5. BÖLÜM
“SOYLU SOYTARI”
Baby Nova, Too Pretty For Buffalo
Kalbinizi kıracak bir şey yaptığınızda ya da size yapıldığında, şokun etkisiyle hiçbir şey hissetmeden geçirdiğiniz birkaç gün olur. Bir yakınınızı kaybettiğinizde mesela, evcil hayvanınızı, çok korktuğunuzda ya da travma yaşadığınızda… O birkaç gün hayatınıza devam edersiniz. Sabahın 5’inde kalkarsınız yine, sporunuzu yapar ve kahvaltınızı edersiniz. Duşunuzu alır, haftanın programını gözden geçirip ders notlarını tekrar eder, giyinir ve okula gidersiniz. Kalbinizin kemiği varmış da her atışta kırılıyormuş, kan yerine zehir pompalıyormuş damarlarınıza gibi ritmi bozulur gün içinde ve bir süreliğine hissettiğiniz tek şey budur. Endişe, kaygı ve korku olmalı bu ama hiçbiri değil… Başka bir şey. Bambaşka bir şey. Başka bir kelime bulmalılar bunun için.
Ardından bir öğlen, hayatınızın en önemli etkinliklerinden birine hazırlandığınız otel odasında bulur sizi kaçtığınız tüm hisler.
Dalga geçerler aynada.
“Bilmiyorum,” diye fısıldadım ellerim lavabo mermerinde, bakışlarımı lavaboya eğmiş makyajımı bozmamak için gözyaşlarımı resmen komedi bir şekilde akıtırken. “Bilmiyorum da. Hiçbir şey sorma bana. Hiçbir şey bilmiyorum.”
Odada benden başka kimse yoktu bile. Yalnızdım. Birazdan aşağı inip babamın aracına binmem gerekecekti ve birlikte Adelardi köşkündeki davete gidecektik. Midem ağzıma geliyordu gerginlikten ve sakinleşebilmek için alabileceğim hiçbir şey yoktu yanımda. Zaten olsaydı da, bu kadar boş bir mideyle almak ne kadar doğru olurdu bilmiyordum çünkü birkaç gündür hiçbir şey yiyemiyordum ve sürekli midem bulanıyordu bu yüzden de.
“Biliyor musun inanmıştım, bir anlığına,” diye mırıldandım bu sefer de, sanki bir arkadaşımla konuşuyormuş gibi. “Bir anlığına… Hayal bile kurmuştum.” Telefonumun bildirimlerini kontrol edip duruyordum ama tek bir mesaj, cevapsız çağrı… hiçbir şey yoktu. Telefonumu bu kadar sık kontrol etmek bana ondan bir mesaj gelmesini sağlamayacaktı, emindim bundan; aksine her ekranımı kontrol edişimde sıcak bir kaygı hissi yayılıyordu midemden boğazıma ve başım ağrıyordu. Belki de rahatsız etme moduna alıp çantamın dibine atmalıydım. Her seferinde yalnızca %20 şarjla kullanırsa telefonumu, bu kadar çok kontrol edemezdim. “Nasıl fikir?” Korkunç bir fikirdi bu. Nereden aklıma geliyordu böyle şeyler bilmiyordum.
Ona gitmek istiyordum. Halbuki yüzlerce kilometre uzağında, İstanbul’daydım davet için. Bir magnet gibiydim ona çekilen ve çok güçlü bir manyetizması vardı, kalan bütün boş vaktimi ondan uzakta ülkeler değiştirerek gezsem bile şehrin ona yakın tarafına yürüyecekmişim gibi hep… Saçmalık. “Saçmalık,” diye mırıldandım bu sefer de. “Şu an böyle hissediyor olmanın ne kadar büyük bir saçmalık olduğunun farkında mısın? Nasıl insan ilişkileri kuracaksın sen? Her şeyi bilerek kendini bulaştırmadın mı? Bilinmezliği biliyordun en azından. Biraz sorumluluk al. Biraz sorumlu ol Reva. Biraz dik dur. Bebek gibi ağlayıp durma!”
Oysa tek yapmak istediğim Sil Baştan filmindeki gibi hafızamdan, anılardan onu sildirmekti.
“Alt tarafı birkaç gün, alt tarafı birkaç günü birlikte geçirdiniz. Bu kadar,” diye mırıldandım en son bir peçete alıp gözlerimdeki gözyaşını kurularken. Ardından makyajımı tazelemek için etraftaki eşyalarımı karıştırmaya başlamıştım. Üzerimde bebek mavisi renginde, üst kısmı vücuduma tam oturan bir korse şeklinde uzun bir elbise vardı. Babamın benim için seçtiği ve ölçülerimi öğrenerek yaptırdığı bir elbiseydi bu. Haberi olsaydı bir haftada birkaç kilo verdiğimde, belini biraz daha sıktırırdı tabii…
Saçlarımı düzleştirerek ön kısmını yandan ayırmış ve önlerini sabitlemiştim kulağımın arkasında. Boynumda yine babamın kasadan getirdiği bir elmas kolye vardı ve gümüş rengi açık topuklu ayakkabılar giyinmiştim ayağıma da. Uslu bir kız gibi o davete babamın kolunda katılacak, beni tanıştıracağı prestijli ailelerin oğullarına gülümseyecektim tüm gece ve sohbetleri ilgimi çekiyormuş gibi numara yapacaktım. Belki iyi insanlarla tanışacaktım, gerçekten geleceğim için iyi olabilecek ve ortak paydada buluşabileceğim birileriyle… Ama…
Aması yok. “Ne bu ısrarın? Sen kendine saygısı olan bir kızsın. Bu iş fazla uzadı,” diye mırıldandım bu sefer de taşlı kutu çantamı da alıp otel odasından çıkmadan önce. Saat başı olacaktı birazdan ve babamın aracı gelecekti, geç kalamazdım.
Otelin lobisine iner inmez Ares’ten gelen çağrının ardından kapının önüne çıktığımda, hemen önümden geçip giden pahalı bir spor aracın arkasından durdu Bentley. Arka kapının önünde yalnızca birkaç saniye bekledim otel valesi kapımı açmadan önce, ardından başımı eğerek babamın yanına oturdum elbisemin eteklerinden tutarak. Yere sürtünerek kirlenmesine izin veremezdim gideceğimiz yere kadar.
“Merhaba baba.”
“İyi görünüyorsun,” diyen babamın sesinde memnun bir mırıltı vardı, istemsizce yutkunarak önüme dönmüştüm ve dudaklarımı birbirine bastırmıştım. Mutlu olamıyordum iltifatına, beni nereye götürdüğü göze alındığında… Sosyete ailelerin çocuklarını tanışmaları, kaynaşmaları ve onları birbiriyle nişanlamak için organize ettiği bir davetti bu çünkü, biliyordum. Babamın son yıllarda kurduğu güçlü bağlantılar bize bir davetiye ayarlamış olmalıydı. Madem bu kadar çok istiyordu o niş çemberin içine girebilmeyi, neden annemle bir kardeş yapmamışlardı bana? Şanslarını artırırdı. Elinde sadece kafası kırık bir kızla o kadar da sağlam değildi oturmaya çalıştığı pozisyon.
Bej bir takım içindeydi babam, kahverengi kunduralar ve beyaz bir gömlek giyinmişti. Ceketinin cebinde kırmızı bir mendil vardı. Beyaz saçlarını özenle taramıştı, kalıp gibi duruyorlardı her zamanki gibi. Tıraşını olmuş, sakallarını kısaltmıştı. İyi bir erkek parfümü kullanıyordu.
İstanbul trafiğinin içinden çıkarak daha yukarılara ilerledik uzunca bir süre, şehirden çıkıyormuşuz gibi yol gittik. İstanbul’un ne kadar büyük bir şehir olduğunu unutuyordum bazen ama bir şekilde hatırlatıyordu hayat. Pencereye vuran yağmur damlaları ve sessizlik içinde, babam tabletinden gözlükleriyle Rusça bir makale okuyordu ve ben de kulaklıklarımı takmış geçip giden ağaçları izliyordum; hiçbiri birbirine benzemiyordu.
Bir gitar melodisi kulaklarıma doldu o an, telefonumun ekranında Laurel’in Sun King şarkısı vardı. Bunalmış gibi kulaklık kablomu çektim o an ve sessizlik içinde önümdeki karanlık boşluğa baktım. Babam bana gözlükleri üzerinden bir bakış atmış, ardından önüne dönmüştü bir şey söylemeden neyse ki.
“Annenin seni ziyarete geldiğini duydum.”
Ya da öyle sandım.
Boğazımı temizledim konuşmadan önce. “Evet,” diye mırıldandım aramızdaki içecek bölmesinden bir şişe su alırken.
“Dikkat et, onu sakın elbisene dökme,” diye uyardı babam hemen. Ares dikiz aynasından ne yaptığımı kontrol etmiş, aracın hızını düşürmüştü su içebileyim diye ama babamın lafının ardından açtığım gibi kapattım şişenin ağzını ve yerine koydum.
“Sonra içerim.”
“Seni rahatsız ediyor mu hâlâ?”
Dikiz aynasından Ares’le göz göze gelmeden edemedim. Beni annemin rahatsız ettiğini düşünüyordu ama Barbaros Boratav rahatsız edici davrandığında ve ondan ne kadar korktuğumu söylemek için yanına gittiğimde beni duymazdan gelmişti. Neden sadece işine gelmeyen şeyleri görüyor ve işine gelenlere gözlerini kapatıyordu? İşi de böyleydi. Öyleydi. Babamın yaptığı iş de tam olarak bunu gerektiriyordu aslında, orada öğrenmiş olmalıydı. İşine gelen hayatları kurtarıyordu sadece. Namlusunun ucunda para ve şöhret eden herkesin canını alıyordu.
Güçlü bir adamın sağ koluydu.
Öte yandan Ares, babamın sağ kolu olarak en azından güvenliğim için bir şeyler yapıyordu; mesela lokasyonum yabancı bir yerde olduğunda kontrol ediyordu yakınlardaysa. O yakında değilse, illa yakınlarda birini tanıyor oluyordu. Bütün bunları emir aldığı için yaptığını biliyordum ama bir keresinde annem ağlarken ona peçete uzattığı için, babamın aksine kalbinde merhamet olduğunu da biliyordum. Ya da diyet yaptığım yıllarda mutfaktan yemek aşırdığım gecelerde beni babama ispiyonlamadığı için…
“Ben senin tarafında değilim, küçük. Sakın beni yanlış anlama, yalnızca babanın emirlerini yerine getiren bir emir kuluyum,” demişti bir keresinde ve tam da bu yüzden ondan korkuyordum aslında ama yine de…
“Annem beni rahatsız etmiyor baba,” diye mırıldandım kucağımda birleştirdiğim ellerimle oynarken.
“Beni ediyor. Seni nasıl etmesin? O kadının kendi kızını yararına kullanacak kadar sinsi ve kahpe olduğunun farkındasın Reva, kendini kullandırtmayacağını umuyorum seni doğuran kadın olsa dahî.” Babam gözlüklerini çıkarıp kutusuna koymuş, tabletini ise aracın gözüne bırakmıştı o an. “Döndü diye tahmin ediyorum artık İstanbul’a.”
Sen döndün ya, o da döndü tabii, diye düşünmeden edemedim o an. “Sadece iyiliğimi istiyor.” Yalan. Sadece babamla yeniden bir araya gelmek istiyordu ya da daha kötüsü… Onun iyi tarafında olmak, ona yaranmak istiyordu. Bu şekilde sevileceğini düşünüyordu. Hastalıklı olan kısmı buydu sevgisinin.
Biliyor musun Hazar, hastalıklı bir sevgiye sahip bir annenin ellerinde büyürken öğrendiğim ilk şeydi yalan söylemek ve bir şeyleri saklamak. Yalnızlığımdan başka kimsenin yanında güvende olmamayı ise babamdan öğrendim, bir şekilde… Ve birkaç kırıntı sevgimi de sana harcadım galiba. Bu yüzdendir belki de ısrarım.
“Saf kızım… Nazlı sadece kendi iyiliğini ister, hâlâ fark edemedin mi?”
“Neden böyle biriyle evlendin o zaman?”
“Senin için,” diye yanıtladı babam o an beni. Gözlerini üzerime çevirdi omzu üzerinden ve yüzümü incelemeye başladı santim santim. “Nazlı sana ne anlattı bilmiyorum ama eminim bilerek hamile kaldığını söylememiştir. Bana doğum kontrol hapı kullandığını da söylemişti ve prezervatifi kendi takmıştı o gece, keskin tırnaklarıyla deldiğini fark edemedim bu yüzden. Daha dikkatli olmamanın cezasını dokuz ay boyunca her gün ödediğim için bu kadar ince iş yapıyorum artık gerçi, inanılmaz bir ders oldu bana.”
“Neden aldırmadınız beni?” Sertçe yutkundum. Sorduğum soruya bak… “O zamanlar bile annemi kürtaja ikna edebilecek kadar güçlü ve nüfuzlu bir adamdın. Ailen arkandaydı. Annem avucunun içindeydi.”
Seslice bir nefes vererek önüne döndü o an babam, bu sohbeti gerçekleştirdiğimize inanamıyordum ama öte yandan hep en beklenmedik anlarda itiraf ediyordu bir şeyleri, günün asıl olayının gazını almak istercesine. Alışmıştım bu alışkanlığına. “Düşündüm de… Çocuk istemiyor değildim. Fırsat bu fırsat, evlenerek birkaç yıl aile babası rolüne büründüm. İşlerim yolunda gitti. Kolumda güzel bir kadın, kucağımda kendi kanımdan canımdan bir evlat vardı; saygıdeğer her iş insanı aile babasıdır. Bir adam daha ne ister?”
Böylece boşandığında kimse denemediğimi söyleyemeyecekti. Babamın her zaman bekâr kalması gereken, ilişki insanı olmayan biri olduğunu biliyordum; annem bunu görmezden gelerek peşinden koşmuş ve bir çocukla yola getirdiğini düşünme hatasına düşmüştü… Bedelini şimdi hepimiz ödüyorduk.
Fragmanı mıydı bu Hazar’la ilişkimin?
Ama o…
Ama o, ne? Toz konduramadığın üzerine, üzerine dünyanı yıktı bir gecede.
Ama aptal olan bendim. O yüzden sorun yoktu. Bir daha yapmazdım bu aptallığı, olur biterdi değil mi? Zaten hayat derslerden ibaretti. Dersini alır ve yoluna devam ederdin. Ağlar sızlar, neyse ne… Yoluna devam ederdin. Devam ederdin. Bana, vaktime ve hislerime değer veren; ilişkimiz konusunda net ve ayakları yere sağlam basan biriyle birlikte olmalıydım ben. Bunu ilk günden beri bilerek bir belkinin peşinden koşmak ve denemek kötü bir şey değildi.
“Sana içeride nasıl davranman gerektiğini tekrar etmeme gerek yok, değil mi Reva?”
Sarmaşıklarla ve aydınlatmalarla kaplı, bir ormanın tepesinde, korkunç büyüklükte bir köşktü burası. Boğazımı temizleyerek doğruldum filmi camlardan bile ışıltısı gözlerimi alan bahçeye girdiğimizde demir kapıların ardından. Sırası gelen aracın kapıları karşılayan takım elbiseli adamlar ve kadınlar tarafından açılıyordu ve bu şekilde ilerliyorduk.
Babama suratımda bir cici kız gülümsemesiyle baktım o an. “Merhaba, ben Reva Nadas. Memnun oldum,” dedim sahte bir neşeyle elimi uzatarak, el sıkışmak için değil; elimin üzerini uzatıyordum. “Kokteyller konusunda pek iyi değilim, seçmeme yardımcı olabilecek misin? Bu arada terasın harika bir manzarası olduğunu duydum. İkincisi sınıf Tıp öğrencisi olmamın yanında mezun olduğum sene tüm yazımı Harvard Hukuk programında geçirmiştim bu yüzden sohbetinizi biraz dinlemiş oldum, katılmamın bir mahsuru yoktur umarım.”
Bu ben değildim. Başka biriydi. Babasının kızıydı bu. Babasının kızı olduğu için de, babamın dudaklarını memnun bir tebessüm sarmaladı o an ve ben bir dakikalığına küçük bir kız çocuğu gibi hisseder oldum. Bir gece, babamın iş seyahatinden geleceğini ama geç geleceğini bilerek uyumuş numarası yapmış ve anahtar sesine yalınayak inmiştim merdivenlerden… Annem yoktu evde. Babam da yalnız gelmemişti zaten.
Kendi hastalıklı sevme yöntemiyle açık bir ilişki yaşadığı ama hayatında hep var olan bir kadın vardı. O kadın olmasaydı da babam yine çapkın olsaydı, muhtemelen annem bu kadar takıntılı bir hâle gelmeyecekti ama o kadın vardı.
Önünde geniş, dairesel bir avlu uzanan dev bir malikâneydi burası; köşk falan değildi. Evi çevreleyen budanmış ağaçlar, koyu yeşil çalıklar, taş yollar ve eski tarz fenerler vardı. Neredeyse üzerimize çökecekmiş gibi duran fırtına bulutlarının altında ardı ardına tutulan siyah şemsiyelerin altından, yere serilmiş bir İran halısının üzerinde ilerledik içeriye ve salona girmeden hemen önce koluna girdim babamın. Bu geceyi ağlamadan atlatırsam her şeyi başarabilirdim.
Masamıza doğru ilerlerken bir iş arkadaşıyla karşılaşan babam, ayaküstü beni adama takdim ettikten sonra kokteyl masalarından birine ilerlememi söylediğinde kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak garsonlardan birinin tepsisinden bir kadeh şampanya almış ve babamı beklemeye başlamıştım. Elbiselerinden gözlerimi alamıyordum kızların, güzellik yarışmasından ya da podyumdan fırlamış gibiydi her biri… Ve hepsi bir gruba mensup gibi kendi aralarında toplanmışlardı. Erkeklerin de altta kalır yanları yoktu. Buraya ait değildim. Pek az insan tanıyordum ve buradakiler olmasa bile, normalde de insanlarla konuşacak konu bulmakta zorlanırdım.
“Şuradaki kravatsız kazanovayı görüyor musun?”
Şampanyasından bir yudum alırken yanıma ilerledi babam, başıyla o kadar hafif bir işaret etmişti ki çarprazımızdaki erkek grubuna doğru neredeyse anlamayacaktım neyi kast ettiğini ama biliyordum. Gündeminde kimlerin olabileceğini biliyordum.
“Tayga Vasilyev,” diye mırıldandım bakışlarımı önümdeki masaya çevirerek.
“Normalde İtalyanlar ve Ruslar bir araya gelmezler ama yakın zamanda aralarında ateşkes imzalandı, bu ateşkesin insanlar üzerinde etki yaratması için de tabii gözleriyle görmeleri gerekiyordu… O yüzden burada. Sakın kendine bir eş aradığını düşünme, onun gibi bir çocuğun eşe ihtiyacı yok. Onu güçlü gösterecek bir manken lazım sadece ona kolunda. Bu konuda yardımcı olabilirsin ona.” Babam bana bakmıyordu, gözleri etrafta geziniyordu ve oldukça kısık sesle konuşuyordu ama kelimeleri bir şekilde kulağıma doğru yolunu buluyordu. “Tabii bu fazla hayalî olur ama hayal kurmak iyidir. Hemen yanında Lodos Adler var. Daha önce bu soyadını duymamış olamazsın, Roman Vasil Adler’in biricik erkek kardeşi kendisi. Kimlerle çalıştığımı biliyorsun değil mi Reva? Roman’dan bir iş almak bile insanın hayatını kurtarır bu piyasada, hele ki kardeşinin gönlünü çalabilmek…”
İkisi de oldukça korkunç görünüyorlardı. Sert, korkusuz, umarsız, duyarsız, soğuk ve yakışıklı… Hazar gibi. Böylelerinin gönlünü çalamazdın, Tayga Vasilyev örneğinde verildiği gibi kollarında onları güçlü gösterebilecek ve her türlü saygısızlıklarına boyun eğmen gerektiği bir maşaya dönerdin sadece. İçi boş bir kabuğa… Tıpkı annem gibi.
“Maalesef ki bu üçlü arasından en ulaşılabilir seçenek olan Gazel Hanvezir çoktan Vasilyev vârislerinden Talya ile evli, Tayga’nın kuzeni. Hatta bir bebekleri var,” diye mırıldandı babam memnuniyetsizcesine. Bahsettiği kişi burada değildi.
O an, Tayga’nın Lodos’a göz devirerek yanlarından geçen garsona doğru bir kadeh daha almak üzere hareketlendiğini gördüğümde masaya eğilmiş, daha önce Tayga’nın cüssesinden dolayı göremediğim kişiyle göz göze geldim; kapıdan girdiğim andan beri kimseye bakmamaya çalışırken gözlerim bir yapbozun eksik parçasını yerine oturtuyormuş gibi kilitlenmişti onlarınkine. Kehribar. Aniden bu ihtişamlı salonda oksijen kalmamıştı. Aniden ellerim ve ayaklarım karıncalanmaya, dizlerim birer çubuk kraker gibi hissettirmeye başlamıştı. Ne olduğunu bilmiyordum bana, sanırım panik atak geçiriyordum.
Üzerinde siyah bir gömlek, siyah bir ceket vardı ve cebinde ise sarı renkli bir mendil… Güneş gibi görünüyordu bu hâliyle. Sanki arkasından doğacaktı hemen… Bu nasıl oluyordu? Nasıl böyle hissettirebiliyordu?
Ama bunu ben yapıyordum kendime. Onu kafamın içinde öyle bir yere konumlandırmıştım ki… Öyle bir itibar vermiştim ki ona… Öte yandan, konuşmamıştık bile o sabahın ardından. Neler olduğunu bilmeden kafamda kuruyordum. Belki de sadece sakinleşmeliydim. Sakinleşmeli ve konuşmalı…
Hazar beni gördüğünde suratındakini muzip tebessüm silinmeye başlamıştı ki doğruldu, tam o sırada Tayga ve Lodos yeniden açımı kapattılar.
“Ona bakma.”
Elektrik çarpmışçasına döndüm babama. “N-neden?”
“Ve sakın bir daha kekeleme. Burada saygısızlık olarak algılanır.”
“O neden?”
“Çünkü Talya Vasilyev bir zamanlar kekemeydi ve İtalyanlar, Vasilyevlerle dalga geçmek için kekeme numarası yaparlardı. O zamandan beri kimseninki kulağa samimi gelmez, hoş karşılanmaz,” diye açıkladı babam. Ardından bakışlarını Tayga’yla Lodos’un sırtlarının kapattığı spesifik birine çevirdi, onu kast ediyordu. “Hazar Mers’maar’a bakıyordun Reva, o olmaz. Ona bakma. Onunla tanışmayacaksın bile.”
Kaygı ve stres balonu patlamış gibiydi karnımın orta yerinde, kaynar akıyordu sanki kanım damarlarımdan aşağı. Hazar’ın burada ne işi vardı ve babam onu nereden tanıyordu? Soyadı gerçekten Kutlu değil de, Mers’maar mıydı? Nereliydi ki?
“Babacım, o kim?”
Şampanyasının kalanını içtikten sonra masaya neredeyse sert bir şekilde çarpıyordu babam, masamıza doğru gelen bir başka tanıdığına sahte bir samimiyetle gülümseyerek hemen yanına katılacağını söyledi ve onlar masayı terk ettikten hemen sonra bana ters bir bakış gönderdi. Hemen önüne dönmüştü. “Ailesi, denizci. Kötü bir itibarları var. Kötü derken, lanetli. Soyları kuruyor. Uğursuzluk getirdiğine inanılıyor.”
“Kimin?” Hazar’ın mı?
“Kökünün,” diye mırıldandığını duydum babamın.
“İşine yaramazdı yani.” Fazla açık konuşuyordum.
O an, babamın omzunun üzerinden bana dönerek bir bakış attığını görene dek alayla; gergindim. Neyse ki dudakları kıvrıldı. “En çok o işime yarardı aslında, biliyor musun? Bağlantıları inanılmaz. Zaten itibarına rağmen o çocuklarla takılmasının en büyük sebebi arkasındaki güç… Birçoğunun katılmaya götünün yemediği bir teşkilatta eğitim alıyor diye fısıldadı kuşlar kulağıma. Eğer birazcık aklı varsa Nadas soyadından uzak durur ama, yazık oldu. Neyse.”
Bir cık sesi yankılandı o an kulaklarımda. Kafeteryaya gitmiştim geçen haftaki, yani aklım… Sanmam çünkü bir kuzenin yok. Tek çocuksun. Annen ve babanlar da öyleydi, diyişi Hazar’ın… Ayrıca tebrikler, direkt inkâr etmek yerine beş saniye içinde bir kılıf buldun. Bu da seni ailenin geri kalanından kıl payıyla daha akıllı yapar.
Kimse ailemi bilmezdi ama Hazar… Hazar bir şeyleri biliyordu.
Ailem hakkında hiçbir fikrin yok, demiştim ona. Var, demişti bana. Mümkün değil, demiştim. Nasıl olsundu? Neden olmasın, demişti bana. Onu ciddiye almalıydım. Onu ciddiye almalıydım, hele de Kovuk’taki olaydan sonra. Burada ortaya çıkması, sosyeteye özel girilmesi zor bir davette… Üstelik babamın önlerinde gömlek iliklediği Vasilyevlerle takılıyordu. Demek ki yakınlardı. Demek ki derin sularda yüzmüştüm gerçekten de bir kulaç atmayı bile öğrenmeden daha.
“O zaman neden ona bakma diyorsun?”
“Sen biraz fazla mı soru sormaya başladın Reva? Hayırdır, çeke çeke ilgini o dallama mı çekti?” Babamın sinirlenmeye başladığını hissediyordum sesinden, üstelik bana yine omzunun üzerinden bir bakış atmıştı kanımın çekildiği. Önüme dönüp sessiz kalırsam cevabımı alacağımı da biliyordum ama… O yüzden şampanyamdan bir yudum alıp boğazımı ıslattım ve bekledim sadece. Babam, bir başka iş arkadaşı ve eşiyle tokalaşıp beni onlara takdim etti bu sırada.
Ama cevabım hiçbir zaman gelmedi.
Yerine, Barbaros Boratav ve babası Bora Boratav geldi. İnanılmaz isimler, biliyorum.
Üzerinde siyah bir takım vardı Barbaros’un, gri bir gömlek giymişti içine. Esmer tenine hiç yakışmamıştı. Kravat taktığı için bunaldığını sürekli boynunu çekiştirmesinden anlayabiliyordum ya da pis bir insan olduğu için terlemiş ve kaşınıyordu işte… Babası tam tersiydi. Yaşına göre tıpkı benim babam gibi genç gösteriyordu, sabahları koşuya çıkıp akşamları ağırlık kaldırdığı ve her türlü sporu yaptığı, onu dinç tutan bir rutini vardı Bora Bey’in. Belki de oğlunun aşağılık kompleksi geliştirmesinin en büyük sebebiydi kendisi ama bunu göremeyecek kadar egoist ve ayrıca faşistti.
“Nedim… Reva! Sizi burada görmek ne kadar güzel, ah,” dedi Bora Bey ellerini açarak heyecanla yanımıza yaklaşırken, hemen arkasından ilerliyordu Barbaros. “Gözüm gönlüm açıldı, bu ne asalet böyle…” Ben bir şey diyene kadar elimden tutmuş, beni masanın arkasından çıkarmış ve etrafımda döndürmüştü bile kolumu kaldırmamı sağlayarak tuttuğu elimle. “Reva giderek biricik annesi Nazlı’nın gençliğini andırıyor, bu gidişle annesinin tacını alacak demedi deme Nedimcim…”
Bora ve babamın üniversite zamanlarından tanışıklığı olduğunu, annemin o zamanlar ülke genelinde düzenlenen bir güzellik yarışmasında birinci olduğunu ama gelen oyunculuk ve modellik tekliflerini reddederek Tıp’tan mezun olduğunu ve kariyerine bu alanda devam etmeyi seçtiğini biliyordum ama ne zaman Bora Bey, annemden bahsetes bir kinaye hissediyordum sözlerinde. Sanki… Sanki babama oynuyordu annem üzerinden.
“Şımartacaksın kızımı Bora,” diyerek kestirip attı o an babam, Bora Bey’in oltasını ucundaki yemle birlikte denize ve kısaca sarıldılar. Babam direkt Barbaros’a dönmüş, elini uzatmış ve onunla da tokalaşmıştı. “Neler yapıyorsun bakalım Barbaros? Nasıl gidiyor şantiyede işler?”
“Alışmaya çalışıyorum Nedim amca ya,” diye cevapladı onu Barbaros, gözleri benimle babam arasında gidip gelirken. Bakmadan duramıyordu her zamanki gibi. “Siz sıkıcı iş sohbetinize başlamadan ben Reva’yı alıp daha sakin bir yere sohbete mi götürsem? Arayı kapatırız. Etraf kurtlar sofrası.”
Kurtlar sofrası derken Tayga Vasilyev ve arkadaşlarının olduğu masayı işaret etmişti kafasıyla. Bir bilseydi…
Babamın hayır diyeceği yoktu tabii, kolunu belime dolayıp yalandan bir öpücük bıraktı yanağıma ve “Kızıma iyi bak Barbaros,” diye tembihledikten sonra beni Barbaros’a doğru yönlendirdi. O an Barbaros aç gözlerle izliyordu ona yaklaşan suratımı, benimse midem kaynıyordu içimde yalnızca onu gördüğümde hissettiğim bir bulantıyla. Kurbanlık bir koyun gibi satıldığımı hissediyordum ne zaman babam ve Boratavlar yan yana gelse.
Bir başkasıyla tanışsam burada, bir başkasıyla ilerletsem işleri kurtulurdum bu aileden de ama ne zaman başka birinin düşüncesi gelse aklıma kalp ritmim değişiyordu ve anksiyete pompalıyordu sanki kalbim damarlarıma, kan yerine. Bir başkası? Düşünemiyordum bile. Eskiden herhangi biri olsa olurdu, umrumda değildi kiminle evlenip bir aile kuracağım ama artık umrumdaydı.
“Çok güzel görünüyorsun,” diye fısıldadı Barbaros kulağıma eğilerek, tam da Hazar’ın da olduğu masanın yanından geçerken. Ona bakmamıştım çünkü bakışlarım yerdeydi, zaten sırtı dönüktü bize… Yanından geçtiğimi bile görmeyecekti. Belki de böyle olacaktı bundan sonra. Denk gelsek bile birbirimize değmeden geçip gidecektik birbirimizin yanından.
Katlanamıyordum. Nasıl bu kadar çabuk kanıma girmiş olabilirdi? Bunu araştırmam gerekiyordu. Bunun bir daha olmasına izin vermemem gerekiyordu. Biriyle daha böylesine güçlü bir bağ kurup ertesi gün hiçbir anlama gelmediğini onun için fark edersem hayatım kayardı. Şimdiden bütün düzenim bozulmuştu bile. Artık geceleri uyuyamıyor, yemek yiyemiyor, hiçbir şey yapmak istemiyordum. Çalıştığım notlar kafamın içine girmiyordu sanki. Dikkatim her yerde ve hiçbir yerdeydi.
Belya’nın bahsettiği bu muydu başından beri?
Tayga’nın sürekli omzunun üzerinden dönüp baktığı tarafta, etrafındaki kalabalık hiçbir zaman eksik olmayan, kumral saçları sarıya kaçan bir kız olduğunu fark ettim o an. Barbaros neyden bahsediyordu bilmiyordum ama dikkatim dağılmıştı.
“Aslında gelmeyecektim ama sonradan katılacağını öğrendiğimde hemen bir stilist çağırdım ve saatler içinde hallettik. Nasıl görünüyorum?” diye sordu Barbaros, içkilerin servis edildiği ışıklı bar kısmına yaklaştığımızda kollarını açarak etrafında bir tur dönerken. Berbat görünüyordu. “1’le 10 arasından puanla beni, hadi.”
Biri beni öldürsün.
“Gri gömlek kimin fikriydi?” diye sordum o an tebessümümü diri tutmaya çalıştığım, maskenin altında beş karış olan suratımla.
“Sen,” dedi bir an Barbaros, çok doğru bir noktaya parmak basmışım gibi işaret parmağını suratıma doğrultarak. O an yanağıma dokunacaktı ki teni tenime değmesin diye sahteden öksürmeye başladım bir anda. “Aman aman, aman kızım dikkat et…” Barmenlerden biri direkt bir bardak su bıraktı tezgâhın üzerine, Barbaros’sa sudan bir yudum alarak aklınca kontrol ettikten sonra bana uzattı bardağı. “İç iç.”
Kusacaktım. Olacak olan buydu.
“Geçti geçti, sağ ol teşekkür ederim,” diye mırıldandım suyu elinden alıp tezgâha geri bırakarak o an, fark etmişti içmediğimi ama dikkatini dağıttım hemen. “Eee, gömlek diyorduk?”
“Ha, evet… Stilist antrasit giydirecekti. Öyle planlamışmış. Bu zevkle nasıl stilist olmuş anlamadım zaten, giydiğim gibi çıkardım üzerimden ve gri olanı geçirdim. Kavrulmuş tenimle daha uyumlu oldu böylece. Sende de ne göz var Reva… Hemen fark ediyorsun ayrıntıları. Ben zaten yanımda böyle bir kadın isterim…”
Ben yanımda erkek bile istemiyorum ki yanıma yakıştırdığımdan bahsedeyim. Bir süre Barbaros’un bir konudan diğerine atlayarak tükürüklerini saça saça konuşmasını dinledim, ardından yeterince dinlediğimi ve gitme vakti olduğunu fark ederek tuvalet için izin istedim ondan. Bana bir üst kattaki koridorda misafirler için ayrılan tuvaletlerin olduğunu söyledi ve eşlik etmeyi teklif etti ama saniyeler içinde bunun yerine barda kalıp bize iki güzel kokteyl yaptırması gerektiğine ikna etmiştim onu. Neyse ki ona avucunun içinde olduğumu düşündürdüğümde istediğimi rahatlıkla yapabiliyordum, o kadar salaktı.
Elbisemin eteğini toplayarak dikkatli adımlarla çıktım kırmızı bir halı serilmiş, geniş merdivenlerden; fikrimi değiştirmiştim, burası bir saraydı köşk falan değil. Ne zaman başımı kaldırıp baksam başka bir tablo devasalığı ve altın varaklarıyla ilgimi çekiyordu, üstelik merdivenlerin başlarında ve salonun bir çok yerinde oyma aslan figürleri de vardı.
Misafir tuvaletinin büyük, üç lavabo ve üç kabinli adeta elit bir restoranın tuvaleti gibi dizayn edildiğini fark ettiğimde bir an nerede olduğumu idrak etmekte güçlük çektim ama içerideki kızların sadece makyaj tazelediğini fark ettiğimde kendimi boş kabinlerden birine atıp klozetin kapağını kapatarak üzerine oturdum. “Sakin ol. Güzelsin. Kimse sana bakmıyor. Elbisen güzel. Makyajın akmıyor. Sürekli kontrol etmene gerek yok. Saçın da kabarmıyor, burası sıcak bile değil ve fön çektikten sonra bir dolu sprey sıktın kafana, nasıl bozulsun kızım?..”
Yüzümü ellerimin arasına almış ve eğilmiştim yere, kabinin kapısından geçip gidenlerin ayaklarının gölgelerini izliyordum kendimi sakinleştirmeye çalışırken fısıldadığım sözlerle. “O geri zekâlıyla evlenmektense sonsuza dek Hazar’ın kölesi olurum daha iyi. En azından keyif alırım—“ Elimle ağzımı kapattım o an sesli söylediğim şeyin farkına vararak. “Ne diyorsun, aptal? Ağzından çıkanlara dikkat et. Ya gerçek olursa? Of. Of!”
Kafamın içinde kaybolmak üzereydim yeniden ve buna izin veremezdim. Babam yokluğumu fark ederdi, daha fazla kapalı kalamazdım bu kabinde de… Ne kadar zaman geçmişti? Bir saat mi? Neden geldiğimden beri vakit bir türlü geçmiyordu? Bu geceyi bir an önce atlatıp kendi evime, okuluma, derslerime, yatağıma dönmek istiyordum geri…
Derin bir nefes aldım kabinden çıkmadan hemen önce. Kilidi çevirmiştim, ardından dışarıya adımladım; aynadaki silüetimle göz göze gelmiştim o an ve tam bir soytarı gibi sırıtacaktı bana ki hemen ardımdan yanımdaki kabinden hayatımda gördüğüm en güzel kızlardan biri çıktı. Bej, derin yırtmaçlı, üzerine taşlar işlenmiş harika bir elbise vardı üzerinde ve yeşil gözlerini ortaya çıkaracak, şeftali tonlarında parıltılı bir makyaj yapmıştı güzel yüzüne. Sarıya kaçan kumral saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu, bu Tayga’nın üzerindeki bakışlarını yakaladığım kızdı. Parfümünü daha önce kokladığımı düşünmüyordum bile ama aldığım en orijinal kokulardan biriydi.
Tuvalette birkaç kız kalmıştı sadece, bir de o ve ben.
O an, omzunun üzerinden dönüp bana baktı. Suratı ben tehlikeyim diye bağırıyordu resmen, yakın zamanda gülümseyecek gibi görünmüyordu. “Çok konuştuğunu daha önce sana söylediler mi?”
Yutkundum. Her şeyi duymuş muydu?
Bir şey söylemeden ellerini yıkamak için lavaboya yaklaştığında, ben de bir an önce kendime gelebilmek adına yanındaki lavabonun musluğunu açtım ve soğuk suyun altına tuttum ellerimi. “Duydun mu?”
“Tabii ki. Neyse ki ben duydum, şu arkadaki salaklardan biri duysaydı muhtemelen çoktan salonda dedikodun dönmeye başlamıştı bile.”
“Hangi geri zekâlıdan bahsettiğimi nasıl—“
“Evleneceğin geri zekâlı mı? Sabahtan beri Barbaros Boratav’la sohbet ettiğini herkes gördü. Ayrıca bilinen tek Hazar, Mers’maar olan ki onun kölesi olmandan bahsetmen falan…” Cık cık’ladı onaylamıyormuşçasına. “Senin kadar güzel ve akıllı bir kıza yakıştıramadım onu Reva. Onu bırak. Sen sadakat ve saygıyı hak ediyorsun. O çocuk sadece enkaz bırakır dokunduğu kızlarda.”
“Sen?”
“Sare,” diye mırıldandı yıkadığı ellerini kurulamak için bir peçete aldıktan sonra bana dönerek. Beni nereden tanıdığını bilmiyordum ama ben de onu tanıyordum. Sare Adelardi’ydi bu kız. İnternette çok popülerdi güzelliğinden dolayı. Ayrıca Dante Adelardi’nin en büyük kızıydı, Anton adında itibarı korkunç bir abisi vardı. Nasıl tanıyamamıştım?
“Beni nereden tanıyorsun?”
“Evime gelen misafirlerin hepsini tanırım. Tanımıyorduysam da tanışırım,” diye açıkladı Sare. Ardından peçeteyi çöpe atıp karşıma dikildi. “Şimdi,” diye mırıldandı beni baştan aşağı süzerek, derin bir nefesle gözlerini kısarken. “Kesinlikle sorun yok. Neden gerildin anlamadım? Elbisenin kesimi harika, belinin inceliğini ortaya çıkarmış ve göğüslerini güzel taşıyor korsen. Bebek mavisi cildini inanılmaz göstermiş; koyu kahve saçların, kaşların ve gözlerinle muazzam bir uyum içinde. Bakayım ayakkabılarına?”
Bir an eteğini kaldırdım refleks olarak, gümüş taşlı topuklularımı gösterdim. Sare’nin ağzı iki saniyeliğine açık kaldı, gözleri büyüdü. “Bunlar Vintage Dior mu? İnanılmaz!”
“E-evet,” diye mırıldandım yutkunmadan hemen önce. “Modayla ilgilisin sanırım?” Çünkü ben değildim ve bunlar annemin ayakkabılarıydı, üzerindeki markayı da okuyabilmiştim tabii alfabeyi bildiğimden…
“Tabii ki, deli misin?” Kollarını göğsünde birleştirdi Sare. “Bence ihtiyacın olan tek şey rahatlamak için biraz içki. Çok değil, azıcık.”
Ama benim aklımda dönenler çok başkaydı. Etraftaki kızlar duymasın diye bir adım daha yaklaşarak fısıldarcasına konuştum onunla. “Hazar’ın tanıdığından mı öyle söyledin?”
Sare başını iki yana salladı. “Hayır. Ama o Tayga Vasilyev ve tayfasından çıkan herhangi birinden hayır gelir mi sence?”
Gelmezdi. Bilseydim…
“Bu arada,” diye mırıldandı Sare o an yanımdan geçip gitmeden önce, yüzümü inceliyordu. “Saçların sanırım normalde dalgalı, eminim çok yakışıyordur ama biraz uçlarından kestir. Düzleştirmekten kurumuşlar. Yüz yapın elit ama yumuşak duruyor, daha az makyaj yap. Tavsiye yani. İster al ister alma.” İşaret parmağını göğsüme doğrulttu ardından ve fısıldadı. “Ve o geri zekâlılardan uzak dur. İkisinden de.”
Yani Barbaros’tan da, Hazar’dan da. Harika.
Sare yanımdan geçip gittikten hemen sonra ellerimi lavaboya yaslayarak başımı eğdim ve nefes aldım birkaç kez derince. Açık sözlü oluşu özgüvenindendi, henüz tanıştığı biriyle istediği şekilde konuşmaktan çekinmiyordu. Onun kadar güzel ve popüler bir kızın bir başkasını aşağıya çekmek için bu kadar gerçekçi tavsiyeler vereceğini ve methiyeler dizeceğini düşünmüyordum, üstelik Belya’ya benzetmiştim onu. Belya da daha iyi olacağını düşündüğü bir şey. varsa üzerimde fikrini açıkça söyler, gocunmazdı.
“Onu dinleme.”
Neredeyse sıçrıyordum, topuklularının sesini duymamıştım bir an yanıma gelen kızların. İki kişiydiler. Birinin üzerinde demode bir ceket-etek takımı vardı, diğeriyse fazla makyaj yapmıştı ve biraz fazla Kleopatra enerjisi veriyordu, pek de iyi anlamda değil… “Nasıl?” diye sordum boğazımı temizleyerek doğrulurken karşılarında. Tuvalette yalnızca üçümüz vardık artık.
“Her ne söylediyse, bir çıkarı vardır mutlaka ondan konuşmuştur seninle. Sevgilinle ilgili konuşuyordunuz sanırım. İnsanların erkek arkadaşlarını ellerinden almada bir numaradır, böyle birinden tavsiye almak istemezsin.” Demode olan fazla mimik kullanıyordu kollarını göğsünde birleştirmiş, Sare’nin arkasından konuşurken.
“Ve ellerinden almak derken, biraz yumuşak konuşuyor Parıl,” dedi fazla makyajlı, esmer olan. İkisi de kollarını göğsünde birleştirmiş, aynı tavırla bakıyorlardı gözlerimin içine. “Ayartmak kelimesinin daha doğru bir kullanımı olur bu cümlede, emin ol.”
“Ayrıca saçların dümdüzken harika,” diye ekledi adının Parıl olduğunu öğrendiğim kız.
“Ve bebek mavisi yerine lacivert giyseydin daha da patlardı güzelliğin.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Lacviert giymek, özellikle böyle bir davette tehlikeliydi çünkü Vasilyevler lacivert giyerdi. Adelardi ailesi yeşil… Ama Sare bir başkaldırı gibi böyle önemli bir günde bej rengini tercih etmişti. Parıl’ın üzerinde ise yoğun yeşil işlemeli bir takım vardı. Parıl acaba Sare’nin meşhur üvey kardeşi olabilir miydi?
“Teşekkürler, kızlar. Müsaadenizle,” diye mırıldandım boğazımı temizleyip yanlarından geçip gitmeden önce. Sare’nin doğal bir enerjisi vardı ama bu kızların bizi dinleyip o gittiğinde arkasından gelerek söyledikleri pek de samimi hissettirmemişti, üstelik Sare de herkes gibi Hazar’ı kötülemişti; bunda bir çıkarı vardıysa bile herkesin yaptığını yapıyordu.
Hazar’a herkesin yaptığını yapıyordu. Tüm bu dedikodular, kötü itibarı… Halbuki onun yanındayken hiçbirine inanmıyordum, hiçbiri aklıma gelmiyordu. Gözlerimin içine bakıyordu ve dünyam dönmeye devam ediyordu, onu yeniden görene dek duruyordu ardından…
Koridorda soldan giderek merdivenlerden ineceğim yerde, dalgınlıkla sağa saptığımda hızlanmak adına elbisemin eteğini tutarak dönecektim ki karanlığın içinden bir kırılma sesi geldiğini duydum ve adımlarım durdu. Bir şey kırılmıştı. Bu katın misafirlere açık olduğunu düşünmüyordum, yalnızca tuvalet için sol kısım kullanılıyordu. Zaten loş aydınlatmasından ve kapalı kapılardan da belliydi, ama…
Merakıma yenik düşerek yavaş, sakin adımlarla ilerledim sesin geldiğini düşündüğüm kapıların yakınına. Bir, iki, üç, dört… Beş, altı, yedi… Yedinci adımımı atmış, yine kemik kırarcasına yoğunlaşan kalp atışlarımı saymayı bırakmıştım ki hemen önünde durduğum kapının açılacağını hissettim ve şokla dönerek kaçmak için resmen bir metrelik bir adım attım geriye ama saçlarımda hissettiğim acıyla geriye sürüklendim. Saniyenin onda biri geçmiş miydi bile ki dengemi kaybetmek üzere, savsak adımlarla savruldum bir odanın içine. Aynı andaydı; kapının çarparak kapandığını duydum, terli bir vücuda yaslandı sırtım çünkü saçlarım parmaklarının arasında tutsaktı ve alkol kokan nefesini boynumda hissedebiliyordum. Boynumda ayrıca, kırık bir şişe başının keskin camını da hissedebiliyordum. Burası devasa rafların olduğu, büyük bir çalışma odasıydı ve karşıma dikilenlerse Tayga Vasilyev ve Lodos Adler’in ta kendisiydi.
“Öldürürüm!” diye bağırdı kulağımda çınlayan, yabancı bir ses. Beni her kim yakaladıysa elinde tutsaktım. “Sakın yaklaşmayın, önce onu sonra kendimi öldürürüm!”
Lodos Adler, bıkkınca bir nefes vererek gözlerini çevirdi üzerimizden; elleri cebinde, üzerindeki beyaz gömleği ve antrasit pantolonuyla fazlasıyla soğuk görünüyordu. Buz mavisi gözleriyle, saçları neredeyse beyaza yakındı. Bir Targaryen olduğunu düşünmeden edemiyordu insan.
“Da yob tvoyu mat… Kızı öldürürsün, sonra?” diye sordu Tayga, sanırım çok ağır bir küfür etmişti. Kalbim kafamın içinde atıyordu. Hayır. Kalbim vücudumun her yerinde atıyordu sanki. Titriyordum çünkü. “Ben ne olacağını söyleyeyim geri zekâlı amcık beyinli seni. Kızı öldürürsün, ardından kendi işini halletmeye kalmadan seni gebertene kadar dövüp yerin yedi kat dibine hapsederim—“
“Zaten öleceğim!” diye bağırdı beni tutan çocuk, o kadar sıkıyordu ki boynumu bir koluyla nefessiz kalıyordum gittikçe.
“Seni öldürmekle tehdit etmiyorum fark ettiysen. Neden seni öldüreyim? Bana canlı lazımsın, ben teker teker kardeşlerinin peşinden gidip her birini gözünün önünde doğrarken izlemen lazım.”
Pekâlâ. Sanırım Vasilyevlerin Rus mafyası olduğu kanıtlanmış oldu.
“K-kardeşlerim mi?” Beni yakalayan çocuğun sesi titriyordu, tereddütteydi neredeyse artık. “Kardeşlerimi nereden biliyorsun?!”
Tayga’nın buz gibi ifadesi neredeyse iğrenir bir hâl aldı o an. “Bu kadar aptal mısın normalde de yoksa zıkkımlandığın hapın etkisi mi, merak uyandırıcı doğrusu…”
“Öldürürüm!” Cam kırığı boynuma değdiği an gözlerimi kapatarak çığlık attım. Ellerim saldırganın kollarında, tırnaklarımı geçirmiştim etine. Ne yapmam gerekiyordu? Ayaklarımla ona tekme mi atmaya çalışsaydım? Ya o sırada saplarsa kırık şişeyi boynuma?
“Tamam tamam, bir şey demedim,” diye homurdandı o an Tayga, Lodos da ona ters ters bakmaya başlamıştı bu sırada. Sanırım sıkılmıştı. Sıkılmış mıydı? Birazdan canımdan olacaktım burada! “Kardeşlerini tanıyorum tabii ki. Senin kadar mal değillerdi hatırladığım kadarıyla—“
Tam o sırada, kaşları havalandı Tayga’nın ve aslında tam arkamıza baktığını fark ettim; saldırgan da benim gibi Tayga’nın tavrındaki değişimi fark etmiş olmalı ki bir an başını çevirdi ve tam da o sırada birinin onu benden ayırdığını fark ettim. Bedenim ileriye atılmıştı adrenalin sayesinde. Boğazımı tutarak öksürürken bir kitaplığa yaslandım o an, ayakta durabilecek gibi hissetmiyordum. Dizlerim titriyordu. Bu da neyin nesiydi böyle? Burada ne yapıyorlardı bunlar?!
Gittikçe netleşen kadrajıma siyah gömleğinin kollarını sıyırmış biri girdi o an; beni öldürmekle tehdit eden herifi ensesinden tutup duvara çarptığı gibi bıraktı ve başını çarpan herif ayakları tutmuyormuşçasına bir adım atarken yere bayıldı o an yüzüstü. Tayga Vasilyev’in ayaklarının önüne.
“Senin yapacağın işi sikeyim,” diye homurdandığını duydum Hazar’ın, diğer gömleğinin kolunu da sıyırıyordu ve burnundan soluyordu o an. Onun bu tavrına rağmen elleri cebinde dikilen Tayga gayet rahat görünüyordu. “Oyala dedik. İki dakika. Bu kızın burada ne işi var?” Öfkeden deliye dönmüş gözleri beni bulduğunda nefes almayı unutmuşçasına boğuyordum kendimi. Asıl senin burada ne işin var Hazar? Ne yapıyorsun bu heriflerle?
Hap. Bir haptan bahsetmişti Tayga. Ne tesadüftü ki Hazar da Kovuk’ta birilerini tongaya getirmişti malların hangi sınırdan sokulduğunu öğrenmek için…
“Merakı başına açtı belayı,” diye homurdandığını duydum Tayga’nın ters bir ifadeyle. “Bizimkilerden birini yönlendiririm, halleder.” Ardından zehir mavisi karanlık gözler üzerime çevrildi, tek kaşı oynamıştı hadi bir cüret et dercesine. “Konuşmaz.”
“Konuşmaz mı?” Sanırım Lodos Adler’in sesini ilk defa duyuyordum. Pencere kenarından muhtemelen hâlâ salona girmekte olan davetlileri ve yağmuru izliyordu, gözleri üzerime çevrilmeden hemen önce. “Kimin kızı olduğunun farkındasınız değil mi?”
Hazar’ın bilincini kaybetmiş herifin nabzını kontrol ettikten sonra doğruluşunu izledim o an. “Ben hallederim,” dedi net bir sesle. Bana bakmıyordu bile. Çatık kaşlarının ardından öfkeyle kavrulan kehribarlarını Tayga’yla Lodos’un üzerinde gezdirdi. “Bunu da paket edersiniz artık. Gözetim altında tutulması lazım.”
“Kimin kızı?” diye sordu o an Tayga. Bir anlığına Lodos’la bakıştılar. Lodos’un gözleri ise Hazar’ın üzerine çevrilmişti, onun söylemesini istiyordu resmen bakışlarıyla.
“Tayga,” dedi o an Hazar, yutkunurken gözlerini kapatmış ve açtığında ciddi bir ifadeyle bakıyordu artık Tayga’ya. Uyarı gibi. “Ben hallederim dedim.”
Tayga’nın taş ifadesi kendini korudu bir süreliğine. Bir yere tutunmadan dik durabildiğim, suratımdaki acı ifadeyi silebildiğim ve çatılan kaşlarımın ardından her an odadan çıkmaya hazır bir şekilde bakar hâle geldiğim bir sürede… Ardından Lodos’a çevirdi Tayga yüzünü hafifçe ve başıyla kapıyı işaret etti. Lodos son bir kez bana, yerdeki herife, Hazar’a baktıktan sonra Tayga’ya dönmüş ve derin bir nefes aldıktan sonra terk etmişti odayı.
Tayga Vasilyev de kapıya yürümeye niyetlendi o an, Hazar adımlarını izliyordu onun. Kapının kolunu kavradı Tayga’nın parmakları, ardından dönüp bana baktı doğrudan. Korkutucu bir yüzü vardı. Yakışıklı ama korkutucu. Bir tehdit gibi işlemişti Tanrı yüzünü sanki. “Reva,” dedi ağzını oynatarak. Ardından alaylı bir ifadeyle dönüp kapıdan çıktı ve gitti.
“Öldü mü?” diye sordum öne atılarak direkt. Dizlerimin üzerinde çömeldim yerdeki adamın yanına ve nabzını kontrol ettim, atıyordu. Muhtemelen kafa travması geçirmişti. “Eğer sisteminde fazla alkol varsa ne olabileceğini biliyorsun değil mi?” Başımı kaldırıp Hazar’a baktığımda aşağıdan, beni öylece izliyordu. Ardından dönüp kapıyı kilitledi ve herifi kolundan tuttuğu gibi halının üzerine doğru sürükledi.
“Ne yapıyorsun?” Ayağa kalktım. “Ne yapacaksın ona?”
“Dürüm yapıp en yakın Ruh ve Sinir Hastalıkları’na göndereceğim. Başka soru?”
“Ne bu tavrın?” Oldukça yorgun görünüyordu ve ters bakıyordu bana, gülüşü ve kibar sesi kaybolmuştu. Sanki o Hazar, bu Hazar’ın iyi ikiziydi ama Soyhan’da kalmıştı iyi olan ve burada şeytani versiyonuyla kilitli kalmıştım bir odada.
Hazar cidden adamı halıya sardı. Ardından bir fotoğrafını çekip birine mesaj yazmaya başladı. “Dalga mı geçiyorsun benimle?” diye sordum karşısına dikildiğimde. Mesajını göndermiş olmalı ki derin bir nefes aldı bakışlarını kaçırırken ve telefonunu cebine attı. “Bana bir açıklama yapacak mısın burada olanlarla ilgili?”
“Reva, bak…” Kollarını göğsünde birleştirmiş, gözlerime bakmak için eğmişti biraz bakışlarını. Topuklularla bile ancak çenesine gelebiliyordum. “Her ne kadar niyetin konusunda kötü bir sezgim olmasa da, bu babanın Nedim Nadas olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Seninle konuşup da hiçbir şeyi tehlikeye atamam. Hem senin ne işin vardı bu odada?”
“Sesleri duydum,” diye mırıldandım bakışlarımı kaçırırken. Babam mı? “Babamın ne ilgisi var?”
“Var işte ilgisi.” Alnını ovaladı bir an Hazar. “Karışmaman gerekiyor.”
“Peki bu adam? Onun sorunu neydi?” Halıya sardığı bedeni gösterdim işaret parmağıyla. “Neden beni öldürmekle tehdit etti? Ardından kendini de öldüreceğini söyledi? Neden?”
“Kaçmaya çalışırken sana denk geldi ve rehin aldı diye düşünüyorum, beyninin kimyasını etkileyen bir hap kullandığı için intihar etmeye çalıştı bu odada. Aklî dengesi yerinde değil. Yerine gelir mi onu da bilmiyorum henüz. Yani seni gerçekten öldürebilirdi, anlıyorsun değil mi?” Ayağının ucuyla ciğnedi adamın kafasına denk gelen kısmını halının. Her an üzerine tükürebilecekmiş gibi bakıyordu.
“Beyninin kimyasını etkileyen bir hap mı? Bunun Kovuk’ta pertini çıkardığın çocuklarla bir alakası mı var?” Yerine oturmaya çalışan taşlar can çekişircesine savruluyordu o an kafamın içinde. Şunu başından anlatsa olmaz mıydı tek tek?
“Onlar torbacıydı. Bu kullanmış işte,” dedi ayağını adamın üzerinden çekerken, ardından başıyla kapıyı gösterdi. “Geçireyim seni, aşağıya dön.”
“Bunun için mi geldin buraya?”
Hazar’ın ifadesi bir anda alaycı bir şekle büründü, dudakları kıvrılmıştı ama şeytani bir dürtüyle. “Ya ne için gelecektim? Koluma kız takmaya mı senin bariz geliş sebebin gibi?”
“Ben koluma birini takmaya gelmedim,” dedim sert bir sesle.
“Öyle mi?” Kaşları havalanmıştı ama gözleri yiyor muyum sence? diyordu apaçık bana. Ama devamını getirmiyordu. Kolunda seni oradan oraya sürükleyen fare kimdi diye sormuyordu mesela. “Tamam o zaman,” diye tamamladı lafını. “Şimdi dönebilirsin aşağıya.”
Yanaklarımın içini ısırdım sinirden, dişlerim gıcırdıyordu. Gözlerimin içine yanıyordu ve bir ateş basıyordu parçakuçlarımdan yukarı. Ne demek tamam o zaman? İnanmadığı belliydi. Yalnızca vaktini çalacağını düşündüğü tartışmalara girmezdi insan böyle. Benim hakkımda böyle mi düşünüyordu?
Yutkundum, çenemi kaldırdım ve “Neden bana dönmedin?” diye sordum ağırlaşan göz kapaklarımın ardından yüzüne bakarken. Yüzü güzeldi. Yüzü o kadar güzel geliyordu ki gözüme, neredeyse bu kadar güzel olduğu için nefret edecektim ondan. Nefret etmeyi öğretecekti bana. Söz veriyordu gözleri. Benimle işi bittiğinde benden geriye bir şey bırakmayacaktı. “Seni aradım, açmadın. Mesajıma da dönmedin.”
“Beni görmek istediğini bilmiyordum,” diye cevapladı beni.
Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez. Bu nasıl bir cevaptı bu böyle? İstiyorum, demek için gurursuz olmak gerekirdi bu noktada ve bana kendimi son birkaç günü kafada kurarak kendi içimde yaşamışım gibi hissettiriyordu… Hiçbir şeyin nasıl ilerlemesi gerektiğini bilmeyen bir kız için mükemmel bir silahtı Hazar’ın açık sözlülüğü. Ucundan, kenarından kaçabileceğin şeyler söylemiyordu; direkt cevabı istiyordu ama kendine gelince… Kendine gelince eldivenle cinayet işliyor ve ortalıkta izini bırakmıyordu. Mükemmel bir katildi gerçekten de.
Bu yüzden ben de direkt olması gereken şeyleri sormaya karar verdim. Orada, halıya sarılmış baygın yatan bir adamın tepesinde; Adelardilerin evinde, kilitli bir odadayken. “Tanıştığın bütün kızları evine mi götürüyorsun?”
Hazar’ın kaşları çatıldı bir an, neredeyse tekliyordu cevap verirken. “Ne?”
“Bütün kızları evine mi götürüyorsun?”
Gözleri kaydı bir anda üzerimden ve çatık kaşlarının ardından “Hayır, ne alaka?” diye sordu ve yeniden bana baktı.
“Sevişiyor musun hepsiyle?” diye sordum bu sefer de. “Geçen gün evine geldim, bana ulaşamadığın günün ertesi akşamı. Evinde bir kız vardı—“
“Evime getirdiğim herkesle yattığımı mı düşünüyorsun?”
“Hepsiyle değildir diye umuyordum, evet,” dedim hiddetle. “Ama geliyorlar sonuçta, değil mi Hazar?” Gülümsedim. “Biz neyiz?”
“Flört.”
“Flört,” diye tekrar ettim onu. “Peki, tamam… Bütün flörtlerinle ayrı ayrı sevişiyorsan haftanın günlerinde… Hiçbirinde duramıyorsan, kalamıyorsan ama dönüyorsan da bir şekilde… Bu seni ne yapıyor Hazar?”
Hayal kırıklığı içinde baktı gözlerimin içine o an. İçinde bir şeylerin ölü olduğunu biliyordum ama gözlerine baktığımda bir ceset göreceğimi düşünmemiştim o vakte kadar. “Diğerleri gibi konuşuyorsun,” dedi tok bir sesle. “Evime geliyor olmaları onlarla sevişeceğim anlamına gelmez.”
“Ama istersen yaparsın ve yapıyorsun da. Olay bu. Senin için flörtlerin vardır, ha biriyle bir ilişkinin adı koyarsın o başka… Bir tek o sadakat gerektirir değil mi? Peki benim sadakatim niye sanaydı? Neden benim haberim yoktu bu tek taraflı sadakatten?” Elimi saçlarımdan geçirdim o an, zaten berbat görünüyorlardı muhtemelen çünkü yerde yatan geri zekâlı herif mahvetmişti. “Tabii ki seni görmek istiyordum, geri zekâlı! Benim ilk öptüğüm insan bile sensin! Denk geldiğimiz için mi bir şeyler oldu sanıyorsun? Olsaydı şimdiye birileri olmaz mıydı hayatımda sanıyorsun?” Bir adım attım geriye, gülecektim neredeyse. “İşte şimdi gidiyorum. Şimdi gidebilirim artık Hazar,” dedim kapıya yönelirken, Hazar öylece dikiliyor ve yere bakıyordu sadece. “Kalan tüm flörtlerine başarılar. Ben yokum.”
Kapının kilidini çevirdim ardından, koridora çıktım ve merdivenlerden aşağıya ilerledim doğruca. Eteğimi toplamış, trabzandan tutunarak merdivenlerden iniyordum ki merdivenleri üçerli beşerli atlayarak gelen Ares, korkutucu bir bakışla kolumdan yakaladığı gibi beni yukarı sürüklemeye başladı. Çok oluyorsunuz artık siz. “Bırak! Bırak, ne yapıyorsun?! Biri görecek!”
Ares, tuvaletin kapısını çarparak öyle bir baktı ki içerideki kız grubuna o an, kızlar hiçbir şey söylemeden tuvaleti terk ettiler. Ardından Ares beni içeriye ittirdi ve kapıyı da üzerimize kapattı. “Şu saçını başını, makyajını düzelt. Kafayı mı yedin sen? Ya baban görürse?”
O ana dek, ne hâlde olduğumun farkında değildim ki yavaşça döndüm lavabonun önünde boydan boya monte edilmiş aynaya ve kendimle yüzyüze geldim. Bozulmuş bir ruj, kabarmış ve karışmış saçlar, buruşmuş bir elbise, boynumdan damlayan kan… Korkunç görünüyordum. Eğer bu şekilde aşağı inseydim babam beni öldürürdü. Önce dedikoduları dinler, ardından şerefinden ve onu ne kadar hayal kırıklığına uğrattığımdan bahseder, ardından beni diri diri gömerdi.
“Tamam,” dedim buz gibi lavaboya avuçlarımı yaslayarak derin bir nefes alırken. Sakinleşmek istiyordum, sakinleşmek için çabalıyordum ama yardımcı olamıyordum kendime. Elim kolum bağlıydı. Otel odasına dönüp üzerimdekilerden kurtulmak ve duşun altında çürümek istiyordum.
“Tamamı falan yok, ne oldu?” diye sordu Ares aksanıyla yaklaşarak. Yeniden kolumu kavrayacağını düşündüğümden korkuyla geri çekildim ve çatık kaşlarımın ardından sakın dercesine baktım ona.
“Bir şey olmadı. Düştüm.” Başımı çevirdim.
“O zaman buna herkesi inandır ve otele dön.”
“Söylemesi kolaydı,” diye homurdandım gözlerimi devirerek. Ares’ten korkmuyordum ve yanında açıkça konuşabiliyordum artık, ilginçti… Belki de bir türlü düzelmeyen kalp ritmimle ilgiliydi. Fazla kortizol karışmıştı kanıma.
“Yapması da kolay,” diye mırıldandı o an Ares ve telefonunu çıkardı. Tuşladığı numara her kiminse son aradığı kişiyi arıyordu ve hoparlöre almıştı.
Telefonu babam açtı. “Ares? Nedir?”
“Šefe, pozdrav,” diyerek açtı Ares telefonu. Sırpça selam veriyordu babama. “Küçük Hanım rahatsızlandı. Zehirlenmiş olmasından korkuyorum, İtalyanlardan birinin mutfakta içkilere zehir karıştıran elemanı yakalandı az önce.”
“Ne diyorsun sen?” Babamın sesi öfkeli geliyordu. “Çabuk çıkar Reva’yı buradan! Ben de geliyorum.”
“Kako zapovedaš,” dedi bu sefer Ares. Nasıl emredersen. Çocukluğumdan beri sıkça duyduğum klasik lafları olduğundan anlamlarını biliyordum, yoksa Sırpçaya dair pek bir fikrim yoktu. Ares telefonu kapadıktan sonra başıyla kapıyı işaret etti. “Çıkıyoruz.”
“Gerçekten biri mi zehirlendi?” diye sordum şaşkınca, kapıya doğru adımlamaya başladığımda. Birinin zehirlendiğini biliyordum aslında, hemen sağdan ilerlersek en son kapının ardında halıya sarılı bir vaziyetteydi Hazar’ın yanında…
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.