VİTAL BULGULAR
VİTAL BULGULAR
6. ÖLÜMCÜL KUSUR
7.651 907

6. BÖLÜM
“ÖLÜMCÜL KUSUR”
Allegra Jordyn, Fatal Flaw

Klinik olarak plexus yaralanmalarında lezyon seviyesine göre farklı motor ve duyu kayıpları görülür. Plexus. Plexus neydi? Bir an geri çekilip defterime aldığım nota baktım, birkaç kere göz kırptım. Kaçırıyordum hocayı ama dikkatim dağılmıştı. Plexus. Anatomide sinir ağı demekti. Evet. Devam edebilirdim artık not almaya… Klinik olarak plexus yaralanmalarında lezyon seviyesine göre farklı motor ve duyu kayıpları görülür. Sonra?

Başımı kaldırdım ve tahtaya baktım; amfide kimse kalmamıştı benden başka. Etraf sessizdi. Kalemi bırakıp oturduğum yerden kalktığımda ne zamandır burada böylece oturduğumu düşündüm şaşkınlıkla, ardından etrafımda dönerek gördüğüm şeyden emin olmak istedim ama doğruydu; rapor almama bile gerek yoktu, deliydim artık. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamayan, kafasının içinde kaybolup ciddi kopmalar yaşayan gerçeklikten… Bir deli.

Uykusuzluğumla ve açlığımla bir ilgisi olduğunu biliyordum semptomlarımın en azından.

Hafta sonları çalışmak için başvurduğum kafeye yakın bir spor salonunda, bir hocadan 10 derslik yüzme başlangıç paketi almıştım o gün ve ilk ders berbat geçmişti. Birincisi, 2 metre 70 santimlik havuzdan korktuğum için bir sosise sarılmıştım ve benden yalnızca birkaç yaş büyük gibi görünen hocam da korkumu fark ettiği an benimle havuza girmişti. Saç bonesi, gözlük, yüzücü mayosu… Birisi fotoğrafımı çekseydi muhtemelen mahkemeye giderdim bu şekilde. Neden buradaydım? İstanbul’daki davetten döndükten sonraki haftayı içi sefalet bir yere dönen kafamın içinde pek de hatırlamıyordum açıkçası. Sonra bir şey olmuştu, yine uyuyamadığım bir sabahın erken saatinde evden çıkıp ilanını önceden gördüğüm bir kafeye yarı zamanlı olarak başvurmuş ve üstüne yüzme kursuna yazılmıştım. Bir şeyler yapmalıydım çünkü. Kafamı dağıtacak bir şeyler.

Tuana, kafamı dağıtacak şeylere tavsiye olarak Asır’ın partisine gitmeyi teklif etmişti haftanın sonundaki ama kalabalıkların içine kendini atmak bana göre değildi. Çivi çiviyi sökmezdi bana göre. O çiviyi oraya çakan bendim, söken de ben olacaktım.

Ayrıca Asır’dan hoşlanmıyordum. Ona partide telefon numaramı verir gibi yapıp yanlış bir numarayı kaydetmiştim rehberine, fazla zorlamıştı beni bir şeylere. Yanlış hissettirmişti tavrı.

“Bu kadar,” dediğinde kafedeki diğer barista, plastik al-götür bardağının kapağını kapattı ve bir pipetle beraber müşterinin içeceğini teslim alacağı tezgâha bıraktı profesyonel bir şekilde. “Şimdilik sadece sade kahve ve çay siparişlerini sen al. Cappuccino performansını beğenmedim, ona yarın bir daha çalışırız.”

“Tamamdır.” Başımı salladım belimdeki önlüğün ipini arkamda bağlamaya çalışırken, az önce çözülmüştü.

“Ee hadi, müşteriye bak sen.”

Espresso makinesinin başından ayrıldım ve kasaya adımladım o an. Yağmurlu, korkunç soğuk bir gündü ve sabahın köründen beri ders çalıştığım için erimiş beynimle gelmiştim siparişleri almaya. Bir buçuk saatlik periyodlarla sınavlarıma çalışıyor, ardından verdiğim on dakikalık aralarda kendime işkence ediyordum kafamın içinde. Sen nasıl bir manyaksın? İki gün takıldığın çocuğun ağzına sıçtın, ne haddineydi bile senin? Hep böyle pasif agresif mi olacaksın? Neymiş, söylememişmiş… Sal! Sal kızım, sal!

Sal. Aynen. Denize falan açılalım hatta. Böyle genişçesine…

“Buyurun, hoşgeldiniz,” diye mırıldandım kendimi bir tebessüme zorlarken, kasanın başına geçtiğimde ve başımı kaldırıp müşteriye baktım.

“Merhaba, ben bir… Reva?” Asır Emin Gündüz. Karşımda dikiliyordu. Boğazlı, kahverengi bir kazak vardı üzerinde ve gri bir kumaş pantolon… Elindeyse araba anahtarları ve cüzdan. Kahve almak için buradaydı. O kadar kafe arasından burası… Ama onu suçlayamazdım. Ben de buranın kahvelerini seviyordum, taze oluyordu ve düzenli olarak makineleri temizliyorlardı.

“Asır,” diye mırıldandım gülümseyerek. “Hoş geldin. Siparişini alabilirim.” Hadi. Hadi siparişini ver. Evet, burada çalışıyorum.

“Ben,” dedi o an yutkunarak, güneş gözlüklerini çıkarmıştı. Gerçekten heyecanlanmış gibi görünüyordu. “Seni burada görmeyi beklemiyordum. Okulda geçen gün selam verdim aslında sana, önümden geçip gittin… Sonradan fark ettim, kulaklıkların varmış.”

“Aa, öyle mi? Çok ayıp etmişim.” Dişlerimi göstererek gülümsedim mahçup bir ifadeyle.

“Biraz öyle oldu. Tabii telefon numaran vardı partideyken vermiştin, hatırlarsan… Birkaç mesaj attım aslında. Sonra aradı beni numara, 12 yaşındaki kızını biraz daha rahatsız edersem polise gideceğini ve hayatımı mahvedeceğini söyledi babası. O biraz koydu tabii,” dedi Asır tok bir sesle, dudaklarını birbirine bastırarak başını sallarken. Utanmıştı sanırım.

“Nasıl yani?” Gözlerim kısıldı. “Numara mı yanlışmış? Ben de tam mesajlarını almadım diyecektim.” Yılın Kadın Oyuncusu Oscar’ı Reva Nadas’a gidiyor… Yey.

“Öyle olmuş. Karanlıkta yanlış bastın herhâlde numaraya. Neyse önemli değil.” Güldü Asır başını sallayarak, ardından seslice bir nefes verdi ve arkamdaki panodan günün tatlılarıyla klasik kahvelerini okumaya başladı. “Ben bir browni ve chai tea latte alayım. Paket olacak.”

“Tabii…” Kasaya girdim hızlıca siparişi. “Kart mı nakit mi?”

“Kart.”

Pos cihazına düşen miktarı temassız ödedi Asır, o sırada barista siparişini duyduğundan hazırlıyordu kahvesini. Ben de tezgâhın altından bir kutu çıkarıp elime eldiven giydim ve brownisini vitrinden alıp kutunun içine koyarak kapağını kapattım. Kağıt bir poşete kutuyu koyup tezgâha bıraktığımda, barista çocuk çoktan Asır’ın kahvesini hazırlamış ve bırakmıştı bile.

“Afiyet olsun,” dedim yeniden gülümseyerek.

Asır paketini ve kahvesini alıyordu o sırada. “Biliyor musun geçenki partide arkadaşını gördüm. Tuana’ydı adı sanırım, yanlış hatırlamıyorsam. Tatlı kız.” Kahvesinin tıpasını çıkarıp bir yudum aldı Asır o sırada. İşte yine başlıyordu. “Partilerimi de seviyor üstelik. Seni de görmeyi isterim aslında… Haftaya kız kardeşimin doğum gününü kutlayacağız, tanıdık tanımadık herkesi davet ediyorum eve. İçkiler ve pasta tamamen ikram olacak, üstelik ısıtmalı havuz var. Ne dersin?”

Herifin evinde ısıtmalı havuz var. İnanılmazdı. Asır’ın ailesinin zengin olduğunu biliyordum ama ısıtmalı havuz derecesinde zengin olduklarını bilmiyordum. Daha önce bir keresinde sadece evlerinin bahçesinde verdiği mangal partisine uğrayabilmiştim ama yalnızca on dakika kalmıştım, etrafı dikkatli incelememiştim; Belya’da şarj aletimi unuttuğum için uğramıştım.

“Müsait olursam mutlaka geleceğim.”

Müsait olsam da gitmeyecektim. Sadece gitmesini istiyordum Asır’ın buradan… Ondan neden bu kadar rahatsız olduğumu bilmiyordum. Herhangi bir erkek ve ilgisinden rahatsız oluyordum. Yalnızca Hazar’dan rahatsız olmamıştım, onunla olan ilişkim de bir yere gidecek gibi değildi.

Hafta sonu olmasına rağmen havanın kötü oluşundan dolayı olduğunu tahmin ediyordum ki, akşamın bir vaktine kadar pek müşteri gelmedi kafeye. Mesai bitiminin ardından kabanımı giyinip bir şemsiyeyle birlikte kafeye yakın olan evime yürümeye başladığımda kaldırımda hemen yanımda duran motorsikletle kalbim yerinden çıkacakmışçasına atmaya başladı birden. Durdum. Şemsiyeyi kaldırdım ve omzumun üzerinden motorsikletliye döndüm; yalnızca kırmızı ışıkta duran bir adamdı. Hazar değildi.

Neden olsundu ki? Bir şeyleri ağırdan almak, birbirini tanımak için birbirine zaman vermek, alan tanımak… Bütün bunlar yabancıydı lügatıma, ben Hazar’dan elimi tutup mümkünse tuvalete gitmek gibi temel ihtiyaçlar harici bırakmasın istemiştim. İki gündür tanıdığım çocuğa. Fazla tepki vermiştim bir şeylere, tutamamıştım kendimi. Neden? İhanet tetikliyordu içimde bir şeyleri, tüm huzurum bozuluyordu. Sinir sistemim altüst oluyordu. Anne ve babamın ilişkisine maruz kalarak büyüdüğüm için mi oluyordu bunlar?

Eve giden yolda, Hazar’la aramdaki ilişkiyi kendi ellerimle mahvettiğimi düşünmeden edemedim. Diğerleri gibi konuşuyorsun, derken ne demek istemişti? Hakkında konuşan insanların ne dediğinden haberdar mıydı? Tabii ki öyleydi. Beni de onlarla aynı kefeye koyuyor olmalıydı artık. Oysaki romanını gösterirkenki, pizzaya koşarkenki çocuksu hevesini gözümün önünden çekemiyordum. Yatağımda bir o yana, bir bu yana dönerken bir kez daha dönsem de yatağın sağında onu bulsam istiyordum… Geceler bana onu vermiyordu. Onu geri alabilecek tek kişi bendim ve benim davranışlarım. Bense kafamın içinde süregelen kendime olan saygım ve ona olan hislerim arasındaki savaştan sağ çıkmaya çalışıyordum günlük hayatta.

Ama bir bahanem vardı. Bu yüzden o akşam eve döndüğümde telefonumu şarja taktım, mesaj sekmesini açtım ve parmaklarım klavyede dolandı gönder tuşuna basmadan hemen önce.

R: Bende bir paketin var. Sergen diye biri gönderdi.

Telefonu masanın üzerine bıraktım ardından. Şimdi ne yapacaktım? Duş alsam iyi olurdu. Pijamalarımı giymeliydim. Evet, akşam yemeği de yememiştim daha—

Telefonun ekranı gelen mesaj bildirimiyle aydınlandığı an hiç vakit kaybetmeden uzandım.

H: Evde misin?

Evet dersem buraya mı gelecekti? Muhtemelen… Ama gelip alıp gidecekti paketini işte. Daha ne istiyordum? Hiçbir şey yanlış gidemezdi. Hem nasıl olduğunu görürdüm… Neredeyse bir haftadır görmemiştim onu. Felsefe dersine de gelmemişti, bu da o gün yalnızca uğradığı teorimi doğruluyordu.

R: Evet.

H: Konum at, gelip alayım.

Ona evin konumunu ve kapı numarasını gönderdim ve üzerimdeki kalın kıyafetlerden kurtularak duşa girdim ardından. Hızlıca saçımı ve vücudumu yıkadıktan sonra dolaptan çıkardığım siyah eşofmanımla siyah atletimi giyindim, saçlarımı kurutmaya vaktim olmamıştı ki zil çaldı.

Elimde havluyla koşturdum kapıya. Ellerim uyuşuyordu ve dizlerim taşımıyordu beni sanki. Kendi evimin içinde bile o yakındayken garip hissediyordum. Kapının arkasında olması fikri karnımın orta yerine çok ağır, çok sıcak bir his bırakıyordu; neredeyse bağımlısı olmuştum. Belki olmuştum bile.

Delikten kontrol ettikten sonra kilidi çevirdim ve kapıyı açtım. Üzerinde uzun, siyah bir kaban ve ortasında büyük harflerle Jewel Shine Motor Oil yazan mavili bordolu beyazlı bir şapka vardı. Bunu unutmuştum neredeyse. Şapkaları seviyordu. Başını kaldırıp baktığı an bir deja vu hissi diken diken etti tüylerimi. Onu ilk gördüğümde de böyle hissetmiştim. Hiçbir şeyi değil, yüzü dikkatimi çekmişti gözlerim üzerine değdiği ilk an; hayatımın sonuna kadar hatırlayacağımı bildiğim bir yüzdü bu. Hafızamdan silinmeyecek ve sokakta karşılaştığım yabancıların gölgelerinde beni takip edecekti.

Taylor Swift’in I Look in People’s Windows şarkısı çalıyordu arka planda, eve girdiğimde televizyonda Spotify’ı açık bırakmıştım. Zaten bu hafta dinlediğim tek şeydi.

Saçlarımı kuruladığım havluyu indirdim, boştaki elim karıncalandığından hissimi geri kazanmak için tırnaklarımı avuç içime batırıyordum. Ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. “Getireyim mi?”

Hazar’ın gözleri omzumun üzerinden içeride dolanıyordu, evimin nasıl bir yer olduğunu merak edercesine. “Olur.”

“Tamam,” diye mırıldandım ve dönüp odama çıkmak için niyetlendim ama bu kadarı da fazla diye düşünmeden edemediğimden iki adım sonra durmuş, geri dönmüştüm. “İçeride bekle istersen. Hava da kötü. Üst kattan alıp geleceğim.” Ardından Hazar başını sallayıp içeri girerken ben merdivenlere koşturmuş, odama çıkmıştım bile. Neredeyse ayağım takılıyordu iki yılı aşkın süredir inip çıktığım merdivenlerde. Neden bu kadar heyecanlandığımı bilmiyordum.

Hazar evimdeydi çünkü. Evet ama biz ona kızgındık. “Ama biraz üzerine mi gittik sanki?” diye mırıldandım sorarcasına, çalışma masamın üzerindeki paketi alırken. Sonra kapıdan çıkmadan önce çatık kaşlarımın ardından boşluğa baktım birkaç saniye, sakinleşmek için derin nefesler alıyordum. “Yoo, gitmedik bence. Sınır çizdik. Gayet de yapmalıydık. Böyle daha iyi.”

“Ama böyle uzak,” diye fısıldadım hemen ardından, merdivenlerden aşağı inerken. Hazar sesimi duymuşçasına bakışlarını kitaplığımdan bana doğru çevirmişti. Kabanını veya şapkasını çıkarmamıştı, yalnızca ayakkabılarını çıkarmıştı içeri girmeden; paketi alıp gideceği anlamına geliyordu bu da.

Ufak adımlarla ilerledim yanına ve karşısına dikilmeden önce uzattım paketi. Hazar paketi aldı, ardından “Nasıl senin eline geçti bu?” diye sordu. “Sergen başka bir şey dedi mi?”

“Geçen hafta evine geldiğimi söylemiştim ya. O gün kapıda karşılaştık, sana vermemi söyledi. Müsait değilsin diye kapıyı çalıp vermedim,” diye mırıldandım elimi nemli saçlarımdan geçirirken. Düpedüz yalan söylüyordum ama evet, bir bakıma evde bir kız vardı diye zile basmaktan vazgeçmiştim zaten. Postacı mıydım ben paketini amcasından alıp teslim edeyim? Üstelik o kadar kızgınken… “Adımı biliyordu bu arada.” Kehribar gözlerine baktım anlamaya çalışırcasına. “Adımı nereden biliyordu ki amcan?”

“Amcam değil, birisi,” diye mırıldanıd Hazar seslice nefes vererek. “Ve hakkımdaki her şeyi bilir. Seni bilmesi normal, geçen hafta bendeydin.”

Evine girip çıkan herkesten haberi var yani? İsmimi öğrenmiş ve araştırmış mıydı beni? Gerçi Hazar’ın da tam olarak bunu yaptığını düşünüyordum. Garip bir aileydi. Gerçi amcası da değilmiş. Birisi, ne demekti? Doğru düzgün söylese olmuyor muydu? Neden söylesindi ki ama? Ben kimdim ki? Gerek yoktu. Gerek görmediğinden. Anlıyordum. Anlamam gerekiyordu. Daha neyi sorguluyordum ki işte? Bir de üzerine eve davet etmiştim! Resmen, bana ulaşamadığı ilk akşam bir başkasıyla görüşmeye başlayan bir kazanovayı pamuklara sarıyordum belki bir gün ona verdiğim değeri bana verir diye. İşte bu tam olarak, anneme dönüşmekti. İşte bu özsaygısı olmayan bir kadının yapacağı şeydi.

Ama yeterince rezil olmadıysanız aşık da değilsiniz demektir diye okumuştum bir yerlerde. Bu yüzden gözlerimi kaçırırken yutkundum, bir savaştan daha galip gelememiştim kafamın içindeki. Galip gelen yoktu. “Bir şeyler içmek ister misin? Motorsikletle geldiysen bu havada sürmeni istemem,” diye mırıldandım pencereye vuran rüzgâr ve yağmura gözlerimi değdirerek.

Hazar da bakışlarını pencereye çevirdi bir an. Hiçbir ifade yoktu suratında, öylece bakıyordu sadece. İşte benim dışarıdan gözlemlediğim Hazar buydu. Neşesi, hevesi yoktu hiçbir şeye karşı… Ama geçen haftaki hâli… İnsanlar sevdiklerinin yanında çiçek açarlardı. Ben sanırım onun ektiği tohumun büyümesine engel olmuştum.

Of, bilmiyorum!

Ve birine anlatamıyordum bile bunu. Belya’nın fikri peşin hükümlüydü bir kere, Tuana desen duyacaklarından sonra gelip Hazar’ın evine molotof atmayacağının garantisini kimse veremezdi… Beni kendi kendime konuştuğum tuvalet kabininde duyan Sare Adelardi’nin bile ne diyeceği belliydi. Herkes bana ondan uzak durmamı söylerken ben nasıl böylesine güçlü hislerle çekiliyordum ona? Saçmalıyordum. Belki de sadece ilaçlarıma başlamam gerekiyordu yeniden. Kendi yörüngeme dönmeliydim ve…

Ve onun gitmesine izin vermeliydim.

Tüm yollar bu sonuca çıkıyordu. Başka şansımız yokmuş gibiydi. Bunu kabullenirsem vazgeçer miydim gerçekten?

Hazar’a da, kendime de az sütlü sıcak bir kahve hazırladıktan sonra onun kupasını önündeki masaya bırakarak yanına oturdum koltukta ve geriye yaslandım sessizce. Şarkı listem açıktı ve sırası gelen çalıyordu televizyonda, Searows’dan Keep The Rain. Pencerelere vuran yağmurun sesi vardı bir de. Pencere mermerine yaktığım mumların titreyişini izliyordum.

“Kitabını biraz okudum,” diye mırıldandım bakışlarımı kucağıma koyduğum, ellerimi iki yanına sardığım kahve kupasına indirerek. Hazar’ın bana gösterdiği tuğla gibi sayfaların ardından ondan pdf’ini istediğimde unutmamışsın, diyerek göndermişti. Neden unutmam gerekiyordu anlamamıştım. Bir insanın kitap yazıyor oluşu nasıl unutulurdu? Bana söylediği herhangi bir şeyi unutabileceğimi mi zannediyordu üstelik?

“Ne düşünüyorsun?”

“Erkeklerin yazdığı kitaplar biraz şey oluyor… Daha ilk bölümden kurduğun evrenle ilgili her şeyi zaten biliyormuşum gibi yazıyorsun. Bir okur olarak hiçbir şey anlamadım. Başrolün kalpsizliği ve kendi eşine bir kalbim olsaydı sana bir şeyler hissederdi, deyişi geçti bana bir tek. Duygulara düşmanmışsın gibi, robotmuş sanki bütün karakterlerin gibi yazmışsın,” dedim dürüstçe, kahvemden bir yudum alarak. Çok fazla kitap okuduğum için sektöre hâkim olduğumu düşünüyordum, o yüzden yapıcı bir yorum yapmak boynumun borcu gibi hissediyordum. “Diğerleri ne yorum yaptı?”

“Bir tek sen okudun.”

Cevabına bir refleks gibi döndüm omzumun üstünden ona bakmak için. Zaten bana bakıyordu. Işığın yokluğunda karanlıklaşan gözlerinin ardında bir yorgunluk görüyordum, sanki yaşamak için hiçbir hevesi yokmuş gibi. Bu kadar fazla ilgi alanı olan bir çocuğun nasıl hevesi olmayabilirdi ki?

Boğazımı temizledim konuyu değiştirmek istercesine. “Kolundaki o küçük cihaz ne içindi?”

Hazar kabanını çıkardığı için artık boğazlı siyah kazağıyla oturuyordu. Kolunu sıyırdı kahvesini uzanıp masanın üzerine geri koyduktan sonra, ardından tenine yapışık cihazın üzerinde gezindi parmakları. “Kanımdaki zehir oranını ölçüyor.”

“Ne?”

“Saçma sapan bir hastalık,” diye mırıldandı önüne dönerken, kolunu da düzelterek. “Çocukluğumdan beri… Boş ver. Tedavi görüyorum.”

Boğazım kurumuştu resmen, ne demekti kanımdaki zehir oranını ölçüyor? Basitçe şeker hastalığı olduğunu düşünmüştüm halbuki. “Partiden döndüğümüz gece o yüzden mi serum taktın kendine? Serumun içine bir ilaç enjekte ettin, değil mi?”

Başını salladı Hazar.

“O çocuklar senin çoktan ölü olduğunu söylediler,” diye mırıldandım ardından. “İlacın etkisini göstermesi için yaşıyor olman gerektiğini.. Bir şeyler yaptılar sana. Ne yaptılar Hazar?”

“Burada sigara içiyor musun?”

Hazar’ın sorusuyla ona döndüm bir kez daha. Ben hayatımda sigara içmemiştim, sigara içen arkadaşlarım da rahatsız olduğumu bildiklerinden dumanı benden uzağa üflerlerdi yanımda ama onun rahatlamak için bir sigara yakmaya ihtiyacı olduğunu bildiğimden “Bekle,” diye mırıldandım kalkıp mutfağa giderken. Tabii ki küllüğüm yoktu ama külünü atması için bir kâse getirecektim.

Kâseyle birlikte dönüp Hazar’ın önüne bıraktığımda dizlerine yaslamış dirseklerini, elindeki dalı ve çakmağı çeviriyordu parmaklarının arasında. Başını kaldırıp beni izledi kâseyi önüne bırakırken. “Küllüğünün olmamasından içmediğini anlamıştım zaten.”

Evi ısıtmak zordu ama yine de tam karşımızdaki pencereyi tepesinden açtım, ıslak toprak kokusu doğrudan ciğerlerime nüfuz etmiş ve biraz sonra içinde boğulacağım sigara dumanı için şimdiden bir özür gibi hissettirmişti bile.

Kupamı yeniden elime alıp yanına bir bacağımı altıma alıp diğer dirseğimi de koltuğa yaslayarak oturduğumda ona dönmüştüm, Hazar da bu sırada sigarasından bir nefese çekmiş üflüyordu. “Şu haplar. Onlardan yutturdular. Aslında yutmayacaktım ama bir anlık boşluğuma geldi.”

Kaşlarım direkt çatılırken anlamamış gibi bön bön baktım suratına. “Ne? O davette zehirlenip aklî dengesini kaybeden, halıya sardığın herifin içtiğinden mi?”

“Evet,” diye mırıldandı Hazar ki neredeyse oturduğum yerden fırlarcasına “Sen delirdin mi?!” diye sesimi yükselttim bir an. Hazar’ın ani sese karşı kaşları çatılmıştı. “Uyuşturucu mu o?”

Başını salladı. “Bir çeşit… Rusya’dan gelen bir uyuşturucu. Madde doğrudan kişinin ödül beklentisini çökertiyor, olumsuz duyguları büyütüyor, geçmişteki kötü anıları erişilebilir hâle getiriyor ve aynı zamanda prefrontal kontrolü neredeyse yok ediyor. Sonuç olarak kişinin zihni kendi kendine giderek daha umutsuz ve kendine zarar verecek düşünceler üretmeye başlıyor. Kurban düşüncelerin dışarıdan geldiğini fark etmiyor, tamamen kendi düşünceleri zannediyor ve buna göre hareket ediyor.”

Yani intihar ediyor.

“Okuldaki intihar vakalarının artmasının sebebi bu…” Açık kalan ağzımı kapattım elimle, şaşkınlıktan deli gibi atıyordu kalbim. Ve korkudan. “Hazar, sen—“

“Bende işe yaramadı,” diye mırıldandı Hazar. “Kanımdaki zehir oranı yüksek olduğu için bir boka yaramadan vücudumdan atıldı. Zaten herkeste bu kadar güçlü belirtileri olmuyor ama kişi depresyona ve negatif düşüncelere yatkınsa, özellikle antidepresan geçmişi ya da psikolojik tanıları varsa hayatını zorlaştıran… O zaman ölümcül oluyor.”

“Babam senin bir çeşit… gizli bir teşkilata çalıştığını söyledi,” dedim o an pat diye, engel olmadan kendime. Önünü arkasını düşünmeden… “O yüzden mi bu hapların tedariği ve zehirlenenlerle ilgileniyorsun bu kadar yakından?”

Kısaca başını salladı Hazar. “O konu hakkında başka bir şey sorma. Cevaplayamam. Sadece partilere katılma, özellikle şu sıralar çok yaygın… Tahmin ettiğinden daha fazla insan ölüyor. Yalnızca okuldakileri duyuyorsunuz.”

“Diğerleri de mi senin gibi?” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Tayga ve Lodos… Arkadaşların.”

Hazar’ın alaycı tebessümünü yakaladım o an, biten sigarasını küllüğe bastırıyordu. “Onlar benim arkadaşlarım değiller Reva. Benim arkadaşım yok.”

“Ne demek o?”

Arkadaşım yok demek,” diye tekrar etti söylediğini. Burnundan nefes aldı gözleri masaya dalarken. “Tayga ve Lodos, bir de üçüncüleri var… Gazel. Birlikte büyümüşler. Onlar arkadaş. Ben tanıdıklarıyım. Davete katıldım çünkü izini sürdüğüm tedarikçi Adelardi çalışanlarından birine mal satmış, kayıtlarda var. Davette rastgele insanların içkilerine katacaklardı. Oradaki ailelerin çoğu zaten kanlı bıçaklı, daha yeni yeni el sıkışıyorlar. Bir intihar pandemisinin patladığını düşünsene salonun ortasında? Suç kime kalırdı?” Adelardilere. Hazar gözlerini devirdi. “Her neyse. Paketlediğim herife salak olduğu için malı denetmişler.”

“Nerede o şu an?”

“Söyledim ya,” dedi Hazar. “Ruh ve Sinir Hastalıkları bölümünde yatışını verdiler.”

“O ciddi miydi ya?” Şaşırmadan edememiştim. Dalga geçtiğini düşünmüştüm.

Hazar şaşırmamış gibi önüne döndü o an suratındaki sen de mi ifadesiyle. Sanırım alışmıştı insanlar tarafından hayal kırıklığına uğramaya, artık şaşırmıyordu.

“Neyse, onların teşkilatla doğrudan aile bağlantıları var. Benim soyağacımdan da katılanlar var ama iletişimimiz yok. Ben eğitimimi tamamlayıp buraya yerleştim,” diye mırıldandı Hazar.

Kaşlarım havalandı. “Tıp okumak için?”

“Neden şaşırdığını anlamadım.”

“Hiç… Sadece… Yani bir teşkilatta eğitim aldığını söylüyorsun ama belli ki bir şeyler olmuş da bırakmışsın.” Gözlerim kısıldı. “Hastalığınla mı ilgili?”

Hazar’ın alaylı bakan gözleri bir anlığına yere çevrildi ve dudakları kıvrıldı o an. “Biliyor musun kimse fark etmemişti. En azından bu kadar hızlı.” Ardından başını kaldırıp bana baktı bir sigara daha yakarken. “Bir tedavi yolu arıyorum hastalığıma, hepten kanımdaki zehiri yok edebileceğim. Antikorlar işe yaramıyor artık. Birtakım komplikasyonlar oldu.”

“Tedavi sürecinde olduğunu söylemiştin—“

“Biraz karışık. Geçici bir tedavi o,” diye yanıtladı basitçe. “Neyse. Belki Fransa’ya dönerim eğitimim bitince. Bu sene mezun oluyorum.”

Fransa’ya mı dönersin? Sert, soğuk, görünmez bir kapıya toslamışım gibi hissettim o an ve burnumun direği sızladı. Bir anlığına dünya dönmeyi bıraktı yine. Hazar gidecekti. Burada kalmayacaktı. Alt dudağımı ağzımın içine yuvarladım yeniden koltuğa sırtımı yaslayarak, ılıyan kahvemden bir yudum alarak. Önüme bakıyordum; pencereye, önündeki muma aralık camın sızdırdığı rüzgârdan sönmüş olan…

“Anladım,” diye mırıldandım. Anladım, Hazar Mers’maar. Ben seni çok iyi anladım. “Kalmış olmamı diliyor musun hiç?” Başımı çevirdim omzumun üzerinden ona bakarken. O köşkte, o odada, ben gidiyorum dediğimde, kalmış olmamı dilemiş miydi hiç bilmek istiyordum.

Hazar, sık siyah kirpiklerinin arasında alev alev yanan gözlerini üzerime çevirdiğinde “Diliyorum,” dedi dudakları. Kulaklarımdan içeri sesi dolmamıştı gerçeklikten koptuğumdan o an, sadece ağzının hareketini görebilmiştim. “Ama neden gittiğini de anlıyorum.”

Ben senin neden gideceğini anlamıyorum ama. Kalabilirsin çünkü.

Başımı salladım ve önüme döndüm tekrar. Ne söyleyebilirdim bunun üzerine, bilmiyordum. Her şey ortadaydı ve hiçbir zaman inkâr etmemişti de. Ben sadece, sonuna kadar gitmezsem pişman olmaktan korktuğumdan kendimi zorluyordum sanırım.

Telefonumun zil sesi beni yerimden hızla kaldırdı o an. Beni annem ve babam dışında kim arardı bu saatte? Göğsüme çöken ağırlıkla uzandım ekranda Tuana’nın isminin yazdığı ekranıma, ardından aramayı cevapladım. “Alo, efendim Tuana?”

“R-Reva…”

Sesi titrek ve kısık geliyordu, hayır— sanırım ağlıyordu. “Tuana? İyi misin?”

“R-Reva buraya g-gelebilir misin?”

Endişeli gözlerimi, beni izleyen Hazar’a çevirdim o an. Oturduğu koltuktan kalkmıştı ve bir şeylerin yolunda olmadığını sezmiş gibiydi. “Neredesin?” diye sordum endişeyle portmantodaki montuma davranırken. Hazar’a ne oluyordu bilmiyordum ama o da kabanını almış, üzerine geçiriyordu kapıya yürürken benimle. “Konum at bana, geliyorum.”

“T-tamam…”

Tuana bu saatte nerede olabilirdi? Bilmiyordum ama saniyeler içinde titreyen elimden düşürmemeye çalıştığım telefonuma bir konum geldiğinde, sokak isminin tanıdıklığına kaşlarım çatıldı. Fakat hatırlamıyordum. “Hazar,” dedim botlarımı ayağıma geçirirken. Eşofman ve bot, aynen… “Benim çıkmam gerekiyor. Sen de paketini aldın zaten.”

Hazar kapıyı açtığı gibi başıyla dışarıyı işaret etti o an. “Ben götürüyorum.”

“Ne?” Bir ona, bir de dışarıda kopan kıyamete baktım. “Bu havada—“

“Arabayla geldim.”

“Ne?”

“Arabayla geldim,” diye tekrar etti hadi dercesine başıyla dışarıyı işaret ederken. “Bu havada motorsiklet biraz zahmetli olabiliyor.”

“Sen—“ Tam üzerine yürüyecektim ki, yine kendim birtakım sonuçlara vardığımı ve onun cevap bile vermediğini hatırladım bu havada motorsiklet sürmesi konusunda endişemi dile getirdiğimde. Hazar bir şey söylememişti bile. Kalmak için bahanesi hazırdı ne de olsa, değil mi? “Neyse. Gidelim.”

Kapının önündeki kaldırıma park edilmiş, siyah bir Jeep Wrangler vardı. Hazar arabaya yaklaşırken kapının kilidini açtığında kendimi ön koltuğa attım ve emniyet kemerimi bağladım. Arabası da onun gibi kokuyordu. Sigara ve parfümü. Belki de o tişörtü evinde giydiğimde kendimle birlikte eve getirmeliydim. Ama o zaman bu daha zor olurdu benim için… Of.

Hazar “Konuma bakayım mı bir?” diye sordu motoru çalıştırdığında, gaza basmadan önce. Telefonumu çıkarıp mesajlara girdim ve Tuana’nın gönderdiği konuma tıklayıp ona uzattım telefonu. Ekranda parmaklarıyla yolu ve varmamız gereken noktayı kontrol etti Hazar. Tam o sırada, yukarıdan bir bildirim geldi. Yeni bir mesaj. Numara kayıtlı değildi ama profil fotoğrafından bir erkek olduğunu anlayabilmiştim. “Bana bir kahve borçlusun bu arada :)” yazıyordu mesajda.

Aynı anda telefona eğilmişken başlarımızı kaldırdığımızda mesajdan, göz göze geldik. “Tanıdık herhâlde,” diye mırıldandı Hazar telefonumu bana uzatarak.

Ne diyeceğimi bilemiyordum telefonu aldığımda. Numaranın profil fotoğrafını kontrol ettiğimde Asır olduğunu anlamıştım. Neden ona bir kahve borçlu olduğumu düşündüğüne ya da asıl numaramı nereden bulduğuna dair bir fikrim yoktu ama sinirlenmiştim. Hazar da kendisi gibi önüme baktığımı düşünüyor olmalıydı. Belki de böyle düşünmesi daha iyiydi. Gerçekten yapabileceğim bir şey değildi çünkü. En azından hatrı sayılır bir zaman geçene ve ben olan biten her şeyi idrak edene, sindirene dek…

Yağmurun altında gaza basmaktan korkmadan sürüyordu Hazar, fırtına sebebiyle boşalan Soyhan caddelerinde ve sokaklarında. Motoru çalıştırdığı an buraya gelirken çalan şarkı kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı, She Keeps Bees’den Owl diye bir şarkı. Devamında ise Play God diye bir şarkı açılmıştı listesinden. İyi bir şarkıydı ama Tuana’nın sesini düşünmeden edemiyordum. Ne kadar sürecekti varmamız?

Bir sonraki şarkı üzücü ve acı dolu bir aşk şarkısı olduğu için geç tuşuna bastım. Hazar bir bakış attı bana omzunun üzerinden. “İstediğini açabilirsin,” diye mırıldandı ardından direksiyonu bırakarak, bir şekilde kendimizi araçların uzun bir yol boyunca dizildiği bir trafiğin içinde bulmuştuk. “İleride kaza olmuş muhtemelen. Yolu açmaları biraz sürer.”

Pencereyi açıp kafamı dışarı çıkardım ve kendi kendine kurudukları için iyice dalgalanan saçlarım düştü önüme o an. Önümüze ve arkamıza bakıyor, bu yoldan çıkabileceğimiz bir çıkış arıyordum ama yoktu. Hazar’ın sol şeritten ters yöne dalması gerekiyordu ama iki yol arasında da derin bir çukur vardı.

Pes etmiş gibi nefes vererek yerime geri oturdum ve Tuana’ya iyi olup olmadığını soran bir mesaj attım. Birkaç saniye içinde mesaja cevap gelmediği için de aramaya başladım. İkinci aramam da telefona bakan olmadığı için son bulduğunda Hazar bakışlarını elimdeki telefona çevirdi ve “Açacak gibi durmuyor,” diye mırıldandı.

Ofladım bu sefer. Kalbim yine göğsümü dövercesine atmaya başlamıştı kafesinde ve canım yanıyordu, duramıyordum yerimde. Dokunmatik ekranın şarkı arama kısmına Damien Rice yazdım ve It Takes A Lot To Know A Man’i açtım. Aslında Sun King’i açmak istemiştim ama bu bariz bir aşk ilanı olurdu ve utanç vericiydi.

“Hiç duymadım,” dedi Hazar melodinin ardından şarkıya giren Damien’ın sesini duyduğunda.

“Nasıl?” Kaşlarım havalandı. “Çok senin dinleyeceğin bir şey gibi gelmişti…”

“Ne dinlediğimi nereden biliyorsun?”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ona adıyla soyadıyla bir Spotify hesabının olduğunu ve bütün listelerinin herkese açık olduğunu söylemeli miydim? Muhtemelen farkındaydı gerçi. Farkında olmadığı şey, benim sosyal medyada onun izlerini bulabilmek için internet başında geçirdiğim saatlerdi.

Omuz silktim. “Öyle gelmişti. Gitar çaldığını biliyorum.”

Hazar alt dudağını diliyle ıslatırken çatık kaşlarının ardından nasıl? dercesine baktığında bana, “Ormandaki ateşin etrafında toplanıldığı gece getirmiştin gitarını,” dedim önüme bakarak.

“Evet ama çalmadım. Bir çocuğun ihtiyacı vardı o an. Arabadaydı diye verdim…” Hazar’ın gözleri kısıldı.

“Çaldın,” diye mırıldandım bu sefer de. Hâlâ ona bakmıyordum. “Arabadan alırken çaldın, sanırım akorlarını kontrol ediyordun. Ben de otoparktaydım o sırada, Belya’nın powerbank’ini alıyordum arabasından.”

Bir süre sessizlik oldu o an. Bu bir itiraf mıydı? Onu bir yerlerde gördüğümü söylemem bir itiraf sayılmazdı ama o anı düşünmüş ve bu şarkıyı dinlerken aklıma gelmesini sağlamıştım işte… Her neyse.

Hazar “Belya’yla yakınsınız sanırım,” diye mırıldandı o an bir süredir üzerimde olan bakışlarını önüne çevirerek.

“Evet.” Aslında değildik. Hiçbir zaman olmamıştık. Artık hiç değildik… Belya beni gördüğü yerde başını çeviriyordu ve benim için daha kolaydı onunla konuşmamak. Her ne kadar babam İstanbul’a dönmüş olsa da ileride yeniden bu tarz bir istekle karşıma geldiğinde Belya’ya karşı beni kullanamayacaktı. “Siz de tanışıyorsunuz sanırım.”

Hazar’ın yüzünden alaylı bir bakış geçti o an. “Tabii. Öyledir.”

“Neden alay seziyorum?”

“Kendine bakmadan beni yargılıyor. Eminim ne methiyeler dizmiştir hakkımda,” dedi Hazar yine aynı alayla konuşurken, bir eli direksiyondaydı ve önüne baktığı için profilini inceliyordum ben de. “Arkadaşını dinlemiyor musun sen hiç?”

“Ben kendim dışında birini dinlemem.” Bazen babamı. Annemi asla.

“Son zamanlarda pek dinliyorsun gibi görünmüyor ama,” diye mırıldandı Hazar o an, nefesinin altından. Laf çarpıtması kendimi ondan çekmiş olmamaydı biliyordum. “Neden bu kadar karmaşıklaştırıyorsun ki kendin için hayatı? Ne istiyorsan onu yap. Bende kalmak istiyorsan kal, vakit geçirelim. Bir şeylerin üzerine çok fazla düşünüyorsun.”

“Öyle mi diyorsun?” diye mırıldandım ağzımın içinde, kendime konuşuyordum yine. “Senin için söylemesi kolay.” Allegra Jordyn’in Fatal Flaw’ı çalıyordu artık. “Senin için kolay… Yapması istediğin şeyi, her neyse ve her nasılsa. Sorumluluk almadan, önünü arkasını düşünmeden… Ama benim duygularım büyüktür Hazar. Sen başa çıkamazsın bununla.”

Sen benim bir şeyleri kendime öğretme şeklimle de başa çıkamazsın. Kendim dışında birini dinlemezdim evet ve bu yüzden babamın laneti üzerimde, İstanbul’dan bu kadar uzakta bir şehre okumaya gelmiştim ve harçlığım bittiğinde ailemden istemek yerine çalışmayı tercih ediyordum babamın saat koleksiyonundaki en ucuz parça bile yarım milyonken…

“Bana birini hatırlatıyorsun,” diye mırıldandı Hazar o an. Dilinde ekşi bir tat var diye yanağının içini ısırmıştı sanki, dişlerin sıkmıştı.

Karnıma bıraktı yine o sıcak, yoğun hissi o an. Gözümün önü kararmıştı bir anlığına. “Bunu ne anlama geldiğini bilmiyorum.”

“Ben de.”

Bir anda vitesi geriye taktı ve arkadaki araca neredeyse çarpacak kadar yaklaştıktan sonra sola kırdı Hazar, aradaki çukuru önemsemeden ters şeride girdiğinde öyle bir sarsılmıştık ki korkudan ufak bir çığlık atmıştım kapıya tutunurken iki elimle. Ters şeritte sağdan ilerlemeye başladı 120’yle. 130… 140… “Delirdin mi sen?!” diye bağırdım koltuğa yapışırken. Üzerimize arabalar geliyordu! “Hazar! Ne yapıyorsun?!”

“Bizi arkadaşına yetiştiriyorum,” diye cevapladı o an yeniden çukura girerek enkazın önüne geçerken. Kendi şeridimize girmiştik bir anda yeniden. Yolun ortasındaki kaza o kadar büyüktü ki etrafında üç ambulans ve bir sürü polis arabası vardı, daha çekiciler gelmemişti bile.

Vitesteki kolunu o kadar sıkı kavramıştım ki bir elimin ona tutunduğunu fark etmemiştim bile, tırnaklarımı geçirmiştim resmen elinin üzerine. Hazar elimi avucunun içine alıp yüzüme baktıktan sonra elini çeken ben oldum.

Geçici bir şeydim belki. Sır gibi sakladığı… İçindeki boşluğa bir şekilde iyi gelen… Acısını, başarısını, neşesini paylaşabileceği… Belki samimiydi. Belki duymak istediklerimi söylüyordu sadece, kalayım diye. Bilmiyordum.

Zaten işin içinden çıkamayışım bilmeyişimdendi, bilinmezlikse ölümcül kusurumdu.

Yorumlar

6. ÖLÜMCÜL KUSUR

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.