fazla titriyordu.

“Babanızın üzerine kayıtlı malların ve bankadaki nakit paranın, kendisi boşanmış olduğundan tek çocuğu olan sizin adınıza geçirilmesi konusunda emir aldım. Ne zaman müsaitsiniz? İstanbul’a gelebilir misiniz?” diye sordu o an avukat, fazla hızlı konuşuyordu ve idrak etmekte zorlanıyordum sözlerini.

“N-Nasıl emir aldınız?” diye sordum, Hazar’la göz göze geldim o an. İkimiz de aynı şeyi mi düşünüyorduk? Babam ölmüş müydü?

Bir an bir sessizlik oldu. O sessizliğin içinde ikinci kalp krizimin yaklaştığını hissettim ve daha da panik oldum o an ama “Babanız tarafından,” dediğinde avukat, rahat bir nefes alabilmiştim. Yani yaşıyordu. “Babanız tarafından, bu sabah konuştuk. Kendisi öyle istedi.”

Kendisi mi istemişti yoksa zorla mı beş parasız bırakılıyordu, o konu biraz şüpheliydi tabii. Belki de cezası buydu. Beş parasız, meteliksiz, itibarı sökülerek bırakılmak sokağa… Vasilyevler ona ihaneti için bunu yapardı. Onu öldürseler daha iyiydi gerçi. Belki hapse girerdi.

“Anladım,” dedim o an Hazar’ın elinden telefonu alarak. “Ben daha sonra müsait olduğumda sizi tekrar arayacağım, konuşuruz. İyi akşamlar.” Telefonu kapattım ardından ve koltuğa oturdum bir türlü sakinleşmeyen kalbimle. Sakin ol. Sakin ol. Sakin ol. Ölmüyoruz. Hazar da ölmüyor. Hep birlikte yaşıyoruz. Birlikte olmasa da yaşayacağız. Parıltı da yaşayacak, söz verdi.

“E süper,” dedi o an Hazar, başımı kaldırdığım an göz göze geldik ki zil çalmıştı. “Kafede çalışmana gerek kalmaz artık.”

Ayağa fırlarken arkasından bakakaldım o an; kapıda bakmaya fırladı bir anda. Hazar kafede çalıştığımı nereden biliyordu? Daha önce orada karşılaşmamıştık. Ben söylememiştim de. O zaman nereden biliyordu? Elindeki paketleri bırakmak için döndü, ardından “Şarap açıyorum,” diyerek yeniden fırladı mutfağa. Lafı ağzıma tıkamıştı resmen. Ya da kafamın içinde kaybolmuştum, konuşabilecek gibi değildim… Bilmiyordum.

Hazar bize iki kadeh beyaz doldurdu, bense koltukta yaslanmış televizyonda yüklü dizi-film izleme platformlarını geziyordum ama beynim boş gibiydi. Hiçbir şeyi okuyamıyordum bile. Canlı mavi-mor renkler gözüme çarptı o an, Arcane’i açtım. Hazar yanıma oturmuş, dirseklerini dizlerine yaslamış bir şekilde sushisini çiğnerken bana ters bir bakış attı o an omzunun üzerinden.

“Ne?” diye sordum kadehi kucağıma alıp bir yudum için dudaklarıma uzatırken.

“İzledin mi Vox Machina’yı?”

“İzledim tabii ki.” Bir çubuk paketi aldım, ayırdım çubukları. Ardından sushilerden birini alıp soya sosuna batırdım ve ağzıma attım. “Bunu da izledim aslında,” dedim elimi ağzıma tutarken. “Ama bitirince sürekli tekrar açıyorum. Başka bir şey izlemek istemiyorum.”

“Hangisi?”

Kaşlarım çatıldı o an, çiğnediğimi yuttum. “Ne hangisi?”

“Hangisiyle bağ kurdun?” diye sordu Hazar o an, başını ekrana çevirmişti. İlk bölüm yıllar öncesinde, Piltover ile Yeraltı Şehri arasındaki kanlı bir çatışmanın hemen sonrasında geçiyordu. Küçük Vi, küçük kız kardeşi Powder'ın elinden tutarak duman ve cesetlerle dolu bir köprüde ilerliyor; Powder gördüklerinden korkmasın diye gözlerini kapatıyor ve kendi kendine şarkı söylüyordu. İki kardeş burada anne ve babalarının cesetlerini buluyorlardı. Onları bulan kişi ise Vander’di. Vander'ın elinde kanlı demir eldivenleri vardı; belli ki Piltover'a karşı yapılan ayaklanmada savaşmış… Ancak Vi ile Powder'ı görünce şiddetin nelere mal olduğunu fark ediyordu sahnede. Silahlarını bırakıyor ve iki çocuğu yanına alıyordu. Bir devrimin bedelini görüyordu Vander.

Jinx demeyi isterdim o an ama her karakterle ayrı ayrı bağ kurduğumu biliyordum. İzlemek kafamın içini susturuyordu bu diziyi. Öyle karmaşık, öyle doluydu altı sahnelerin ve diyalogların… Yaşamak yerine televizyonun karşısında çürümek istiyordu insan.

“Güzel dizi işte,” diye mırıldandım o an önüme dönerek ama bana inanmadığını ve cevabı kafasında kendi verdiğini biliyordum. Diziyi daha önce izlediğini de biliyordum, bütün bölümler izlenmiş görünüyordu ama ilk bölüm baştan oynarken sesini çıkarmadı. İkincide ve üçüncüde de.

Ardından “Sen izle istersen,” dedi bir süredir yayıldığı ve uyukladığı koltuktan doğrularak. “Ben uyuyacağım.”

Yüzüne yansıyan televizyonun ışığına baktım ve başımı salladım. Hazar elini uzatıp enseme yasladı ve beni kendine doğru çekerek alnımı öptü o an, ardından çöpleri ve boş kadehleri toplayıp gitti. Neyi neden yaptığını, neden söylediğini düşünmediğimde kolaydı aslında. Düşünmemek kolaydı ama düşünmeyi engellemek zordu. Kapıdan çıkıp gittiğimde kendimi parçalayacağımı biliyordum mesela yine ama yanındayken iyiydi her şey. Yanında uyuyorken dokunamıyordu kafamın içindeki kurtçuklar zihnime. Ama bir gün bu kapıdan çıkacaktım ve son kez olacaktı bu, biliyordum. Aptal değildim. Kendimi nasıl bir ateşin ortasına attığımı da biliyordum.

Daldığım düşüncelerin arasından sıyrılarak yukarı çıktım ve yatağında üstsüz, huzurla uyuyan çehresine baktım bir süre. “Ben de seni gerçekten çok özleyeceğim Hazar,” diye fısıldadım karanlığın içine. Hiçbir fikri yoktu bile ne kadar özleyeceğimden… Ama değişmeyecekti. Ben de değişmeyecektim. Biz basitçe, farklı dünyaların insanıydık ve bazen birini ne kadar çok seversen sev, değişmek intihar gibi gelirdi insana. Ölmek daha kolaydı birden, her gün biraz ölmektense yaşarken.

Şarj aletimin ucunda bir ayıcık vardı, kablonun bittiği kısımda oluşabilecek zedelenmelere karşı taktığım kahverengi bir ayıcık… İzimi bırakmak istercesine şarj aletinin ucuna taktım o ayıcığı. Her zaman çantamda taşıdığım, en sevdiğim romanı da rafına koydum. Bizim aramızda hep bir karış kalacak, diyordu karakterlerden biri kitapta ama birbirlerine en kötü bir karış kadar yakın olacaklarını mı kast ediyordu hep yoksa daima bir mesafe kalacağından mı aralarında birtakım sebeplerden, bilmiyordum hâlâ devamını okumaya vakit bulamadığım için. Başka yazarlara kötü bir okurdum ama onun kitaplarını okumuştum.

İnsanlara böylesine derin yazdıran şey delirmeleri olmalıydı. O zaman her yazar bir noktada biraz deliydi, bazıları hepsinden deli…

Mevhan Hoca’nın son derslerinden birinde yas konusuna girişmiştik bir keresinde. Çok yakın olduğumuz birini kaybettiğimizde yalnızca onu mu kaybederdik, yoksa onun yanında olduğumuz kişiyi de mi? Birini kaybettiğimizde neden acı çekiyorduk? Yas, sevginin devam eden bir biçimi miydi? Artık var olmayan biriyle ilişki devam edebilir miydi o zaman? Yasın bir sonu var mıydı bile? Takvim zamanı ilerlerken insan psikolojik olarak geçmişte yaşayabilir miydi? Bir insan öldüğünde onunla olan ilişkimiz sona mı ererdi, yoksa yalnızca biçim mi değiştirirdi? Yas tutmak yalnızca ölenlerin ardından mı olurdu yoksa gidenlerin de yası tutulur muydu?

Belya “Ölmesi lazım kafanın içinde,” demişti bana. “Hayatta olması bir şeyi değiştirmez. Senin onu öldü kabul etmen lazım.”

Freud’a göre yas, sevdiğimiz birini kaybettikten sonra ona yaptığımız duygusal yatırımı yavaş yavaş geri çekme süreciydi. Zihin, kaybı hemen kabullenemediği için anıları ve bağları tekrar tekrar işlerdi. Yas derdi ki: Onu kaybettim. Melankoli ise: Onu kaybederken kendimden de bir şey kaybettim. Yasta zamanla insan kaybı kabul edip yeniden hayata bağlanabilirdi. Melankolide ise kayıp, insanın benlik algısını zedeliyordu; kendini boş, suçlu ve değersiz hissediyordun.

Hazar o kadar çok kaybetmişti ki içi boş bir kabuğa dönüştürüyordu onu zaman.

Ve peşinden gidiyordum ben de.

Ama o yeniden başlama şansı bulacaktı Fransa’da.

Bense onu en büyük derslerimden biri olarak kabul edecek ve başımı çevirecektim adımını attığı sokak aralarına… Sonsuza dek. Çünkü unutursam, dersimi alamazdım. O tokat bana atılmıştı halbuki, yanağımda izi kalmıştı.

Verona’ya gidecektim.

Ama şimdilik, yanına kıvrıldım yatakta ve göğsüne sarılarak başımı nabzına yasladım. Tık. Tık… Hazar kollarını etrafıma doladı ve sıkıca sardı beni. Sanırım nefret ettiğim ve en çok sevdiğim kişi o’ydu bu hayatta. Bana nefret etmeyi öğretmişti kalbim zayıfça yine onun için atarken.

Onu asla affetmeyecektim.

Ve kendimi de.

Yorumlar

9. KAFAKAFKA

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.