VİTAL BULGULAR
VİTAL BULGULAR
12. SON GECE
5.567 1638

12. BÖLÜM
“SON GECE”
Arcane & King Princess, Fantastic

“Revaaa! Su ısınmıyooor!”

Bir an uzandığım havluyla donup kalarak omzumun üzerinden banyoya baktım. Benden önce duşa girip suyu açmıştı, o yüzden sesleniyordu. “Soğuk suyla duş al!” diye bağırdım ben de. “Cehennemde bol bol yanarsın!”

Laf ağzımdan çıktığı an pişman olmuştum bile. Yanaklarımın içini ısırdım kendimi cezalandırmak istercesine. Neden böyle konuşmuştum ki şimdi? Çünkü içimde bir öfke vardı ona karşı. Sabaha gidecekti ülkeden, bitecekti her şey ve ona rağmen… Ona rağmen korkunç hissediyordum. Doğru tercihi yapmak bazen korkunç bir şey.

Misafir havlumla birlikte banyoya döndüğümde Hazar suyun altındaydı ve öylece dikiliyordu. Kabini açıp içeri girdiğim an bana döndü ve göz göze geldik, suyun altından bana bakıyordu ve o kadar komik duruyordu ki kendimi durduramadan gülmeye başladım ve koluna vurdum. İntikam alırcasına uzandığı şampuanı kafama dökmeye başladığında “Ya! Ya!” diye bağırıyordum. “Ben saçlarımı yıkamayacaktım ki!”

“Artık yıkıyoruz,” diye mırıldandı bir de suyla ıslatıp elleriyle kafamı resmen yoğurmaya başladığında. Yanaklarımı şişirip oflayarak dik dik baktım yüzüne, odaklanmış saçlarımı yıkıyordu. Gözleri bir an yüzüme kaydığında ve ne kadar ters baktığımı gördüğünde dudakları kıvrıldı, ardından yüzüme şampuan köpüğünü sürdü.

“Yaa yeter ya!” diye bağırdığım an köpük ağzıma da girmişti bile, yere tükürdüm ve suyun altında yüzümü yıkamaya çalıştım ama belimden kaldırıp beni döndürerek çekti suyun altından.

“Tamam tamam,” dedi yüzümdeki köpüğü silerken. “Bırakıyorum, sen durulan…” Ardından kabini açtı, kenara bıraktığım havluyu aldı onun için getirdiğim ve beline sardıktan sonra çıktı banyodan.

Aptal.

Saçlarımı iyice yıkadım ben de, ardından duruladım. Vücudumu da yıkayıp çıktığımda makyajımı da arada çıkarmıştım. Bornozumu giydikten sonra saçlarımı taradım ve nemini aldım havluyla, odaya döndüğümde Hazar pantolonunu giyiyordu. Etrafa saçılan kıyafetlerimi topladım teker teker ve ona arkamı dönerek giyindim ben de. Sırf yüzündeki o ifadeyi görmemek için. Ardından hiçbir şey söylemeden çıktım odadan ve merdivenlerden aşağı inerek mutfağa geçtim.

Makarna yapacaktım çünkü canım öyle istiyordu.

Televizyonun düğmesine basıp şarkı listelerimden birini açtım. Asal’ın Headache şarkısı yankılanmaya başladı evde.

Gerekli malzemeleri çıkardım dolaptan, Belya için aldığım 6’lı kola paketine gülümsemeden edememiştim kendi kendime. Suyu tencerede kaynatmaya karar verdiğim için doldurup ocağın altını yaktım, makarna miktarını ayarladım ve buzluktan kıyma çıkardım. Ardından salata malzemelerini genişçe bir kabın içine atıp içine de su doldurarak üzerine karbonat ve biraz sirke döktüm. Onları bir kenarda bıraktım, kesme tahtasını çıkarıp sarımsak ve soğan doğramaya başladım kollarımı sıyırarak. Bir tavaya da zeytinyağı dökmüş, altını kısık açmıştım. O sırada makarna suyu kaynadığı için makarnaları içine boşalttım.

“Yuh,” diyerek girdi Hazar o an mutfağa. Dönüp omzumun üzerinden ona baktım ama dikkatimi ona veremezdim, işim vardı. “Setting’e bak. İnanılmaz.”

“Camı açar mısın biraz?”

Hazar yaslandığı duvardan doğrularak pencereye ilerledi o an, perdeyi çekti kenara. Ardından pencereyi açtı. Dışarıdaki yağmur sayesinde toprak kokusu mutfağıma giriş yapmıştı o an, ben de rahatlamıştım. Doğradığım soğan ve sarımsağı yağda kavurdum, ardından içine pesto, domates salçası ve kıymayı da ekleyerek pişene kadar kavurmaya devam ettim. Makarnanın suyundan kenara bir bardak ayırmıştım piştiğinde; ardından makarnayı, tereyağını, sütü ve makarna suyunu ekledim. Kimyon, karabiber, köri baharatları… Tuz. Ardından parmesan rendeledim üzerine ve makarnayı dinlenmeye bıraktığımda da doğradığım maydonozları içine atıp bir kez daha karıştırdım. Sıra salatadaydı.

Hazar’dan ses gelmediği için ne yaptığına bakmak adına dönüp baktım sebzeleri kurutmak için kenara alırken. Üzerlerine kağıt havlu yaslayarak kurutacaktım. Hazar pencere kenarında sigara içiyordu sanki ameliyat yapıyormuşum gibi bir dikkatle beni izlerken. Herhangi bir yorumda bulunmaması garip gelmişti. Bulaşmak da mı istemiyordu? Belki de son akşamımız olduğu içindi. Bilmiyordum.

Sebzeleri doğradım, sosunu hazırladım ve geniş bir kapta karıştırdım. Masaya iki servis açıp, iki tabak makarna ve ikiye bölüştürdüğüm salatayı yerleştirdim. “Dolapta kola var istersen.”

“Nasıl yaptın bunu?” Hazar ne ara oturmuş, ne ara bir çatal almıştı makarnadan bilmiyordum ama ben buzdolabını açmış, elimde bir teneke kutu kolayla ona doğru döndüğümde çoktan yutuyordu bile.

“Gördün ya,” dedim kolayı önüne bırakıp çarprazına otururken. “İzledin yaparken?”

“Hayır, ama nasıl yaptın bunu? Kimyasal bir denklemmiş gibi formülü falan vardır kesin bunun… Çok iyi.” Dudağının kenarı sos olmuştu bile ve kocaman açtığı gözlerle bakıyordu bana. İşte şimdi erkek çocuğuna benziyordu.

Gülerek önüme döndüm. “Ben yemek yapmayı severim, dışarıda yemeyi sevmiyorum. Tadı yok bence…”

“Böyle yemek yapabiliyor olsam bana da dışarıdaki yemeklerin tadı bok gibi gelirdi.”

“Abartma,” diye homurdandım bir çatal alırken. Gerçekten iyi olmuştu ama. “Tamam bayağı iyi olmuş kabul…” Bir çatalı çiğneyip yuttuktan sonra salatamdan alacaktım ki aklıma gelen düşünceyle yutkundum sertçe. “Tek yaşamaya başladığımda… Bir besin değeri anksiyetesi başladı bende. Dışarıda yediğim yiyeceğim hiçbir şeyi vücuduma sokmak istemiyordum, özellikle protein değerleri yüksek olacak şeyler yapıyordum evde. Ertesi güne yemek bırakmıyordum falan… Peynir mesela, kabın dibinde kalırsa huylanıp atıyordum. Sanki bozulmuş gibi geliyordu.” Başımı iki yana salladım. “Neyse. O zamanlar öğrendim yemek yapmayı…”

“Anksiyetene teşekkürler.”

O an Hazar, ağzı dolu konuşmuştu ki ters bir bakış attım ona ve masanın altından ayağına bastım. Gülerek “Pardon, pardon,” dedi ve ağzındakini yuttu. “Yani çok da kötü bir şeymiş gibi durmuyor…”

Bir de bana sor, demek istedim ona çünkü hâlâ atlatabilmiş değildim ve zor geliyordu dışarıda zorunda kaldığımda yemek ama yine de iyi gidiyordum.

Yemeğimiz bittiğinde Hazar’ın tabakları sudan geçirip makineye dizmesini izledim. Plastik kabı elimde yıkamak için lavabonun başına geçtiğimde diğer her şeyi makineye dizip ortadan kaybolmuştu. “Beleşe yatmıyor en azından,” diye mırıldandım kabı durularken. Başımı sallıyordum. “Gavat ama,” diye söylendim sonra. “Gavat!” Ardından bulaşıklığa bıraktım kabı ve dönüp çıktım mutfaktan. “Bundan koca falan olmaz… Aptal herif.”

“Uçak öğlen 12’deymiş,” dedi bana salona girdiğim an, elinde telefonu vardı. Sanırım biriyle konuşuyordu… Sergen olabilir miydi?

Başımı salladım bakışlarımı kaçırarak, ardından televizyonun kumandasını aldım elime ve “Bir şeyler izlemek ister misin?” diye sordum dizi-film platformları arasında gidip gelirken.

Bana baktı koltuğa oturduğunda, ardından dudaklarının kenarı kıvrılırken önüne döndü. “Sen ne izlemek istiyorsan onu aç. Ben muhtemelen birazdan sayıklamaya başlarım…” Ardından kolunu başının altına alarak uzandı koltuğa ve bana bakmaya başladı.

“Ne bakıyorsun?”

“Gelsene.”

Bir sabır çekmek istedim o an içimden ama ne kadar çeksem de, paşa paşa gittim yanına ve oturdum koltuğun kenarına. Ben en sevdiğim dizilerden birinin ilk bölümünü açarken o bir anlığına doğrulmuş, kolunu belime dolayarak beni üzerine çekmiş ve çenesini başımın üzerine yaslamıştı. Göğsümdeki kalp denen lanet organ yine beni dövüyormuşçasına atmaya başladı o an. Eğer Hazar yine, kalbin neden bu kadar hızlı atıyor? diye sorarsa tekmeyi geçirmeyeceğimin sözünü veremiyordum.

“Tabii ki korku bağımlısısın,” diye homurdandı uykulu bir sesle kulağıma doğru o an. Gözlerimi devirdim. The Haunting of Hillhouse bir başyapıttı bir kere. The Haunting of Bly Manor da öyle. The Fall of Usher House daha da iyiydi ama favorim Bly Manor’dı. İlk izleyip bitirdiğimde üç gün ağlamayı bırakamamıştım. Hazar iki aylığına ortadan kaybolduğunda izleyip bitirmiştim hepsini onun televizyondaki kütüphanesinde gördüğümden. Neden kendime böyle işkence ediyordum bir fikrim yoktu, sadece yapıyordum işte.

“Reva,” diye fısıldadı o an kulağıma. “Hâlâ hatırlamıyor musun sana içeceğini kimin verdiğini?”

Ekranda dondu gözlerim. Neden hâlâ bunu soruyordu bana? Ona doğru dönerek başımı yüzüne doğru kaldırdım ve gözlerinin içine baktım o an. Belki de onun için çok önemli olabilecek bir bilgiyi saklıyordum, muhakeme yeteneğine güvenmem gerekiyordu sadece. “Asır verdi,” diye mırıldandım yutkunduktan sonra. “Ama onun yapmadığı bariz… Birkaç ay önce tanışmıştık, çok iyiliği dokundu bana. O olamaz.”

Bir anlığına öylece gözlerimin içine baktı Hazar. Ardından beni de belimden tutarak kaldırdı koltuktan ve kendi de kalktı duyacağını duymuş gibi. Bir anda ceketine ve masanın üzerine bıraktığı araba anahtarlarına davrandığında “Hazar,” dedim şok içerisinde. “Ne yapıyorsun? Nereye gidiyorsun?”

“Yarım saate gelirim.”

“Ne?” Peşinden kapıya koşturdum o an yalınayak, kapıyı açtığı gibi yağmurun altında yürümeye başladı bahçede arabasına doğru. “Hazar!” diye seslendim ama dönüp de cevap vereceğini düşünmüyordum. “Nereye gidiyorsun?!”

Çıplak ayak atlayıp peşinden koşsaydım bahçede ve atlasaydım arabasına… Ama her şey o kadar çabuk olmuştu ki, bir anda gazlayıp gitmişti arabasıyla. Şok içerisinde bakakaldım arkasından. Nasıl? Neden? Nereye gidiyordu ki? Asır’la mı konuşacaktı? Bekleyemez miydi? Yarın öğlen uçağı vardı!

Çaresizlik içinde oturdum verandaya üzerime bir hırka alıp, ayaklarıma da çorap ve terlik giyerek bir fincan çayla. Bekliyordum. Yarım saate geleceğini söylediyse gelirdi. Hazar birçok şey olabilirdi ama sözlerini tutardı.

Bu yüzden bekledim.

O kadar çok bekledim ki, yağmur yağmayı kesti ve asfalt suyunu çekmeye başladı. Donmaya başlamıştım, burnum akıyordu artık ve çayım çoktan bitmiş, kupanın dibinde kalanı da soğumuştu. Telefonumu kontrol etmekten yorulmuştum. Uykum gelmişti.

Ardından sokağın başında Jeep Wrangler’ın far ışıklarını gördüm ve kalbim göğsümde dörtnala koşarken ayağa kalktım. Hazar arabayı aynı yere park etti, ardından araçtan inip diğer kapıya yürüdü. Arabada biri vardı. Bir anda kapıyı açıp içeriye elini attığında ensesinden tuttuğu gibi çıkardı Asır’ı, üzerinde gri bir kapüşonlu ve pantolon vardı o an. Tuttuğu gibi çıkardı ve kapıyı kapattıktan sonra bahçeme doğru itti Asır’ı yürüsün diye. “Yürü!” diye gürlediğünde sesi evin içine kadar gelmiş, hatta salonda yankı yapmıştı.

“İttirip durma bak elimden bir kaza çıkacak!” diye bağırıyordu Asır da ona dönmüş, Hazar’ın suratındaki ifadeyi gördüğü an bahçeye döndü ve adımlarını eve doğru atmaya başladı. Başını kaldırıp da bana baktığında yanağının kıpkırmızı olduğunu ve dudağının kenarının kanadığını gördüm. Kavga mı etmişti? Hayır, Hazar yumruğunu suratına geçirmiş gibi görünüyordu.

“Asır,” dedim kapıya geldiği an Asır. “Ne oldu? İyi misin?”

Asır bir şey söylemedi bana. Hazar kapıya geldiği an Asır’ı bir kez daha içeri ittirdi ve “Yürü, geç içeri,” diye söylendi ters bir sesle. Asır resmen pervazda düşüyordu o an, son anda dengesini sağlayarak geçti içeri. Ardındansa Hazar ve kaya gibi ifadesi ilerledi.

“Hazar,” dedim kapıyı arkasından kapatarak. Hesap sorar gibi çıkıyordu sesim ama öyleydim zaten, hak ediyordu. “Ne yapıyorsun sen şu an?”

“Anlat lan!” Hazar direkt Asır’a döndü o an eliyle işaret ederek. “Gel buraya, gitme gitme… Nereye gidiyorsun lan naylon? Gel buraya anlat!”

Asır tam koltuğa oturacakken ne yapacağını bilemezcesine, bir sabır çekip dönüşünü izledim yanımıza doğru. “Bağırıp durma kulağımı siktin,” diye söylendi, daha önce onu hiç bu kadar pis bir sesle konuşurken duymamıştım. Benim yanımda çizgisini hiçbir zaman bozmamıştı. Alkollüyken bile. Mavi gözleri yüzüme değdi bir kez, ardından yutkunarak önüne döndü. “Reva, kokteyline madde karıştıran benim.”

Bir anlığına öylece baktım ona o an. “Ne?” Anlayamamış gibi salladım başımı, gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez ama ne yaparsam yapayım Asır’ın ağzından çıkmış olan kelimeleri değiştirmeyecekti hiçbir şey…

“Ben yaptım,” dedi ters ters Hazar’a bakarken, ardından bıkkın bir ifadeyle başını geriye attı ve seslice nefes verdi. “Of,” dedi yüzünü sıvazlarken. “Nerden bulaştıysam… Ama biraz rahatlaman iyi gelir diye düşünmüştüm. Gerçekten kötü bir niyetim—“

Hazar o an elini Asır’ın omzuna koydu ve parmaklarıyla artık ne kadar acıttıysa canını sıkarak, Asır inleyerek sağ omzunu aşağı eğmişti elinden kurtarmak istercesine. “Lan, tamam lan tamam!” diye bağırdığında bir adım geriye attım korktuğum için ondan. Asır bana baktığı an, korktuğumu gördü ve yüzündeki ifade gevşedi hemen. “Özür dilerim… Ben… Bu kadar korkunç bir madde olduğunu bilmiyordum.”

“Sattığın herifler teker teker intihar ediyordu bir haftaya, sen de korkunç bir madde olduğunu bilmiyordun öyle mi?” diye sordu Hazar kaşları havada, öfkesini kontrol etmeye çalışırken. “Bak ne yapalım biz biliyor musun? Sen şimdi siktir git şurdan.” Kapıyı açtı ve dışarıyı işaret etti Hazar. “Hadi, yürü.”

Asır kapıya değil bana bakıyordu gözlerini dikmiş o an. “Reva özür dilerim!”

“Yürü dedim lan!” Kolundan çekip kapıya ittirdi Hazar o an Asır’ı. Uzaktan polis arabasının ışıkları yansımaya başlamıştı camdan içeri. Dışarıda polis vardı.

Elimle ağzımı kapatmış, boncuk boncuk dökülen gözyaşlarımın arasında Asır’ın çitlerden atlamaya çalışmasını izledim; Hazar’ın bir şey yapmasına gerek kalmamıştı bu sefer, polisler yakalayıp kollarından tutarak yere yatırdılar ve biri üzerine çıkıp bileklerini kelepçeledi. “Reva özür—“ demeye çalışıyordu hâlâ, arabaya bindirilirken omzunun üzerinden dönmüş bakarak. “Reva özür dilerim! Bilerek olmad—“

Hazar’ın polislerden biriyle elleri ceplerinde konuştuğunu gördüğümde kapıyı kapattım ve salonun ortasında dikildim o an. Duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Kokteylime maddeyi karıştıran Asır’dı. İnanamıyordum. Onun kadar zengin, hayatı doruklarına kadar yaşayan, her bahaneye parti düzenleyen bir çocuk… Yüzümü sıvazladım kendime gelmeye çalışırcasına.

Tık. Tık.

Kapının tıklandığını duyduğumda pencereden uzaklaşan polis arabası ışıklarına takıldı gözüm, gitmişlerdi. Ne olmuştu böyle bir anda?

Kapıyı açtım gözyaşlarımı silerek ve Hazar’ın hiçbir şey olmamış gibi rahat bir ifadeyle içeri girişini izledim. “Nasıl anladın?” diye sordum titreyen bir sesle. “Neden yapmış?”

“Kız kardeşine kullandırtmıyordu, kız biliyormuş ne bok olduğunu ondan içmemiş Tuanalarla olduğu akşam.” Endişeli ifadesi yüzümde dolaştı birkaç saniye, ağladığımı fark etmişti sanırım. “Öyle herkese güvenilir mi?”

“Gayet güvenilir biri gibi duruyordu,” dedim saçlarımı karıştırarak odama doğru ilerlerken. Ne yapacağımı bilmiyordum. Dışarıda olsaydım, eve gitmek isterdim. Evde olduğum için, odama gitmek istiyordum.

“Kimseye güvenilmez,” dedi Hazar peşimden merdivenleri ikişerli üçerli tırmanırken bir ritimde.

“Sana da güvenmemeliyim o zaman.” Odamın kapısından içeri girerken omzumun üzerinden dönüp koridora baktım, merdivenleri bitirmiş sakin adımlarla yürüyordu yanıma. Tam karşımda durduğunda ona doğru döndüm, o da ellerini uzatarak yüzümü avuçlarının içine aldı ve beni öpecekmiş gibi yaklaştı suratıma.

“Haklısın,” diye mırıldandı burnumun ucuna dudaklarını değdirirken. “Güvenme,” diye devam etti ve dudaklarıma bir öpücük bıraktı yeniden. “Uyuyalım mı?”

Alayla güldüm onu göğsünden ittirip odaya girerken. “Az önce şehirdeki iki üç arkadaşımdan birinin beni zehirlediğini öğrendim, beş dakika olmadı polise teslim edeli… Ve sen uyumak mı istiyorsun? Uyuyabilecek miyim sence ben bu gece gerçekten?”

“Uyumak zorundasın benimle. Bu son gecemiz,” derken ceketini çıkarmış, masamın önündeki sandalyeye asıyordu. Pantolonunu ve tişörtünü de çıkardı. Ardından ışığı kapattı, yorganı kaldırdı ve yatağıma yerleştikten sonra kollarını açtı bana doğru. “Gel bakalım.”

Başım ağrıyordu. Omuzlarım çökmüştü ama karanlıkta görünmüyordu. Ben de görünmüyordum karanlıkta. Karanlıkta ağlasam da görünmezdi… Ne yaptığımı bilmiyordum burada. Neler olduğunu idrak edemiyordum. Sakinleşemiyordum. Kalbim göğüs kafesimin içinde küt küt atıyordu her an stres ve kaygıdan ama kendime yarın sabah kalktığımda her şeyin iyi olacağını fısıldıyordum. Hazar gidecekti. Torbacıların sonuncusu yakalanmıştı. Babam yoktu. Annem de… Her şey bitmişti. Herkesten kurtuluyordum paçalarımdan asılmış beni dibe çeken… Ama Hazar…

Ama Hazar.

O kadının ne demek istediğini anlamaya başlıyordum sanırım. Evet, benziyorduk. Cehennemin dibi her zaman bir metafor değildi, bazen gerçekten bir adamın kollarının arasıydı. Ona sarılup uyuduğunda son nefesini verecekmişçesine bir rahatlamayla dalabilirdin uykuya kokusuyla, ya da işkence edebilirdin kendine tüm gece bir daha ne zaman diye… Aşk bir lanetti en çok sevene. Tek başına sevene. Sevebilene. Sevmeyi bilene. Sevmek isteyene. Her fırsatta bir bahane yaratana sevmek için… Sırf birini seçti diye kalbin ama kalbin beyni yoktu, mantığı olmazdı… Mantıklı tercihler yapmazdı kalp. Bunca zaman mantıklı tercihler yapmış bir kız için o maddeyi kullanmaktan daha ölümcül olabilirdi. Çünkü ben o maddeyi bırakmıştım ve bağımlı hissetmemiştim bile gerçekten beynimi etkileyen bir kimyasala ama Hazar’a bağımlı hissediyordum. Onu nasıl bırakacaktım? Unutmam gerekiyordu, ancak öyle bırakabilirdim… Ama o zaman dersimi alamam ve yeniden karşılaşırsak da baştan başlarsak diye korkuyordum. Eğer hatırlarsam ve işkenceyi kabul edersem bir ömür, bir şeylerin de tekrar etmesini engelleyebilirdim.

Seni çok seviyorum, seni özgür bırakacağım, diye fısıldadım o an kollarının arasına girerken. Başımı göğsünün üzerine yasladım ve senin bir kalbin yok mu Hazar? diye fısıldadım gecenin karanlığına. Ama var. Bak, burada… Atıyor. Bir kez benim için atsa? Yalnızca bir kez, yeter. Yetmezdi. Kalbinin tamamını isterdim. Ama Hazar’ın kalbi gerçek bir kalpti, soytarı değildi benimki gibi… Yalnızca kan pompalıyordu vücuduna. Benimkinin pompaladığı sanki zehirdi. Seni çok seviyorum, lütfen bir daha karşıma çıkma.

Seni çok seviyorum, lütfen dönme bana.

Git lütfen.

Unut beni.

Fransa’ya git ve dönme.

Dönme Hazar.

Uyuyamayacağımı biliyordum o gece ama gözlerim teninin kokusuna kapandığı an bir daha açılmadılar. Kim kimi zehirlemişti, kim bayılmıştı acillik olmuştu, kim ölüyordu sabaha kim doğuyordu… Bütün dertlerim kanatlanıp uçtular omuzlarımdan. Bütünlemelerde almam gereken mükemmele yakın puanları ya da pijamalarımı giymeden, çoraplarımı bile çıkarmadan uyuduğum gerçeğini yok saydım. Sayabildim. Kolumu başına sardım ve ellerimi saçlarının arasına park ettim o gece. Son gece.

Ve her şeyi unuttum.

Sabah olduğunda gözlerimi gün ışığından kaçırmak istercesine saklıyordum yüzümü her nereye yasladıysam, normal bir sabahta daha gün doğmadan kalkmış olacağım için böyle dertlerim olmuyordu… Gözkapaklarımı ovaladım birinin tepemde sessizce nefes aldığını hissettiğim için ve araladım onları sonunda. Hazar. Uyuyordu. Başımı kaldırıp etrafa bakmaya çalıştım, baş ucuma koyduğu saatine… Öğlen 11 olmak üzereydi saat. Olamaz.

“Hazar,” diye mırıldandım alnına düşen saçlarını parmaklarımla geriye iterek. Hmm, diye bir ses çıkarıyordu bana. “Hazar, uyan… Çok uyumuşuz.”

“Biraz daha uyuruz,” diye geveledi ağzında beni belimden yakaladığı gibi yüzünü boynuma gömerken. Ellerim havada kaldı bir an. Ne yapacağımı bilemedim.

“Söz verdin,” diye fısıldadım.

Yutkunduğunu hissedebiliyordum. Yüzünü kaldırdı boynumdan, gözlerimin içine baktı uyumaktan şişmiş göz kapaklarının ardından… “Öyle yaptım değil mi?” diye mırıldandı yüzümü incelerken. Boynumun kenarına bakıyordu ve sol gözümün yanına hemen, en çok… Sanırım oralarda ben olduğu içindi. Bir an çenemi ısırdığında ne yapacağımı bilemedim, ardından ardı ardına öpücükler kondurmaya başladı yüzüme ve şaşkınlıkla gülmeye başladım.

“Dur— Yapma,” diyordum nefes almaya çalışırken ama aynı zamanda gıdıklanıyordum da. Bütün yüzüm salyası olmuştu. Son kez yanağımı ısırdıktan sonra kalçama şaplağını geçirdi ve ardından kalktı üzerimden sonunda. Neye uğradığımı şaşırarak doğruldum yataktan ve elimi saçlarımdan geçirdim derin bir nefes alarak. “Of!”

“Sana da günaydın,” diye mırıldandı enerjik bir şekilde banyoya yürürken. Bir dakika sonra yüzünü yıkamış, kurulamış bir şekilde döndü ve üzerini giyinmeye başladı. “Kahvaltıya zamanımız olmayacak sanırım.”

“Sen delirdin mi?” Ayağa fırladım o an, nereye koştursam bilmiyordum… Ne yapsaydım… “Nasıl yetişeceksin uçağa?”

“Bana özel kaldırıyorlar. On dakika beklerler,” diye söylendi umursamazca, ceketini sandalyeden alırken. Sonra dönüp kıstığı gözlerinin ardından baktı bana. “Ne oldu? Panik mi oldun?”

“Tabii ki oldum! Şaka değil bu,” dedim o an panikle, sanırım biraz sesim yükselmişti. Boğazımı temizledim ve yüzümü sıvazladım. Sanırım benim de yüzümü yıkamam gerekiyordu ayılmak için, bu yüzden dönüp banyoya yürüdüm ve aslan yelesi saçlarımı bir tokayla tutturduktan sonra birkaç kez çarptım soğuk suyu yüzüme.

Hazar gidiyordu. Ne ara sabah olmuştu? Hiç bu kadar uyuduğumu hatırlamıyordum… En azından bu saate kadar. Düzenim son zamanlarda bozulmuş olsa da vücudum alışıktı ve bir saati vardı, beni uyandırıyordu. Ama bu sabah uyanmamıştım.

Yüzümü kurulayıp saçımdayı tokayı çıkardıktan sonra odaya döndüğümde Hazar odada değildi. Panikle dışarı fırladım ve merdivenlerden aşağı indim hızlıca. Salonda açık kalmış, bekleme moduna geçmiş televizyonu kapatıyordu kumandasıyla ve ceketini giyinmişti. Ardından kumandayı koltuğun üzerine attı, bana döndü ve gülümsedi. “Eee?” diye sordu neredeyse neşeli bir sesle. “Bana bir veda kucağı yok mu?”

Alnımı ovaladım, bakışlarımı kaçırdım bir an ama üzerine doğru yürüdüm ve kollarımı boynuna dolayarak son kez sarıldım ona. Yeniliyor muydum? Hayır, hayır… O gittikten sonra daha iyi toparlardım ve hallederdim bir şekilde, kapardım konuyu kafamın içinde… O yakındayken sorun oluyordu sadece. Uçup gidiyordu aklım bir bakışına. Niye öyle oluyordu? Aşık olan herkes bu kadar aptallaşıyor muydu gerçekten yoksa benim bir özelliğim miydi bu? Mezun olduğunda alanında harikalar yaratmak isteyen, kariyer sahibi bir kadın için akıl işi değildi…

“Beni özleyecek misin?”

Seni çok özleyeceğim ve bunu biliyorsun. Neden soruyorsun bana? “Alışkınım,” diye fısıldadım kollarının arasında bu yüzden.

“Ben seni çok özleyeceğim.”

Kafa atmak istiyordum ona, böylelikle ikimiz de beyin sarsıntısı geçirip her şeyi unutarak sıfırdan oracıkta başlayabilirdik yeni hayatımıza ya da tek hücreli amip gibi eğv eğv diye konuşurduk ve bu kadar karmaşık duygulara kafa yormazdık o zaman. Saçmalıyordum, biliyordum; bir davul gibi güm güm atıyordu ama endişeyle yoğurulmuş kalbim göğsümde… Onu nasıl sakinleştirebileceğimi bilmiyordum.

“Hadi,” dedim en sonunda kollarının arasından çıkarak. “Kendine iyi bak.”

Hazar sık kirpiklerinin arasına bir çift elmas gibi yerleştirilmiş kehribarlarının arasından yumuşak bir ifadeyle bana baktı, dudağıma yapışan saç tutamımı çekti parmağıyla ve son bir öpücük için eğildi yüzüme. “Sen de kendine iyi bak Meraklı Melahat,” diye mırıldandı ardından bir kez de alnımdan öperek kapıya doğru döndüğünde. Kilidi çevirip kapıyı açan ben oldum, ayakkabılarını giyinmişti çoktan. “Ha bu arada,” diye mırıldandı ceketinin cebinden anahtarlarını çıkarırken. Ardından anahtarlarından birini çıkardı halkasından, bana uzattı. “Ben yokken…” Kendi lafını kendi kesti o an. Al dercesine yeniden uzattı anahtarı. “Sende kalsın. Evin anahtarı.”

“Ne gerek var ki buna?”

“Olur belki gerek, bilmiyorum. Al işte.” Uzanıp kenardaki ayakkabılığın üzerine bıraktı anahtarı, ardından kapı pervazındayken güneş gözlüklerini taktı ve başını hafifçe eğerek, iki parmağını alnına yaklaştırıp uzaklaştırarak asker selamı verdi alaycı bir şekilde. Ruhsal yorgunluktan kapanmamak için direnen göz kapaklarımın ardından, tembel bir tebessümle izledim onu bahçede ilerlerken. Arabasının önünden dolanıp şoför koltuğuna bindi.

Ve gitti.

Mahalle aynı görünüyordu. Kaldırımda yürüyen birkaç insan… Kaldırımlar ıslaktı ve alışmıştım da artık yağmurdan sonraki toprak kokusunun verdiği huzura, belki de alıştığımdan yetmiyordu artık sakinleştirmeye. Bilmiyordum. Ne kadar çok bilmiyorum diyordum öyle… Bir an kapı kolunu tutan elime baktım; masanın üzerindeki anahtara, dönüp omzumun üzerinden az önce orta yerinde dikildiği salonuma ve dışarı çıkarken izlediği yola. Biraz önce paspasın üzerindeydi ayakkabıları halbuki. Beş dakika öncesine sarabilseydim zamanı kollarımın arasındaydı. Zaman ne garipti. Şimdi yalnızca sessizlik vardı evde.

Yutkundum, kapıyı kapattım yavaşça. Yapmam gerekenler vardı… Okula gidip klinikten aldığım belgeleri teslim edecek ve hocalarımla konuşacaktım. Evet, öyle yapmalıydım.

Kendime hızlı bir kahvaltı hazırladım, omlet ve kahve. Ardından ilaçlarımı içtim ve dolabımı karıştırmaya başladım giyecek bir şeyler bulmak için. Yatağım dağınıktı… Toplamak istemiyordum. Sanki toplarsam uzandığı kısımdaki çarşaflardan silinecekti bıraktığı iz. Bilmiyordum. Her halükârda toplamam gerekecekti ama değil mi? Ne saçmalıyordum ben? Nevresimin bir ucundan tutup onu düzelttim önce, ardından yastıkları ve yorganı… Yatağım onun gibi kokuyordu. Sinirle bütün her şeyi söküp banyoya götürdüm ve çamaşır makinesinin önüne attım. Gelince yıkayacaktım.

Kot pantolon, kazak, kaban… Klasik kombinlerimden birini giyinmiş, dalgaları sürekli önüme geldiği için tepemde dağınık bir topuz yapmıştım saçlarımı. Güneş gözlüklerimi ve kulaklıklarımı takıp çıktım evden ve durağa yürüdüm. Onun gibi. Play God şarkısını açtım arabada dinlediğini bildiğim… Onun gibi. Çantamın dibinde bir sigara paketi vardı. Onun gibi. Dünya yansa umrumda değilmiş gibiydi artık. Onun gibi…

Saat öğlen 12’yi geçiyordu ve Hazar Mers’maar gitmişti artık.

Bitmişti.

“Artık toparlaman gerekiyor,” diye mırıldandım kendi kendime, kampüste yürürken. Kafamı susturamadığım için kahve aldım, kafein nasıl yardımcı olacaktıysa… Öğrenci işlerine uğradım önce, belgeleri teslim ettim ve hocalarımın odalarında dolaştım teker teker. İyi bir öğrenci olduğum için bütünlemelere girmeme izin verecek ve dönem sonu notlarıma göre yargılayacaklardı beni. Kalbimdeki sorun, psikiyatri raporum ve zehirlenmiş olmam işime yaramıştı. Hayır Reva, tüm bunlar olmasaydı zaten okulla uğraşmana gerek kalmayacaktı.

Tuana ve Belya’yı kafenin arka masalarından birinde ders çalışırken yakaladığımda ikisi de kulaklıklarını çıkardılar beni gördükleri an. İkisi de emindi Ocak’ta da sınavlara girmeleri gerekeceğine… Ezber yapıyor, not çıkarıyorlardı.

“Ay söylemeyeyim söylemeyeyim diyorum ama,” diye homurdandı Tuana bir süre sonra karşılarında beş karış suratla soğumuş kahve bardağıma eziyet ettiğim için. “Ne bu hâl kızım? Bir şey mi oldu?”

Belya’yla göz göze geldim o an. Konuşmasak da her şeyi biliyormuş gibi hissettiriyordu bana. “Şu birlikte okuduğumuz seri var ya, ikinci kitabını baştan okudum,” dedim ben de tutamacı parçalarken elimde. “Moralim bozuldu.”

“Haa…” Elini havada salladı Tuana gülerek, geriye yaslandı o an gözleri devrilirken. “Ben de bir şey sandım… Beni de deli etmişti o kitap. Geçen yazar şey demiş ama, 11. Bölüm finalmiş aslında. Kalanını okurlar için yazmış.”

“Hani okurlarının ne söylediğini umursamıyordu?”

“O öyle bir şey değil bence ya. Kendi bildiğini okumaktan vazgeçmiyor ama bir kitabı da bütünüyle vermek istiyor herhâlde okurlara. Orta yolu bulmaya çalışıyor. Zaten Koç burcuymuş ondan deli yani,” diye mırıldandı Tuana o an. “11. Bölüm’de bitse ama var ya evine molotof falan atardım. Kız resmen çocuğa seni unutacağım bak gör bitti bu iş diyor o bölümün sonunda. Karşıyım kardeşim ben finalin okurların hayal gücüne bırakıldığı sonlara!”

“Yine bağırıyorsun,” diye homurdandı Belya o an, alnını ovalıyordu. Bugün göz kalemini fazla sürmüştü. Ne zaman başı ağrısa, hasta hiasetse ya da ters tarafından kalksa böyle yaptığını düşünüyordum. “Başım ağrıdı. Ben laboratuvara gidiyorum, hocaya bir şey soracaktım zaten…” Defterini kitabını ve tabletini topladı bir çırpıda ve çantasına tıktı, ardından kulaklıklarını ve gözlüğünü takıp el salladı bize masadan kalkıp giderken.

“Bunun da bazı şeyleri konuşmaya hiç tahammülü yok. Anladık kalbin kırık, anlat da bilelim o zaman…” Oflayarak baktı Tuana, Belya’nın arkasından ama Belya hiç de içini açabilen bir kız değildi. Yalvarsak da anlatmazdı. Tuana arada bir yalvarırdı zaten… Belya da kalkıp giderdi böyle işte.

“Seninki nerede?”

Başımı kaldırıp Tuana’ya baktım, bir anlığına kafamın içinde kaybolacaktım yine ama beni çekip çıkarmıştı o dipsiz kuyudan. Parmaklarımla oynamaya başladım kucağımda. Tırnaklarımı batırıp duruyordum aslında avuçlarıma. “Benimki kim?”

Tuana hayal kırıklığına uğramış gibi baktı bir an başını yana eğerek, ardından sesli soludu. “Kızım biliyorsun işte kimden bahsettiğimi… Mezun olmuş galiba o bu dönem, öyle diyorlar. Öyle mi?”

Başımı salladım sessizce.

“Eee?”

“Ne eee’si?” Yanaklarımın içini ısırdım. Eğer bu konuyu açacağını bilseydim bu masaya oturmazdım ama öte yandan, nereye kadar kaçabilirdim ki? Önünde sonunda konuşulacaktı. Biz arkadaştık.

“E siz ne olacaksınız şimdi o zaman?”

“Biz vedalaştık,” dedim çantamı da alıp masadan kalkarken. “Benim biraz midem bulanıyor… Zaten evde işlerim de var daha. Sonra görüşürüz olur mu? Sana iyi çalışmalar.” Kaç bakalım Reva. Ama Belya’nın felsefesi doğruysa, sonsuza dek kaçabilirdin seni kovalayan şeylerden… Sonsuz çok da uzun değildi hem, bir insanın ömrü ne kadardı ki şunun şurasında? Hele de kalbi zavallıysa…

Eve döndüğümde ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, banyonun zeminine attığım çarşaflarımı izledim bir süre ellerimi yıkamak için içeri girdiğimde. Ardından çamaşır makinesinin kapağını açtım ve içine sıkıştırmaya başladım ama gerçekten onun gibi kokuyordu çarşaflar ve gözlerim doluyordu. Hatırlatmaması için yapmam gerekiyordu işte. Sabunu ekledim ve çalıştırdım makineyi, ardından yeni çarşaflar serdim yatağıma. Aşağı inip kendime yemek hazırladım. Mutfakta biraz ders çalıştım, kendime ders programı çıkardım bütünlemelere kadar. Yılbaşına ders çalışırken girecektim.

Ama akşam olduğunda temiz çarşaflarımın arasında uyuyamadım. Parıltı’ya veda edememiştim, belki hiç edemeyecektim artık… “Sırrımı tutar o,” diye mırıldandım tavana karşı ama uyuyabileceğimi düşünmüyordum. Uyku ilacımı alalı bir saat oluyordu ama gözlerim fal taşı gibi açıktı, esnemiyordum bile. Karanlık işe yaramıyordu.

Yürüyüşe çıkmak için üzerime bir eşofman takımı geçirip kulaklıklarımı taktım ve mahallede yürümeye başladım ben de. Gracie’nin I Told You Things’ini tekrar çal moduna almıştım ve kaçıncıya dinlediğimi bilmiyordum. “Neden anlamak istemiyorsun? Bundan sonra böyle,” diyordum kendi kendime konuşurken sokakta, biri duysa deli olduğumu düşünecekti ama en azından kulaklıklarım vardı yani telefonla konuşuyormuşum gibi görünüyordu… Bir arkadaşıma tavsiye veriyordum sanki. “Gitti. Bitti. O unutunca bitecek. O unutursa biter işkence.”

Ama ayaklarımın beni nereye taşıdığından habersizdim sokaklarca…

Evinin önündeydim gecenin bir yarısı. Cebimde anahtarı vardı. Ne ara alıp cebime atmıştım çıkmadan önce hatırlamıyordum bile ama cebimi elime atıp çıkardığımda elimdeydi. Aklım oyunlar oynamayı seviyordu bana. Birkaç saat dayanamamıştım bile…

Kilidi çevirip içeri girdiğimde sessiz bir karanlık karşıladı beni. Yutkunarak ışıkları açtım. Mutfak temizdi, bir sepette şarap şişelerinin mantarlarını biriktirmişti daha önce fark ettiğim üzere. Dolabının üzerine asmıştı annesiyle olan çocukluk fotoğrafını… Salonunda, televizyon ünitesinin yanında tahta bir ayaklı raf vardı ve bazı alkollerin şişelerini dizmişti oraya. Kart oyunları, küçük figürler… Sarma sigara için tütün paketi. Sanki buradaydı. Kendi kendimi sorguladım neden dün gece içtiği sigaraların izmaritlerini masanın üzerindeki küllük yaptığım tabaktan alıp çöpe atmadım diye. Neden öyle yapmıştım ki? Saymıştım çünkü, izmaritler on bir tane olmuşlardı. Sanki büyü yapıyordum kendi kendime. Ben böyle ufak oyunlar oynarsam, o değişecekti…

Merdivenlerden yukarı çıkmak istedim ama garaja açılan kapıya ilerledim istemsizce. Kapı kolunu çevirip açtığımda köşedeki lambanın ışığını da açmış, içerideki motorsikletine bakıyordum ihtiyatlı gözlerle. Aynı aletler asılıydı duvarlarda, aynı dağınıklık ve aynı karanlık… Buradaydı. Çok değil, birkaç saat önce belki de… Burada da içinde izmarit birikmiş bir küllük vardı. Alet edevatlarla dolu masasının arkasına bırakılmış büyük bir çerçeve olduğunu fark ettiğimde telefonumu cebime sokup çerçeveye uzandım, o sırada elimi keskin bir şey kesti ve etrafa damlayan kanımla birlikte geri çektim elimi. “Of…” Avucumun yarısı boydan boya kesilmişti. Bir şey sarmalıydım etrafına… Temiz bir şey…

Mutfaktan peçete alıp suyun altına tuttum önce, ardından bir tomar peçete bastırarak elime yukarı çıktım ve banyoda olduğunu bildiğim acil durum kitini kullandım elimi temizlemek için. Canım çok yanmıştı antiseptikle yaranın etrafını temizleyip elimin etrafına bir bandaj sararken. “Senin yaptığının da bundan bir farkı yok,” dedim kendi kendime, aynaya bakıyordum ama gördüğüm onun yüzüydü. “Kes, kanat… Sonra yardım et sarmama, parala kendini iyileştirmek için… İlk yaptığını siliyor mu? Hayır. İnsanlar unutmaz. Unutmamalılar da zaten. Sen şanslısın Hazar,” diye mırıldandım topladığım ilk yardım çantasını yerine bırakırken. “Sen şanslısın ki unutacaksın ve devam edeceksin hayata. Ben burada çürüyecekmişim gibi geliyor.”

Çöp olanları çöpe atıp çıktım banyodan, yatağına bakmadım gözümün ucuyla bile olsa. Aşağı indim yeniden, garaja girdim ve bu sefer elimi kesen keskin aleti kenara ittirip de çıkardım çerçeveyi. Hayır. Bir panoydu bu. Üzerinde notlar vardı, hepsi birbirine bağlıydı. Panoyu masanın üzerine dayadıktan sonra gözlerim kelimelerin üzerinde dolanırken bir adım geri attım. Elim kalbimin üzerindeydi… Sökülüyordu yerinden. Bu sefer gerçekten sökülüyordu.

Bir not kağıdının üzerinde büyük harflerle “Muhtemelen OKB’si var,” yazıyordu, sonra üzerini karalayıp “OKKB’si de var,” diye yazmıştı. “Kesin sabah 5 rutini var ondan kafayı yiyor sabah,” yazıyordu başka bir kağıdın üzerinde. “Şarj aletinin ucundaki ayıcık değerli.” Gözlerim buğulanıyordu. “Yalan söyledim. Onun çatısından manzara daha güzel.” Ama bana gelsin diye, diye yazıyordu altında küçük harflerle. “ARCANE,” yazıyordu bir köşede. “Saçları doğal dalgalı.” Ardından bir köşeye de “Her ayın ilk haftası regl,” karalanmıştı. “Sigara içmiyor,” yazıp üzerini karalamış, altına başka bir kalemle daha sonra “Sigara içiyor arada,” yazmıştı. Bir fotoğrafım vardı panoda. Vesikalık. Cüzdanımda, çantamda taşıdıklarımdan biri… Nereden bulmuştu? Ben mi düşürmüştüm çantamda bir şeyleri ararken?

“Hayır,” diye fısıldadım gözyaşlarımı silerken panonun üzerindeki notlardan birini elime alarak. Tarçınlı kahve mi olur? diye soruyordu. “Olur!” Yırttım notu. “Niye iştahı yok?” sorusunun altında “Besin değeri takıntısı,” yazısını gördüm ve o notu da alıp yırttım o an. “Sana ne! Seni ne ilgilendiriyor?!” Panoyu alıp yere çarptım sonra. Bunları bulmamalıydı. Eğer bunları bulursa… Hatırlamak için mi hazırlamıştı bunu? Kendine hatırlatmak için mi? Ama hatırlamayacaktı. Kimse söylemeyecekti ona hiçbir şey. Sokakta karşılaşsak bile bir gün, iki yabancı gibi geçip gidecektik birbirimizi. “Hayır Hazar!” diye bağırdım panonun üzerindeki her şeyi sökerken. Fotoğrafımı da. “İzin vermeyeceğim bunu bana yapmana!” Her şeyi top ettim elimde buruşturarak, garajın otomatik kapısını açtım ve sokak çöpüne koşturdum elimdekilerle. Hepsini fırlattım içine. Kollarımla sildim gözyaşlarımı. “İzin vermem hatırlamana.”

Öldürecektim bu aşkı içimdeki. Ölmem gerekse bile sonunda.

Yorumlar

12. SON GECE

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.