3. TANIDIK CANAVAR
Baby Nova, Hot Honey
Ne kadar çok çabalasanız da anda kalamadığınız zamanlar vardır. Dünyanın diğer ucundaki bir ülkeyi ziyarete gittiğinizde mesela, müzelerini gezerken ve sokaklarında dolanırken her şeyi görmeye, işitmeye, şehrin tüm fırsatlarına yetişmeye çalışırsınız. Aklınıza kazımak istersiniz iki yakayı birleştiren o köprünün altındaki suyun güneşin altındaki parlaklığını… Ya da tepeden, ne güzeldir güneşin batışı… Sonsuza dek o anın verdiği huzurda kalabilseniz keşke.
Ama güneş batar elbet. İnsanlar evlerine dağılır. Yeni bir gün başlar ve bilinmezliklerle doludur hayat yeniden. Üstelik gün batımının fotoğrafını çekebilirsiniz, karanlığın içinde seviştiğiniz bir insanın ise asla.
“Duş almak ister misin?”
Nefes alışverişlerimi düzeltebilmiş ya da düzeltebilecek gibi de değildim kendini yanıma attığında. Tavana sokaktan geçip giden arabaların farlarının ışığı yansıyıp kayboluyordu ama şaşırtıcı bir şekilde ben kafamın içinde kaybolmuş değildim, belki de yıllar sonra ilk kez. Başımı çevirip omzumun üzerinden ona baktığımda hareket edişimi sürtündüğüm çarşaftan duyduğundan o da bana baktı. Bana bir soru sormuştu. Duşa girmek ister misin? Evet.
“Evet,” diye mırıldandım kurumuş boğazımı ıslatmak için yutkunduktan hemen sonra.
Hazar “Gel bakalım,” derken doğrulduğundan sesi biraz sempatik ve hoş çıkmıştı. Doğrulduğum gibi çıplak olduğum aklıma geldi ama karanlık olduğu için oda, o an bunu umursamadan ayağa kalkabilmiştim.
O ve benim, ayrı ayrı duş alacağımızı sanıyordum ancak ayağa kalktığım gibi dengemi sağlayamadığımdan kolumu tutarak beni banyoya yönlendirdiğinde savsak adımlarım geri geri gitmeye başladı bir an. Birlikte duş almayı teklif etmiş değildi o, değil mi?
Aman, yapamazsın mazallah bir yerini görür. Az önce ağzı değmemiş gibi her yerine.
Aralık banyo kapısından sızan loş ışık Hazar bana döndüğünde kafasına vuruyor; yüz hatlarını, omuzlarını ve gövdesini gözlerime görsel şölen gibi sunuyordu o an. “Ayrı ayrı da alabiliriz istersen?”
“Yo, hayır,” dedim geri zekâlı gibi. Cinselliğe dair bildiğim ve yaşadığım her şeyin dengesinin değiştiği bir geceydi ve ben çok severek aldığım mini eteklerimi giymeye bile çekinirken ilk gördüğüm andan beri kafayı kırdığım çocukla çırılçıplak duş alacaktım. Daha önce yaz tatillerinde bikini giymeye bile cüret edememiş bir kız için fazla cesur davranıyordum. “Birlikte alalım.”
Deli cesareti değildi bu, küçük görünmekten korkmuştum bir anda karşısında. Biliyordum bu hissi. Yalnızca daha önce açığa çıkmamıştı çünkü etkilemek istediğim biri olmamıştı hayatımda. Eğer yalnız duş almak istediğimi söylersem gözünde nasıl biri olurdum? Korkak mı? Özgüvensiz mi? Öyle olurdum muhtemelen ve böyle görünmeme izin veremezdim. Başkalarının hakkımda ne düşündüğü umrumda değildi ama Hazar’ın düşüncelerini kontrol edebilmeliydim, böylece hareketlerini tahmin edebilir ve kendimi bir şeylere hazırlayabilirdim. Tıpkı hava durumu gibi. Yağmurun yağacağını bilmeliyim ki şemsiyemi yanıma alayım.
Tutunabildiğim tek şey, dışarıdan gördüğüm ama cevap vermediğim bu yüzden sınırlarını bilmediğim o ilgiydi. Kızlar ve erkekler bana her zaman iltifat ederlerdi. Belimin inceliğine ve saçlarımın ipeksiliğine ya da gözlerime iltifat ederlerdi. Ortalamaya göre güzel bir kız olmalıydım, her ne kadar ben aynaya baktığım her seferinde başka bir şey görsem de… Belki Hazar benim göremediğimi görürdü onlar gibi. Kelebekler de kanatlarını göremezlerdi değil mi?
Görürdü ve ne, Reva? Aşık olurdu mu? Çocukken fazla masal kitabı okudun ve o zamandan beri kendi hikâyeni yazmayı reddediyorsun sadece, olan bu. Fazla acı bir sonu olduğunu biliyorsun, damağındakiyle aynı tat.
Hazar’ın bileğimdeki eline bakıyordum sadece, peşinden banyoya girdiğimde. Kolumu bırakmadan suyu açtı ve beni de kendisiyle birlikte kabinin içine çekti. Ayaklarımın altındaki su yıkanabileceğim sıcaklıktaydı.
Tepe duşundan gelen su, bir adım daha atmasıyla Hazar’ın başından aşağı dökülmeye başladı o an. Kolumdaki tutuşu gittiği an üşüyormuş gibi kollarımı etrafıma doladım ve gözlerimi kısarak yavaşça bana dönüşünü izledim. İnsanlar duşun altında aptal görünürlerdi, onun ise aptal görünebileceği bir an olduğunu düşünmüyordum. Mantıklı geliyordu aslında, Tanrı’nın şeytana böyle karşı konulamaz bir cazibe biçmesi… Başka türlü nasıl insanları yoldan çıkaracaktı akıllarını çelerek modern dünyada?
Omzunun üzerinden dönerek bana baktığını idrak edebildiğim anda kafasından geçen düşünceleri okuyabilmeyi çok isterdim. Daha kolay bir hayat dilerdim muhtemelen bir dilek hakkım olsa ama o an, dilek hakkımı kafasının içini görebilmeye harcardım ve bundan pişmanlık duymazdım bile. İşte Hazar benim için bu kadar tehlikeliydi ve beni bu kadar korkutuyordu.
“Ne?” diye sordum üzerime sıçrayan sulara karşın gözlerimi kısarak ifadesini süzerken. Kestiremiyordum.
Simsiyah kirpiklerinin çevrelediği o kehribar gözleri, bir şeyi çözmek istercesine izliyordu suratımı. Fazla mı kızarmıştım? Gözlerimden hâlâ akıyor muydu yaşlar? Sürdüğüm rimel ya da kapatıcı mı akmıştı? Burnumun üzerinde kocaman, acı verici, kıpkırmızı bir sivilce mi çıkmıştı?
“Çok sakinsin. Huzur veriyor.”
Sakin olduğumu ve huzur verdiğimi düşünüyor. Sakin bir insandım, evet ama huzur verdiğimi ilk defa duyuyordum. Belki de bu eve girdiğimden beri büründüğüm garip ruh hâlinin bunda etkisi vardı. Onun enerjisinin etrafında süt dökmüş kediye dönmemin sebebi neydi yavaş yavaş? Pençelerim nereye kayboluyordu? Gözümün önünde değişiyordum. Yapabileceğim bir şey var mıydı bile?
“Peki.”
Dudakları kıvrıldı, bana kıstığı gözleriyle bakarken. “Peki mi?”
Gözlerimi kırpıştırdım. Ne söylemem gerekiyordu? Burada ikimiz de çırılçıplak duşun ortasında dikiliyorduk ve cidden ben peki dediğim için mi yargılanıyordum? Neden duşa benimle girmişti ki? Su israfı olmasın diye mi?
Hafifçe güldüğünü duydum dikkatim yeniden dudaklarına çekildiğinde. Çok değil birkaç dakika öncesine dek o dudakların nerelerde dolaştığını hatırladığım an ayaklarımdan başıma bir ateş yükselmeye başladı yine. “Ben çıkayım, sen rahat rahat al duşunu,” dedi en sonunda elini saçlarından geçirerek yanımdan geçerek. Cevap vermeme zaman tanımadığı gibi askıdaki havlusunu beline sarıp odanın içine doğru kaybolmuştu da.
Sorun şuydu ki kollarımı indiremiyordum. Her ne kadar banyoda yalnız olduğumu bilsem de…
Derin bir nefes aldım ve tepe duşuna baktım öfkeli gözlerle. Neye öfkelenmiştim? Utanışıma mı? Ama ilk seferinde utanmayan kız var mıydı bile? Varsa bile utanmam normaldi. Bana cevap verme hakkı tanımadan içeri gitmesine sevinmeliydim bile. Çünkü eğer cevap verme şansım olsaydı muhtemelen gitmemesi için bir şey söyleyecektim ve sonrasında o kaldığında da ne yapacaktım bilmiyordum bile.
Saçlarımın ıslanacağı ve yanımda hiçbir eşyamın olmadığı fikri gittikçe sinirimi bozmaya başladığında, duşun altında dikkatlice vücudumu suyla yıkadım sadece ve hızlıca çıktım. Giderken kenara bir havlu bıraktığını görmüştüm benim için, onu sardım vücuduma straplez bir elbise gibi ve kuruladığım ayaklarımla odanın içine doğru yürüdüm. Aynaya bakmaya cesaret edememiştim.
Odaya girdiğimde Hazar üzerinde yalnızca iç çamaşırıyla yatak başlığına sırtını yaslayarak uzanmış, telefonunu karıştırıyordu. Beni gördüğünde esneyerek telefonunu kapayıp başucuna koydu ve yatağa uzanacakmış gibi kıpırdandı. “Bu gece burada uyur musun yoksa seni evine bırakayım mı?”
Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Ne konuşulması gerektiğini bilmiyordum. Bir şey konuşmak gerekiyor muydu, onu da bilmiyordum. Tek bildiğim, eğer şimdi eve gidersem kafamın içinde her şeyin sarpa saracağıydı ve ben başa çıkamamaktan korkuyordum, bu yüzden “Burada uyurum,” dedim hiç sorun değilmiş gibi yerdeki kıyafetlerimi pencere kenarındaki tekli koltuğun üzerinde toplarken. İç çamaşırımı neredeyse havlu üzerimdeyken giymiştim. Beynim alarm veriyordu makyajını çıkarmadın düşünceleriyle. Bir an önce susması gerekiyordu.
Uyurken ne giyeceğimi düşünmeye başladığım sırada omzumun üzerinden dönerek yatakta uzanan Hazar’a baktım. O da bana bakıyordu. “Bana verebileceğin bir tişörtün var mı?”
Bir şey söylemeden yataktan kalktı, ardından dolabın önündeki tekli koltuğun üzerindeki tişörtünü koklayıp bana uzattı. “Temiz. İstersen giyilmemiş de verebilirim—“
“Sorun değil,” diye mırıldandım atması için elimi uzatırken ama Hazar tişörtü bana verecek gibi görünmüyordu. Dalgın gözlerle yanıma geldiğinde istemsizce havluyu indirdim bu sefer, çok doğal bir şeymiş gibi tişörtü başımdan geçirdi ve kollarını bana bıraktı. Tişörtün kumaşı başımdan geçer geçmez kokusu ciğerlerime nüfuz etmeye başladığında, oraya sineceğini ve zehrini bırakacağını anlamıştım. Nefret edememiştim bu fikirden. Zaten nefret etmeyi bilmiyordum.
Tişört tahmin ettiğim gibi bir elbise gibi olmuştu üzerime. Hazar’ın yeniden yatakta yerini alışını izledim küçük adımlarla yatağa ilerleyerek, ardından dizimi kırarak oturdum ve uzandım. Başım yastığa yaslandığı an tişörtümü düzeltmek için pencere tarafına döner gibi olmuştum ki belime dolanan bir kolla korktuğum başıma geldi ve bir anda sırtımın göğsüne yaslandığını hissettim. Saçlarıma doğru nefesini verdiğini duyduğum an ben nefes almayı bırakmıştım bile.
“İyi geceler.”
Yutkundum. Gözlerim tamamen açıktı ve uyuyabileceğimi düşünmüyordum. “İyi geceler.”
“Neden daha önce hiç yapmadın?” diye sordu karanlığın içinde o an. “Neden ben?”
Başımdan aşağı dökülen kaynar suları hissedebiliyordum, haşlanmıştım. Neden mi daha önce yapmamıştım? Çünkü bunu düşünmemiştim. Aklıma gelmemişti bile fikri. Neden yapacaktım ki? Günlerim ders çalışmaktan ve okula gidip gelmekten ibaret olmuştu hayatım boyunca. Doğum günü partileri ve özel günlere davet edildiğimde gitmek benim için nadir bir eylemdi çünkü kalabalıkların içinde kendimi ait hissetmezdim, dolayısıyla tanıştığım insanların arasında yalnızca gerim gerim gerilirdim. Annelerinin kullanmalarına izin verdiği vintage çantalarından ve Bodrum tatillerinden bahsederlerdi grupça çıktıkları. Deneyimleri beni korkuturdu sadece. Sanırım asosyaldim.
Aklım da çelinmemişti bir de. Kimsenin çelmesine izin vermemiştim. Sana rastlayana kadar. Doğru zamanda, doğru kişiyle her şeyin doğal akışında ilerleyeceğine inandığımdan… Şu an olan bu muydu? Eğer değilse, neden bu kadar ait hissettiriyordu?
“Bilmem,” diye mırıldandım ama ona. Bilmediğimi söylemiştim. Korkunç bir cevaptı. Halbuki yüzünü gördüğüm ilk andan bahsetmeliydim ona, nasıl bir işe kendimi bulaştıracağımı göz göze geldiğimiz ilk an anladığımı ama yalnızca biraz ertelediğimi söylemeliydim korkaklığımdan. Yalnızca bir kez onunla konuştuktan sonra nasıl geceleri uyuyamadığımı, sürekli sesini kafamın içinde duyduğumu ve yabancıların silüetlerini onunkiyle karıştırdığımı… Sadece bir gün sürmüştü fark etmem, onu hayatımın sonuna dek hatırlayacaktım. Ne kadar aptaldım. Gezginin tekine âşık oluyordum ve ben evimden bile çok çıkmazdım.
Bütün yükseliş hikâyeleri kırık bir kalple başlar. Seni hedefinden alıkoyan duygularını süpürür ve çöpe atarsan, mantığın sırtına kanat takacaktır ve yükseleceksindir göğe… Ama yıldızlar hiçbir zaman parlamaz, kara bulutlarla kaplı gece göğünde.
Güneşli günler görmek için illa terk mi etmeli insan yağmurlu şehirleri? Ya memleketiyse?
“Kalbin neden bu kadar hızlı atıyor?”
Sus artık geri zekâlı.
“Uyuyalım mı artık?” diye mırıldandım gözlerimi sımsıkı kapatarak. Eğer sımsıkı kapatırsam az önce fark ettiği şeyin sebebini ya da onun ne düşündüğünü düşünmem sanıyorsam yanılıyordum çünkü sabaha kadar burada kısılı kalmıştım ve uykusuz bir gece beni bekliyordu.
Hazar daha fazla ısrar etmediğinde, bir süre kalp atışlarımı sakinleştirmeye çalışarak perdenin aralık pencereden sızan rüzgârla dansını izledim. Ne zaman sakinleşsem aklıma biraz öncesi geliyordu ve yine kalp atışlarımı çığrından çıkaracak bir an hatırlıyordum bu yüzden sakinleşmek neredeyse imkânsızdı. Dikkatimi nasıl dağıtabilirdim? Nasıl odaklanabilirdim? Buralarda bir yerlerde paket lastiği olmalıydı. Hayır, ben her zaman bileğimle paket lastiğiyle dolaşmalıydım etrafta…
Her zaman tımar edilmesi gereken bir kalbe sahip olacakmış gibi hissediyordum. Babam için hissettiğim yakınlığı ve bir şeyleri paylaşma isteğini de dizginlemek zorunda kalmıştım ne de olsa büyürken. Çokça insan tanımıştım ama ne zaman özel hayatımla ilgili bir şeyleri paylaşmaya başlasam kendimi aşağılık hissettiğimden zamanla mesafeyi hissettirmiştim onlara. Açık olmak özgür olmak demekti, ben dört duvar arasına kapatmıştım kendimi yıllarca hiç işlemediğim bir suçun cezasını çekiyormuş gibi. Babamın kızı olarak doğmuş olmak gibi.
Hazar beni yerimden kaldırıyordu. Aralamaya korktuğum kapıyı sonuna kadar açıp dışarı çıkmama sebep oluyordu. Yağmurda yalın ayak koşmak ve sırılsıklam yürümek istiyordum akşamları dönüş yolunda eve, şemsiye alacak kadar umursamadığımdan hayatı… Daha çok konuşasım, daha çok yiyesim, beklentileri kenara bırakıp kendim için yaşayasım geliyordu. Sabah kalktığımda ve bundan sonra ne olurdu bilmiyordum ama peşine takılasım ve gözlerim bağlı takip edesim geliyordu adımlarını. Nereye yürüdüğünü bilmiyordum bile. Delilikti bu.
Bir ara uyku hâlinde sırtüstü döndüğünde ben de ona doğru dönme fırsatı bulabildim. Havanın yavaş yavaş aydınlandığı bir vakitti ve ben belki de hayatımda ilk defa uyumadan bir güne başlayacaktım. Hazar uyurken huzurlu görünüyordu. Yavaşça inip kalkıyordu göğsü, sessizce nefes alıp veriyordu. Sıcaklığını hissetmesem ya da yatak ağırlığıyla çökmese, burada olduğunu söyleyemezdim bile. Hissetmeyeceğini ya da uyanmayacağını düşünerek sol kolumu kaldırıp parmakuçlarımı yüzüne yaklaştırdığımda enerjisindeki değişimi hissettim, bu yüzden ona dokunmadım. Uyandırmak istemiyordum.
Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım sadece. Gözlerini yeterince kapalı tutarsa uyurdu insan. Uyuyormuş gibi yaparsa yeterince, uyurdu gerçekten. Bu denkleme göre Hazar’dan etkilenmiyormuş gibi yaparsam etkilenmezdim ben de. En azından, son bir yıldır yapmaya çalıştığım ama başaramadığım şey buydu.
Zaten uyumayı da başaramadım o sabah.
Hazar günün ilk ışıklarıyla birlikte yatakta kıpırdanarak uyandığını bana hissettirirken gözlerimi kapalı tuttum sadece ve kalp ritmimin değişmeyeceğini umdum. Tahminimce, gelen tıkırtıdan dolayı, başucundaki telefonunu kontrol ediyordu. Bir an sonra dirseğini hemen arkama yasladı ve üzerime eğilerek beni kontrol etti. Sırtımı ona dönmüş ve cenin pozisyonu almış, ellerimi yanağımın altında birleştirmiştim. Eğer biraz daha üzerimde nefes alırsa muhtemelen işin rengi değişecekti çünkü hızlanan kalp atışlarımdan uyuyor olmadığımı anlayacaktı.
“Günaydın.”
Tek gözümü açtım sadece ve sabah yüzüne baktım. Şişmiş göz kapakları ve dudakları, dağılmış saçlarıyla korkunç çekici görünüyordu. Bense çıldırmak üzereydim çünkü sabah rutinimden uzakta, başkasının yatağında uyumuştum bu gece… Düzeltiyorum, uyuyamamıştım bile.
“Günaydın,” diye mırıldandım her nasıl olduysa bir şekilde kısılmış sesimle. Ardından boğazımı temizledim ve sırtüstü dönerek doğrulacak gibi oldum ama Hazar çok doğal ve hep yaptığı bir şeymiş gibi kendini üzerime doğru bırakarak “Daha erkenmiş ya,” diye homurdandığında tek yapabildiğim kollarımı cüssesinden kurtarabilmek olmuştu kaldırarak. Kafasını göğsümle boynum arası bir yere yaslamıştı ve koluma kapanan eli de, elimi saçlarına götürdü. Saçlarını mı karıştırmamı istiyordu?
Parmaklarım saçlarının arasına karıştığı an bunda ne kadar zorlandığımı fark ettim ve bildiğim birkaç küfür geldi aklıma. Bu kadar… Yakın olabilmesi bir gün öncesine kadar bu kadar uzak olduğu bir insana… Normal miydi? Resmen üzerimde uyumaya devam ediyordu sanki uzun zamandır birlikteymişiz gibi ama gerçek şuydu ki biz hiçbir şeydik. Henüz. Ne olduğumuz ya da olabileceğimiz hakkında bir fikrim yoktu. Ne söylemem gerektiğini, nasıl davranmam gerektiğini de bilmiyordum ben üstelik ama o çok iyi biliyormuş gibi görünüyordu bu yüzden yapabildiğim tek şey izlemekti onu tepkisizce. Benim amatörlüğüme, sakinlik diyordu ve huzur verdiğimi söylüyordu. Halbuki içimde kopmaya başlamıştı fırtınalar, yalnızca dışarıdan duyulmuyordu.
Bir süre sonra “Sabah 9 dersim var,” diye mırıldandım ağrımaya başlamış bileğimi umursamadan saçlarıyla oynamaya devam ederken. “Eve dönmem lazım.”
“Buradan okula geçemez misin?” Sesi boğuk çıkmıştı boynuma doğru konuştuğu için, tenime değen dudakları içimi gıdıklıyor ve ateşini midemin orta yerine bırakıyordu.
Tabii ki buradan okula geçemezdim. Önce eve dönüp yarım saat boyunca duş almalıydım, ardından saçlarımı kurutup üstüme başıma temiz kıyafetler geçirmeli ve çıkmadan bir şeyler atıştırmalıydım. Bu sabah ders çalışamamış ve vücudumu esnetememiştim, gerçi dün gece yeterince esnemiş gibiydi… Her neyse.
Telefonum. Telefonumu bir süredir kontrol edememiştim, babam şehirdeydi ve dün gece annemin aramalarına uyuyor olduğum bahanesiyle cevap vermemiştim ama artık sabah olmuştu. Olabilecek en korkunç kombinasyondu bu ve felaket senaryoları geliyordu aklıma sadece.
Hazar kadar özgür davranabilecek bir hayatım yoktu ve bunu çok yakında, çok iyi hatırlatmak üzereydi sanki hayat bana.
“Evden almam gerekenler şeyler var, üzerimi de değiştirmem lazım…”
Hazar’ın mızmızlanarak kalkışını izledim üzerimden, önce kendini yeniden yanıma attı ve ardından da dirsekleri üzerinde yatakta doğrularak omzunun üzerinden bana bakmaya başladı. Neden baktığını bilmiyordum, kafasından ne geçtiğini de. Yalnızca yataktan kalkmam için bir şey söylemesini bekliyordum.
“Tişörtüm yakışmış,” diye mırıldandı beklemediğim bir şekilde.
“Sağ ol.”
“Sence vaktimiz var mı?”
“Ne için?”
Bir an cevap vermedi. Bir an sonra ise havada dönerek bir elini başımın yanından yatağa yaslayarak yüzüme eğildi ve hiç beklemediğim bir şekilde dudaklarını benimkilerin arasına alarak, başımı yastığa gömercesine bir öpücük bıraktı. Göğsümün orta yerinde patlayarak mideme ve oradan da bacaklarımın arasına ilerleyen his nefesimi kesmiş, vücudumu felç etmeye başlamıştı yine. Uyuşuyordum. Uyuşturucu gibiydi. Eli üzerimdeki tişörtünü sıyırıyordu ve dokunduğu yerlerin alev aldığını hissediyordum.
Dudaklarımız ayrıldığı an gözlerimin içine baktı beklentiyle. Bense aralık dudaklarım, kırpıştırıp durduğum gözlerim ve kendine gelmeye çalışan nefesimle altında kıvranıyordum resmen çünkü taşikardi geçirmek üzereydim. “G-gerçekten eve dönmem gerekiyor,” diye mırıldandım hayal kırıklığıyla. Hayal kırıklığına uğrayan bendim. İstediğim şeyi yapamıyordum. Kalamıyordum. “Ve… Biraz ağrım var.”
Hazar’ın kaşları havalandı bakışları burnuma, oradan dudaklarıma, göğsüme ve daha da aşağıya kayarken nereyi kast ettiğimi anlarcasına. Hafif bir tebessüm emaresi geçti dudaklarından, gülercesine verdi nefesini ve “Tamam, tamam,” diye mırıldandı bu sefer gerçekten üzerimden kalkarken. Elini dağılmış saçlarından geçirdi ve banyo kapısına bir bakış attıktan sonra bana döndü. “Bir duşa gireyim, ben bırakırım seni eve. Anlaştık mı?”
Tek yapabildiğim yatakta hafifçe doğrulmak ve sürekli kafa karışıklığıyla kırpıştırıp durduğum gözlerimin arasından ona bakmaktı. “Anlaştık.” Neye anlaştık? Neyin anlaşması bu?
Biz ne yaptık şimdi?
Hazar banyoya girip suyu açtığı an yataktan kalkıp koltuğun üzerindeki kıyafetlerimi üzerime geçirdim ve az önce çıkardığım tişörtü de katlayıp yatağın kenarına bıraktım. Yatağın çarşaflarının siyah oluşundan aradığım kırmızı lekeleri net bir şekilde göremiyordum ama bazı noktaların matlığından anlayabiliyordum nereye bulaştığını. Çarşaflarını mahvetmiştim. Yıkayabilirdi pekâlâ. Pekâlâ. İç çamaşırımdaki kan lekesi ise net bir şekilde belliydi. Bir an önce eve gitmem gerekiyordu. Yeterince vaktim olacak mıydı bile ilk dersten önce? Kafamda çok fazla saç vardı ve kurutabileceğimi düşünmüyordum zamanında. Kurutmadan çıkarsam kesin hasta olurdum ve sınav haftası cehennem gibi geçerdi. Daha önce hiç bütlere kalmamıştım. Birkaç dersi alttan alsam bir sonraki dönem… Mümkün değildi, seneye ilk döneme kalırdı. Geride kalırdım. Babam beni öldürürdü. Vaktinde, gurur duyacağı bir dereceyle mezun olmalıydım okuldan.
Eve gitmeliydim önce.
Bu yüzden Hazar’ı beklemeden bulduğum bir kağıt üzerine kalemle acil çıkmam gerekti yazıp yatağın kenarına katlayarak koyduğum tişörtün üzerine bırakarak botlarımı da alıp parmak uçlarımda aşağı indim ve evden çıktım. Hazar da iki katlı bir evde kalıyordu benim gibi. Soyhan’ın merkeze uzak kesimindeki tüm mahallelerdeki ev tipleri böyleydi. Müstakil, bahçeli evler… Merkezde ise daha çok rezidanslar ve yüksek apartmanlar vardı. Okula yakın olduğundan bu çevrede öğrenciler kalıyordu daha çok. Her zaman nerede yaşadığını merak etmiştim ve sonunda merakım giderilmişti.
Bir süre yürüdükten sonra işlek bir caddeye ulaştım ve durdurduğum taksiye bindim. On beş dakika sonra cüzdanımdaki son nakitlerden birkaç kağıdı şoföre uzatmış bir şekilde taksiden iniyordum ki, evimin önündeki araba dikkatimi çekti ve bir anda bahçe kapısının önünde karnıma sert bir yumruk yemiş gibi bir yere tutunma ihtiyacı hissettim; kapıya tutundum. Plaka 34’le başlıyordu, İstanbul plakasıydı. Annem buradaydı. Sürekli araba değiştirdiği için bu son aldığı araba olabilirdi. Muhtemelen öyleydi.
Bahçe kapısını açıp taş yola adımımı attığım an annemin verandada oturuyor olduğunu gördüm; merdivenlere oturmuş telefonunu karıştırıyordu. Üzerinde kahverengi bir pantolon-ceket takımı vardı, benimkinin aynısı koyu renkli kabarık saçlarını düzleştirerek jilet gibi bir at kuyruğu yapmıştı ve makyajı harika görünüyordu. Harika bir kadındı. Sadece babam onu hiç sevmemişti, o kadar. Beni doğurduğu vakit ayrıldığı doğum izninden sonra tatile çıkmış mıydı hiç, bilmiyordum; buraya da muhtemelen hastaneden izin alarak gelmişti. Nöroloji uzmanıydı ve çok yoğun çalışıyordu.
“Anne,” diye mırıldandım yutkunarak sertçe. Bir adım daha attığım an sesimi duyduğundan daldığı telefonunun ekranından başını kaldırdı ve ayağa kalktı.
“Kızım,” dedi yüzündeki rahatlamış ifadeyle beni süzerken. Hızlı adımlarla yanıma gelip yüzümü, ellerimi ve vücudumu kontrol ettikten sonra bir adım geri çekildi ve bu sefer de endişeden, öfkeye dönen surat ifadesini izledim. “Kızım, saat kaç haberin var mı senin? Neredeydin? Sabahın bir körü kalkıp geldim korkudan. Kaç kere aradım biliyor musun? Neden açmıyorsun telefonunu? Yanında değil mi? Şarjı mı bitti? Bu ne hâl?” Yüzüme baktı yeniden. Muhtemelen evde uyumadığımı biliyordu akmış makyajımdan. “Nereden geliyorsun sen?”
Kurumuş dudaklarımı ıslattım, gergince bir nefes aldım ve sertçe yutkundum o an. Ne söyleyebilirdim ki? Aylar sonra gördüğüm anneme, okuldan hoşlandığım çocukla bir anda seviştiğimi anlatırsam muhtemelen kalp krizi geçirirdi. Anneme bunu hiç anlatabilir miydim bilmiyordum bile. Geleneksel aile yapısına göre büyütülmüştü ve evlenip çocuk sahibi olmasının ardından terk edildiğinden erkeklere karşı duvarları yüksekti, önyargısı vardı ve kızını her zaman kendi yaşadığı gibi karmaşık bir hayattan korumak istemişti. Hele de Hazar gibi birinden…
“Arkadaşımda kaldım anne. Dün akşam geç saate kadar ondaydım, sonra uyuklayınca orada kaldım,” diye yanıtladım bu yüzden onu. Pek de yalan sayılmazdı, eksik bir cevaptı sadece. “Telefonumu evde unutmuşum…”
“Ah kızım, ah… Gel bir sarılayım sana.”
Uzun zaman olmuştu anneme sarılmayalı, bu yüzden kollarımı etrafına dolarken neredeyse fazla hevesli görünüyordum bile. Hayal kırıklığımı olabildiğince ertelemeye çalışıyordum aslında, buraya neden geldiğini biliyordum.
Okul için hazırlanacağımı söyledikten sonra onu mutfakta sade bir fincan türk kahvesiyle yalnız başına bıraktığımda koşar adımlarla odama çıktım ve kendimi duşun altına attım. Keselendim, peeling yaptım; saçlarımı iki kere şampuanladım ve maske kullandım. Vücudumu iyice nemlendirdiğimden ve suratımdaki dün geceden kalma makyajı iyice çıkardığımdan emin olana dek rahatlayamamıştım. Artık biraz kendime benzemeye başlamıştım aynada gördüğüm kadarıyla, artık geri dönebilirdim yanına…
Ya da dönemezdim. Resmen o duştayken evden kaçmıştım. Sinirlenmiş miydi? Hazar’ın böyle bir şeye sinirleneceğini düşünmüyordum, rahatlamış olabilirdi belki. Her ne kadar bana ilgi göstermiş olsa da ondan bir ilişki beklentim yoktu, Reva Nadas birçok şey olabilirdi ama aptal ve saf bir kız değildi. Yıllarımı anne ve babamın arasındaki soğuk savaşı analiz ederek ve onlara göre şekil alarak geçirmiştim ben. Hazar gibi birinin bana aşık olacağını düşünmek aptallık olurdu.
Dedi ve asıl aptallığı Hazar gibi birine aşık olarak yaptı. Nakavt.
Kot pantolonum bacak aramdaki sızı için fazla rahatsız ediciydi. Dolabımın bütün kapaklarını açarak bu yağmurlu havada paçaları yere değmeyecek, oturduğumda beni rahatsız etmeyecek bir kıyafet bulmak için kazı çalışması başlattım resmen o an; yaklaşık on dakika sonra koyu renk kot eteğimi bulduğumda gözlerim odanın uzak duvarındaki boy aynasından üzerime çevrilmişti. Yalnızca siyah iç çamaşırlarımla, elimdeki mini kot etekle dikiliyordum öylece. Kimdi aynadaki? Birazdan her zaman istediği ama hiç cesaret edemediği eteklerinden birini giyecek olan kız kimdi? Ama kendime inanmıyordum henüz. Muhtemelen kapıdan çıktıktan sonra koştur koştur içeri döner ve bana bol gelen jeanlerimden birini bulup giyerdim.
İnce, siyah bir kilotlu çorap geçirdim üzerime. Kot eteğin üzerine önce ince bir tişört, ardından siyah baklavalı kazağımı giydim. Kısa kaşe kabanımı, tabletimi ve içini hazırladığım kol çantamı yanıma aldığımda bir daha aynaya bakmamak üzere odamdan çıkmıştım. Telefonumda annemden gelen 50’ye yakın cevapsız çağrı ve onlarca mesajın bildirimi vardı sadece. Bir de Tuana, dün akşamki partiye gelip gelmeyeceğimle ilgili bir mesaj atmıştı gece 1’e doğru.
Kafamın arkasındaki sesler bana sürekli dikkatimi dağıtan şeyler fısıldıyordu. Kızlarla yalnızca eğlence için yatan bir çocukla bütün ilklerini yaşadın. Nesin şimdi sen?
Aptal, aşık bir kızdım sadece. Sorun değildi. O ne için yapmış olursa olsun, ben kendi sebebimi biliyordum ve bu beni kötü ya da ucuz bir insan yapmıyordu. Sadece annemin tepkisini hayal edebildiğimden kafamın içindeki ses susmuyordu. Benim gibi terk edilen bir kadın mı olmak istiyorsun? diyordu annemin sesi, kafamın içinde. Sende hiç akıl yok mu? Nasıl böyle umarsızca hareket edebilirsin? Geleceğini düşünmüyor musun?
Çünkü ben annemin rahmine düştüğümde babamla birlikte değillerdi.
Korunma konusunu konuşmadığım için kendimi suçlu hissediyordum ama Hazar’ın o işi dışarıda hallettiğini biliyordum. Yine de içimin rahat etmesi için tüm yan etkilerini göze alarak hap alacaktım. Sorumluluk sadece ben olmamalıydım ama kendimi rahatlatmak için yapabileceğim tek şey buydu şu an. Hazar diğer kızlarla da bu şekilde mi yapıyordu? Dışarı çıkartıyor ve rahme bebek düşmeyeceğini mi umuyordu?
Her şeyden önce sakinleşmeliydim ama.
Yumurta ve krep kokuları geliyordu mutfaktan. Çantamı ve kabanımı portmantoya bırakıp mutfağa geçtiğimde, annemin masa başında bize çay doldurduğunu gördüm; ayrıca güzel bir kahvaltı masası hazırlamıştı. “Kızım, dolabın neden bu kadar boş? Baban yeterince harçlık göndermiyor mu?”
Yalnızca hatırladığında, diye cevaplamak istedim onu ama babamla kavga edeceği bir sebep vermek istemiyordum ona. Bu yüzden sandalyeyi çekip masa başına oturdum ve oturduğum an hissettiğim sızıyı gözardı etmeye çalışarak tabağımı masadakilerle doldurdum. “Ah, evet… Alışverişe çıkacağım bugün okuldan sonra.” Hangi parayla Reva?
Çatalımı tuttuğum, masaya yasladığım elimin üzerine elinin kapandığını hissettim annemin. Ardından sandalyesinin başına astığı çantasının içinden kalınca bir zarf çıkardı ve masanın üzerine bıraktı. Her ne kadar kendime bir iş bulacağımı söylesem de bana harçlık verdiği için sevinmiştim. “Okul nasıl gidiyor?”
“Her şey yolunda.”
“İlaçlarını alıyor musun?”
Bir an çatalı tabağıma düşürdüm ve tiz, diş gıcırdatan bir ses çıktı. İlaçlarımı alıyor muydum? Pek sayılmaz, geçen seneden beri almıyordum. Fazla uyku yapıyorlar, midemi bulandırıyorlar ve kilo almama sebep oluyorlardı çünkü. Kendi yöntemlerimle başa çıkmaya çalışıyordum stresim ve kaygımla. “Evet.” Yalan.
“Baban şehirdeymiş.”
İşte. Gelmesinin asıl sebebi.
“Öyle,” diye mırıldandım iştahım kaçtığı için son aldığım lokmayı ağzımda tembelce çiğnerken. Boğazımı temizleyip geriye yaslanmıştım sandalyemde, annemin bakışlarından kaçmak istercesine önüme dönerek.
Annem çayıma bir şeker atıp karıştırmaya başladığında neredeyse ağlamak üzereydim çünkü ben çayımı şekersiz içerdim ve şeker atıp karıştırarak bana iyilik yaptığını düşünüyordu. “Buraya uğradığını biliyorum. Ev eski olduğundan pis de bulmuştur eminim. Sana ne söyledi? Ne için gelmiş?”
Dudağımın içini ısırdım sertçe, gözyaşlarımı geri göndererek ve anneme baktım. “Bilmiyorum. Bir iş için geldiğini söyledi,” diye mırıldandım sandalyemden kalkarken ama annem elini sandalyedeki elimin üzerine koyup kalkmama engel oldu o an. “Anne, dersim var. Geç kalıyorum.”
Annemin gözlerinden zihnime akan anlam, gizli bir tembih içeriyordu sanki. “Seninle ilgili olmasa bu şehre gelmez, biliyorsun değil mi Reva?”
Biliyordum. Çünkü annem de, babamla ilgili olmasa yanıma gelmezdi.
Annem elini çektiğinde masadan kalkıp portmantoya ilerledim ve uzun çizmelerimi ayağıma geçirdikten sonra kabanımı giyinip düğmelerini iliklerken çıktım dışarı. Öyle alelacele çıkmıştım ki hava durumunu kontrol edip şemsiye almayı unutmuştum ve etek mevzusu da tamamen çıkmıştı kafamdan ama umrumda değildi o an. Neden gelip düzenimi bozuyordu ki? Babamı çok görmek istiyorsa başka bir bahane bulmalıydı artık, her seferinde beni kullanamazdı. Bana ne kadar zarar verdiğini görmüyor muydu?
Öğleye kadar olan laboratuvar dersinden çıkana kadar kafamın üzerindeki kara bulutların dağıldığını hissetmedim, ardından okul kampüsünün sınırları içerisindeki küçük dere ve bataklığa yakın boş bir bankta oturarak kafeteryadan aldığım sandviçi kemirmeye başladım. Kahve de almıştım. Ve bir muz. Sabah okulun içindeki eczaneden aldığım hap biraz başımı ağrıtıyordu bu yüzden ağrı kesici içecektim. Harika. Bir hap bırakılır başka bir hap kullanılır… Harika. Harika, Reva.
Her şeyi bitirdikten ve ağrı kesicimi de içtikten sonra çöplerimi toplayarak banktan kalktığımda telefonuma kayıtlı olmayan bir numaradan gelen mesaja bakıyordum.
+905…: Sabah nereye kayboldun?
Hazar numaramı nereden bulmuştu? Annemin sabah sürprizinden sonra Hazar birkaç saatliğine de olsa aklımdan çıkmayı başarmıştı. Dün geceyi unutamıyordum. Ben kafamı dağıtmaya çalışsam da parçalar hâlinde yaşadıklarımız aklıma geliyordu ve kendimi kızarıp bozarırken yakalıyordum sürekli. Üstelik o serumu ne için kullandığını, kolundaki cihazı ya da partideki olayı sormamıştım bile henüz…
Ona cevap vermek yerine arama motoruna girdim ve arada bir yaptığım şeyi yaparak dövmesinin anlamını arattım yine.
Google aramalar: kaos yıldızı
Kaos teorisi, kaos kuramı veya kargaşa kuramı; yapısal olarak bir fizik teorisi ya da matematiksel bir tümevarım değil, fiziksel gerçeklik parçalarının bir bütün olarak eğilimini açıklamaya yarayan bir yöntemdir. Ne? Evrenin düzene girmeden önceki biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumu. Kargaşa. Boşluk, yarık, hudutsuzluk.
Evet. Bu daha çok o gibiydi. Kaos’a inanıyordu. Düzensizliğe. Boşluk. Hudutsuzluk. Kargaşa. Kaos. Bunların hepsi fazlasıyla melankolik kelimelerdi. Hazar’ın yıkılmaz, sert görünen duruşunun altında ne yaptığını bilmediği ya da kaybolduğunu hissettiği bir gerçeklik saklı olabilir miydi? Neden sabah bana öyle sarılmıştı ki? Ya da uyurken… Herkesle bu kadar samimi oluyor muydu ilk seferden? İkinci sefer oluyor muydu peki? Bizim aramızda, olacak gibiydi… Eğer izin verirsem, beni mahvedecekti.
Öğle arasından sonraki ilk ve günün son dersi Patoloji’ydi ve Belya’nın ara sıra bana olan bakışlarını yakalayıp durduğum için derse odaklanmam neredeyse imkânsızdı. Hazar’ın mesajına cevap vermemiştim, meşgul numarası yapıyordum. Her ne kadar onunla konuşmak istesem de bunun mesaj yoluyla olmasını istemiyordum, bu yüzden görüşmeyi teklif edecektim.
Çıkışta Belya beni koridorda yakalayıp kolumdan tuttuğu gibi kızlar tuvaletine soktuğunda en azından, planım Hazar’a cevap vermekti ama biraz erteleneceğe benziyordu. Belya tuvalet kabinlerinin hepsini ittirip boş olduklarını kontrol ettikten sonra omzunun üstünden, gözlerinden alev topları fışkıran ifadesiyle bana döndü o an. Sinirli görünüyordu. Hiçbir fikrim yoktu.
“Yaptın mı?” diye sordu hiddetini gizleyemediği bir sesle, üzerime doğru yürüyerek. Mavi gözlerini belerterek bakıyordu akmış göz kalemiyle, gerçekten korkmaya başlamıştım. “Hazar’la yattın mı?”
Endişe ve kaygı, bir bomba gibi göğüs kafesimde patlayıverdi o an ve içimi yakan bir sıcaklık yayıldı tüm vücuduma. Ağrı kesici işe yarayacağa benzemiyordu artık başımın ağrısı konusunda. “N-ne?”
“Ne yaptı? İçine mi boşaldı?” dedi bir anda Belya, sesini kısık tutmaya çalışıyordu ama hiddeti yüzünden aldığı nefesler öfkesini ele veriyordu. “Sabah ertesi gün hapı aldığını biliyorum kampüsteki eczaneden. Dün geceki partide olduğunu da biliyorum, seni Hazar’ın kucağında uzaklaşırken görmüşler.”
Ne cevap vereceğim hakkında bir fikrim yoktu, esasen şaşkın ve öfke arasında bir duyguda sıkışıp kalmıştım o an. Belya nasıl bana böyle bir şeyi bu şekilde sorabilirdi? “Sorun ne?”
Bir an duvara toslamış gibi geri çekildi ve yüzüme beni anlamıyormuş gibi gözlerini kırpıştırarak bakakaldı. “Ne demek sorun ne? Sana söyledim! O döl israfından uzak durman gerektiğini sana söyledim! Bu kadar zor mu kendine düzüşecek başka bir sik kafalı bulmak? Etrafına bak Reva, seninle tanışmaya can atan ve gerçekten iyi bir ilişki yaşayabileceğin kaç kişiyle tanıştın okula geldiğinden beri ama hepsine burun kıvırdın? Hani derslerine odaklanmak ve derece yapmak istiyordun sadece? Hepsi o piç kurusu sana göz kırpana kadar mıydı?”
Oksijen, nefes borumda sıkışmaya başlıyordu sanki. Bu şekilde nasıl onunla konuşabilirdim? Kendimi anlatabilir miydim bile? Beni anlar mıydı ki? “Kendi kararlarımı kendim veremeyeceğimi mi düşünüyorsun Belya?”
Kaşları çatıldı aniden. “Hayır tabii ki! Doğru kararları vermeni bekliyorum Reva.”
“Doğru karar… Hazar’la muhattap olmamak ve iyi bir ilişki yaşayabileceğim birine zamanımı ayırmak mı olurdu?”
“Evet!” Ellerini kaldırarak, resmen haykırarak cevaplamıştı. Kendi bile şaşkındı o an bu tutkulu cevabına ki boğazını temizledi ve seslice nefes verdi. “Bak… Bir kız vardı. Tanıyordum… Gözlerinin değebileceği en güzel kızlardan biri. Karıncayı bile incitmeyecek… ama o karınca ona dokunmayadursun, doğduğuna bin pişman edecek kadar kin ve nefret dolu bir kız. Hazar onu ne hâle getirdi biliyor musun? Namluyu alnına dayar ona kaçması için zaman verirdin ve o tetiği çekmen için seni gaza getirirdi bile. İşlemediği bir cinayet için linçlenip hapishaneye atılırdı ve mahkemede kendini savunmazdı bile. Sokakta yürürken görsen bir cesedin nasıl ayakta olduğunu sorgulardın mezar yeri yerine. Sana da olsun istemiyorum aynısı, Reva. Senin içindeki sevgiyi ve güzelliği de öldürsün istemiyorum sadece. Seni üzsün istemiyorum, anlasana… Kalbini kırıp yerini kin ve nefretle doldursun istemiyorum. Çünkü aşk insana bunu yapar. Hazar bunu yapar.”
Kafamın içinde süregelen fırtınanın yakın zamanda sona ereceğini düşünmüyordum, kaldı ki Belya’yla bir tartışmanın ortasında neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermeye çalışırken benim hayatım hakkında… Benim hayatım hakkında. Üzerinde bunca zaman hiçbir şey söylemeye hakkım olmadığı ve nihayet ailemden uzaklaşarak bir şeyleri tek başıma başarmaya başladığım hayatım. Belya bunu bilmiyordu. Çok uzun bir zaman boyunca, her sabah yediğim sandviçimin içindeki malzemeleri kendim seçemediğimi bilmiyordu.
Onu anlıyordum ve beni anlamasını beklemiyordum. Arkadaşını koruyordu. Benim için iyi bir şeydi bile bu. Bir arkadaş… İyiliğini düşündüğünden seninle açık açık konuşabilecek kadar iyi bir arkadaş… Bu iyi bir şeydi. Doğru olan buydu. Bakış açısı ya da bana aldırmaya çalıştığı kararlar değil.
“O… Öyle bir şey yapmadı,” diye mırıldandım bakışlarımı kaçırırken, saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım özensizce. “Ben sadece kafamın içini susturamadığım için hap aldım. Ne olur ne olmaz diye. Bunu konuşmamıştık.”
Belya’nın nefes alışverişleri sakinlemişti. Kendi de sakinliyordu. Omuzları hiddetle aldığı nefesler sayesinde sallanmıyordu artık mesela, ya da gözleri nereye konacağını bilemezcesine yüzümde dolaşmıyordu. Gözlerimin içine bakıyordu. Bir adım attı bana doğru ve omuzlarıma yasladı ellerini. “Hangi dallama sevişmeden nasıl korunacağınızı konuşmaz? Görmüyor musun?”
Eminim bir sebebi vardır, diyecek oldum. Dışarıya çıkardı, diyecek gibi ya da ama söyleyebileceğim herhangi bir şey o an Belya’yı Hazar’ın iyi bir tercih olduğuna inandırmayacaktı bu yüzden yapabileceğim tek şey İsviçre gibi davranmaktı. Nötr. Onun tarafında değilmişim gibi. Şu kapıdan çıktıktan sonra onun yanına koşup konuşmak istemiyormuşum gibi. Yüzlerce ihtimal arasından birine karar veremediğim için yalnızca, mesajına cevap vermemiş değilim gibi… Gerçek şuydu ki çoktan dizlerime kadar çamura batmıştım ve hareket ettiğim an içine gömüleceğim bir bataklığın orta yerindeydim, kıpırdamıyor olmam beni yalnızca kısıtlı bir süreliğine kurtarıyordu.
Bu yüzden “Ne demek istediğini anlıyorum,” diye mırıldandım Belya’nın mavi gözlerindeki rahatlamayı hissederek. “Dikkatli olacağım.”
Ne söylemek istediğimi biliyor gibiydi, daha fazla konuşmasına gerek yoktu. Bu yüzden elleri iki yanına düştü yenilmişçesine ve seslice bir nefes verdi. “Kütüphaneye ders çalışmaya gideceğim. Benimle gelmek ister misin?”
Şaşkınca gözlerimi kırpıştırdım o an. Belya beni ders çalışmaya mı davet ediyordu? Bu teklifler genelde benden çıkardı ve Belya çoğu zaman reddederdi çünkü işi olduğunu söylerdi. Son tartışmamızdan sonra aradaki buzları eritmek istiyor olabilir miydi? “Tabii ki.”
“Süper. Fotokopiciden bir dersin notlarını çıkaracağım, sonra gidelim,” diye mırıldandı telefonundan saati kontrol ederken. “Yirmi dakikaya üst kapıda buluşalım mı?”
“Anlaştık.”
“Anlaştık,” diye mırıldandı tebessüm ederek, ardından fotokopiciye gitmek için tuvaletten çıktı.
Üst kapıya yakın olan kafenin cam kenarına yerleştirilmiş uzun masa ve yüksek sandalyelerinin olduğu kısımda kendime yer buldum ben de, ajandamı çıkarıp bu hafta çalışmam gereken konuların listesini çıkardım. Organize bir şekilde çalışmak stresimi azaltıyor ve beni güvende hissettiriyordu, ne zaman temizlik yapacağım ve günlük olarak neleri yiyeceğimi bile not alırdım. Mesela bu akşam buzluktaki somonu pişirecektim. Bu hafta bir ara deniz ürünlerinin satıldığı pazara da gitsem iyi olurdu. Jinekoloğa da.
Telefonum cebimde titreşmeye başladığında tabletimden hastane randevusu alıyordum ki ekranda annemin ismini görmemle birlikte kafamın içinde klasörlemeye çalıştığım bütün düşüncelerim darmaduman oldu. Çağrıyı cevapladım. “Efendim annecim?”
“Kızım ne zaman geliyorsun eve? Peynirli makarna yapıyorum şimdi, ders çıkış saatini bilmediğimden sorayım dedim. Bir markete gittim bu arada dolabını bir güzel doldurdum, çürütmeden bütün taze meyve ve sebzeleri bitirirsin.”
Alt dudağımı dişledim gerginlikle. Peynirli makarna o zaman. “Dersim bitti ama kütüphaneye geçeceğim şimdi Belya’yla, ders çalışacağız. Akşam 8 gibi evde olurum, birlikte yeriz olur mu? Sen kaç gibi dönmeyi düşünüyorsun İstanbul’a?”
Annemin sesi garip geliyordu. Birkaç saniye cevap vermeden beklemişti. “Bugün dönmeyi düşünmüyorum tatlım. İstersen sen dönünce konuşuruz, şimdi tutmayayım arkadaşınla dersini çalış.”
“Peki… Görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz tatlım.”
Bir süre telefonumun kararan ekranına baktım çağrının sonlanmasıyla. Bu iyiye alamet değildi. Annem daha önce beni ziyarete geldiyse bile yoğun programı sebebiyle erkenden dönmüştü. Babamın şehirde olması onu burada tutuyordu.
Saniyeler sonra, ekran bu sefer de babamın ismiyle aydınlandığında bu sefer kalp atışlarım stres ve kaygıdan çığrından çıktı anında. Babam beni arıyordu. Bir işimiz yoktu ki. Hafta sonu görüşecektik sadece. “Alo, efendim babacım?”
“Beş dakikaya okulunun önünde olacağım. Bir kahve içelim. Belya’yı da getir.”
Sesi o kadar soğuk, emredici ve sert geliyordu ki bir anda beynimin orta yerinde çakan şimşekler sağlıklı düşünmeme engel olmuştu. “Baba, Belya’yı neden—“
Ama kendi kendime konuşuyordum çünkü babam diyeceğini dedikten sonra telefonu kapatmıştı bile. Onun lafı, emirdi gerçekten de. Yorum yapmak, fikrini değiştirmeye çalışmak imkânsızdı… Petrova’ların kaçak tohumu. Böyle söylemişti Belya hakkında. Ailesiyle bir ilgisi olduğuna emindim, onunla bir derdi vardı. Babam korkunç biriydi, okuldaki tek doğru düzgün arkadaşımla bir derdi vardı ve muhtemelen onunla işi bittiğinde, Belya bir daha asla suratıma bakmayacaktı.
Gerginlikten avuçlarımın içi terlerken buluştum Belya’yla üst kapıda. “Gidelim mi?” diye sordu bana gişeden geçtikten sonra kimlik kartını cüzdanına koyarken, ilerideki arabasını kast ediyordu. Bense kapıdan çıktığımız an karşılacağımız siyah Bentley hakkında kafayı sıyırmak üzereydim.
“Babam gelmiş,” diye mırıldandım gergince, bu yüzden. “Kahve içmek istiyor. Bizimle biraz oturur muydun? Sonra hemen geçeriz kütüphaneye. Hem seninle tanışmak istiyordu.”
Belya’nın hareketlerindeki yavaşlamayı ve ifadesinin düşüncelerinin değişim hızına göre düşüşünü izledim o an, hareket etmese de bir adım geriye gitmişti sanki ayakları ve fark etmese de çantasından çıkardığı araba anahtarlarını yerine geri yerleştiriyordu. Bu bir hayır’dı. “Aa… Reva, başka zaman yapsak onu? Laboratuvarda işim vardı, unuttum. Kütüphanede de çok kalamayacaktım zaten gitsek de.”
Tırnaklarımı avuç içlerime batırarak zorladım kendimi bir şey söylemeye. Babam beni öldürecekti. “Bir kahveye de mi zamanın yok?”
Geriyi işaret etti hafifçe gişelere doğru dönerek. “Kampüste içebiliriz? Şimdi merkeze inmekle vakit kaybedemem.”
Kampüste içebiliriz. Baban olmadan. Belya biliyordu. Babam her ne sebepten onunla tanışmak istiyorsa, Belya bu sebebi biliyordu ve bilerek kaçıyordu ondan. Benim zorlandığımı da görebiliyor muydu? Onun kötülüğünü istemediğimi ama babama engel olamadığımı da görebiliyor muydu?
Gözyaşlarımı içime akıttım o an, çaresizliğimden nefret ediyordum en çok da. Babama hayır diyememekten… “Tamam o zaman, başka zaman yaparız…”
“Okey.” Ne kadar denese de samimiyetten uzak bir tebessüm etti Belya, dönüp gişelerden geçerek yeniden okula girerken.
Derin bir nefes alarak otomatik açılan çıkış kapısından geçtim ve çantamın askısını düzelttim omzumdaki, Bentley tam da tahmin ettiğim gibi kaldırım kenarına park edilmişti ve önünde Ares ayakta dikiliyordu. Babam içeride oturuyor olmalıydı. Ares beni gördüğünde ve beni yalnız gördüğünde başını hafifçe iki yana sallar gibi oldu, onun dilinde bu hapı yuttun demekti. Ardından dönüp arka kapıya ilerleyerek kapıyı açtı ve babamın dışarıya adımını uzatarak yere ayağını basmasını bekledim, bekledim… Arabadan çıkmayacaktı. Ares kapıyı benim için açmıştı.
Kurtuluşum yoktu. Bu yüzden adımlarımı sürüyerek ilerledim arabaya, başımı eğerek içeri geçtim ve bacaklarımı birleştirerek oturdum yanına. “Belya işi olduğunu söyledi.”
Babam geriye yaslanmış, iki eli de dizlerinin üzerindeydi ve bana bakmıyordu. “Kütüphanede birlikte ders çalışacağınızı sanıyordum.”
Kaynar suların başımdan aşağı döküldüğünü hissettim o an. Annem ona söylediğim ne varsa babama yetiştirmişti. Araları yokken bile ona yaranmaya mı çalışıyordu hâlâ? Ne zannediyordu? Beni kullanarak babamı kendine âşık edebileceğini ya da ilişkilerini düzeltebileceklerini mi? Boşanalı yıllar oluyordu. Ne bekliyordu hâlâ? Babamla uğraşmak yerine önüne bakıp onu gerçekten sevebilecek biriyle tanışsaydı mutlu olurdu. Ben de mutlu olurdum. O zaman annelik yapıyor olurdu işte bana. Oysa arkamı kollamak yerine mezarımı kazıyordu.
“Kapıdan birlikte çıkacaktık ama senin burada olduğunu söyleyip birlikte kahve içebileceğimizi teklif ettikten sonra bir bahane bularak kampüse döndü. Ne sebepten onunla tanışmak istediğini bilmiyorum ama sanırım o biliyor,” diye mırıldandım ellerimi kucağımda birleştirerek, dik otururken. Kucağıma bakıyordum. Kapalı alan fobim yoktu ama bu arabanın içinden bir an önce çıkmak için ecel terleri döküyordum.
Gözucuyla babamın burnuna dokunduğunu gördüm başını eğerken, muhtemelen Belya’nın bu kadar uyanık olmasından ve bir şeyleri biliyor oluşundan rahatsız olmuştu. Her ne yapacaksa beni karıştırmaması gerekiyordu. Her ne yapacaksa bilmeli ve engel olmalıydım. “Sahi, neden görüşmek istiyorsun onunla?”
“Güçlü bir adam onu arıyor. Eğer ben teslim edersem desteği de ailemizin üzerinde olur. O yüzden bir an önce Belya’yı görüşmeye ikna edersen iyi olur, Reva. Senin için de iyi olur,” dedi babam nihayet başını bana çevirerek. Buz gibi bakışları içimi ürpertiyordu. “Eğer bu iş olursa Boratavlarla evlenmek zorunda kalmazsın. İstediğin zibidiyle evlenme özgürlüğüne sahip olabilirsin. Bunu istemez miydin?”
Göğsüme bir hançer saplanmış gibi hissettim o an, sadece elimi uzatıp göğsümde yerini aramam ve kanamadan ölmeden önce onu yerinden çıkarıp tedavi etmem gerekiyordu kendimi. Çocukluğumdan beri yaptığım buydu. “Beni evlendirecek miydin?”
“Şimdilik sadece nişan olacak. Hafta sonu olan davet ne için sanıyorsun? Seni oradaki gen havuzuna aldırabilmek için ne ecel terleri döktüm… En son Vasilyevler yıllar önce ev sahipliği yapmıştı bu davetlerden birine, kapılarına köpek diye almazlardı bizi. Neyse ki İtalyanlarla aram iyi. Bu sefer Adelardi Köşkü’nde yapılacak. Sen de orada olacaksın. Ne kadar büyük bir balık yakalarsan o kadar iyi.”
Barbaros Boratav güçlü bir ailenin ellerinde şımarıkça büyütülmüş bir çocuktu ve çocukluğundan beri bana kafayı takmıştı. Babam bunu fark ettiğinde henüz lise çağındaydım, beni tek başıma o aileyle kayak tatiline göndermişti ve ben bunca zaman, bana okuldaki başarılarım sebebiyle bu tatili hediye ettiğini düşünürken Barbaros yüzüme karşı babamın beni onlara resmen sattığını vurduğunda anlamıştım hiçbir şeyi karşılıksız yapmayacağını. O tatilde bacağımı sakatlamıştım ve erken dönmüştüm eve. Babam beceriksizliğime kızmıştı. Barbaros ve ailesi eve koca koca çiçekler gönderdiği için rahatlamıştı biraz.
Bu yüzden biliyordum. Sadece bir yolunu arıyordum bu korkunç anlaşmadan kurtulmanın… Bu yüzden susuyordum. Bu yüzden cevap vermeden, yalnızca veda ederek indim babamın arabasından beni eve bıraktığında ama eve girmedim. İçeride annem vardı. Kızı olarak ona anlatmak istediğim her şeyi koz olarak babama ileten ve kendi yararına kullanan annem… Ne diyecektim içeri girdiğimde? Ne anlatabilecektim ki ona hayatımla ilgili? İkiyüzlü, samimiyetsiz, kasıntı bir şekilde oturacaktım karşısında yaptığı peynirli makarna yerken ve midemde tutamayacaktım bile hiçbir lokmayı. Nereye gidecektim o zaman? Nerede vardı ki başka yerim?
Bir süre yürüdüm. Mahallemden çıktım, sahile inen cadde boyunca araba trafiğinin arasında attım adımlarımı kulaklıklarımı takarak. Tom Odell’in Black Friday şarkısını dinliyordum ve bittikçe başa sarıyordum. Buradan başka bir yere gitmek istiyordum. Ailemin beni kontrol edemeyeceği, kendi tercihlerimi yapabileceğim ve arkadaşlıklarımın gerçek arkadaşlıklar olabileceği, kimsenin ilişkilerime karışamayacağı bir yere… Sanırım öyle bir yer yoktu. Nereye gidersem gideyim babam beni bulurdu ve annem de gardımı indirmemi sağlardı. Kendi isteğimle girerdim günün sonunda, beni hayatımın geri kalanı boyunca hapsedecekleri o kilitli kafese.
Yaya geçidinden geçmek için bekliyordum bir süredir. Çantam iyice ağırlaşmıştı omzumda ve başım da öyle, kaldıramıyordum gözlerimi yerden. O sırada fark ettim önümde duran motorsikleti. Kırmızı ışık yandığından durmamıştı, benim önümde durmuştu çünkü.
Bakışlarımı botlarından pantolonuna, motorsikletini kavrayan deri eldivenlerine baktım. Kaskını çıkarmasına gerek bile yoktu çünkü kim olduğunu biliyordum. Motorsikletinin tekerini gördüğüm ilk an başlamıştı göğsümdeki heyecanla dört nala koşmaya. Heyecandan koştuğu bir tek o vardı. Başka herkese üzücü sebeplerden koşuyor ve beni ağlatıyordu.
Hazar saçlarını düzeltti kaskını çıkardıktan sonra ve bana yargılayıcı bir bakış attı. “O suratındaki ifade ne?”
“Üzücü bir haber aldım,” diye mırıldandım boğazımı temizleyerek.
“Ailevi mi?”
Başımı salladım.
“Yardım edebileceğim bir şey var mı?”
Yardım edebileceği ne olabilirdi ki? Babamla konuşup benim hakkımdaki planlarından vazgeçiremezdi, annemle konuşup onu kapısından içeri adımını bu gece atmayacağım belli evimden çıkaramaz ya da sırlarımı, hayatımı babama anlatmasını engelleyemezdi… Belya’ya benim iyi biri olduğumu, yalnızca arkadaşa ihtiyacım olduğunu söyleyemezdi. Zaten söylemesindi de, Belya benden uzakta daha iyi olacaktı bu gidişle. O zaman babam da ona ulaşamazdı.
“Yok, sağ ol,” diye mırıldandım kehribar gözlerine silik bir tebessümle bir anlığına gülümseyerek. Gülesim gelmiyordu. Üzgündüm işte. Gitsindi. Nereden bulmuştu beni zaten? Gözlerimi etrafta gezdirdim o an yeniden ona dönmeden önce. “Ne işin var buralarda?”
Hazar yamuk bir tebessümle önüne döndü o an, dudaklarını ıslattı ve uykulu gözlerle baktı yüzüme. “Asıl benim sormam gerekiyor o soruyu,” dedi başıyla önündeki yolu işaret ederken. “Bu cadde evime çıkıyor.”
Salak kız. Sarhoş adımlarla yürüye yürüye çocuğun evine mi yürüdün? Yanaklarımın içini ısırdım kafamın içindeki düşüncelerle, ne cevap verecektim? “A, öyle miydi…” Bakışlarımı kaçırdım. Gayet de civardaki bir yere uğramış olabilirdim ve onun evine yakın olması, onunla ilgili olduğu anlamına gelmezdi bu caddede yürümemin. Egoist olduğu için tabii, elbette üzerine alınacaktı ve ben sessiz kaldığım her saniye buna izin veriyordum.
Ağzımı açacağım an siyah kirpiklerinin çevrelediği kehribar gözlerine yeniden bakabilme cesaretini yakalayabilmiştim ki düpedüz yalan söylemek için, bir kez daha, “Yanındayım istersen,” dedi tok bir sesle. Acıma yoktu sesinde. Ne olduğunu sormuyordu. Tahminlerde bulunmuyordu. Bir şey talep etmiyordu. Yanındayım istersen.
Neden değilsin o zaman?
Kulaklığımın birini çıkarmıştım sadece, müzik devam ediyordu. Bu sefer şarkıyı başa sarma fırsatı bulamadığımdan sıradaki şarkıya geçmişti ilk defa ve kulağımı James Vincent McMorrow’un Wicked Game cover’ının gitar melodisi gıdıklamaya başlamıştı. Tehlikeli bir oyundu bu. Aşağılık bir şeydi. Yanındayım istersen. Çünkü aynı zamanda hiçbir şeyin sözünü vermiyor, hiçbir şey teklif etmiyor, hiçbir şey itiraf etmiyordu. Yanındayım istersen.
Ama ihtiyacım olan her şeydi o zaman. Gözlerinin içine baktığımda kendimin bir yansımasını gördüm; aynada gördüğüm yüzlerden biri, tanıdık bir canavar… Belki onun kadar tehlikeli sularda yüzmüyordum ama çok sığ bir tanesinde boğulup duruyordum. Belki bana nasıl suyun yüzeyinde kalacağımı gösterebilirdi. Beni kendimi tıktığım o dört duvarın arasından çıkarır ve özgürlükle tanıştırırdı. Korktuğum ne varsa korkarak yaptırırdı. Buz gibi ve semsert yatağı beni uyutmayan, şöminesi içimi ısıtmayan, yemekleri midemde durmayan o evden çıkar ve hatta o evi içinde kendimle ateşe verir, yalınayak sapasağlam çıkardım kapısından ve buna geçmiş der geçerdim. O iş başvurusunu yapar, yüzmeyi öğrenir, istediğim kıyafetleri giyinir, babama hayır diyecek ve annemin samimiyetsiz şefkatini elimin tersiyle itecek cesareti bulurdum sonunda… Çünkü aşk insana bunu da yapardı. Seni dibi keskin kayaklıklarla ve metreleri aşan dalgalarla dolu ölümcül bir uçurumun kıyısından iter, acısından kanat takardı sırtına. Uçardın.
Bu yüzden Hazar kaskını uzattığında bir şey söylemedim bile, yalnızca başıma geçirdim. Arkasına geçip oturdum ardından, kollarımı beline doladım ve gözlerimi kapattım. Savaşacaktım.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.