VİTAL BULGULAR
VİTAL BULGULAR
7. ŞEYTANIN İNİNDE
8.615 1429

7. BÖLÜM
“ŞEYTANIN İNİNDE”
Ethel Cain, Sun Bleached Flies

Yağmurun aracın camlarını dövdüğü bir fırtınanın içinde, Hazar bir sokağa girdiğinde “Burada mı?” diye sordum koltukta doğrularak etrafı seçmeye çalışırken.

“Konum burayı gösteriyordu. Kapı numarası 21.”

“Asır’ın evi,” dedim o an. “Asır’ın evinde Tuana.” Orada ne yapıyordu? Bu akşam da mı parti vardı? Ama olsaydı öğlen kafeye uğradığında beni davet ederdi, bir sonraki hafta olan kız kardeşinin doğum gününe davet etmişti yalnızca.

Hazar bir şey söylemedi, omzunun üzerinden bana baktı yalnızca bir kez. Ardından kaldırımın soluna park etti aracı ve “Geldik,” dedikten sonra emniyet kemerini çözdü ve aynı anda indik. Üzerimize çöken yağmurun altında, zırhlı gibi görünen bir bahçe kapısının çatısının altına girdiğimizde beklemeden zile bastım. Durmuyordum, düğmeyi sökercesine basıyordum üzerine.

“Sakin ol, tamam çalıyor zil,” dedi Hazar bileğimi tutarak indirirken o an. Parmağım acımıştı basmaktan.

Kapının açılma sesini duyduğum an iki elimle kuvvet uyguladım, kapı ağırdı ama Hazar tek elini yaslayıp ittirdiğinde kolayca açıldı. Koşar adımlarla ilerledim büyük bakımlı bahçede, fırtınada savruluyordu ağaçlar ve çalılıklar. Biraz yavaşlasam ben de savrulacakmışım gibi hissediyordum bu yüzden durmadım. Yere gömülü lambalarla aydınlatılmış, ağaçlar arasında kalan giriş kapısına ilerledim evin; kapı aralıktı ve biri kapıda dikiliyordu. Yaklaştıkça suratındaki kan çekilmiş ifade beni de korkutmaya başlamıştı. “Tuana nerede?” diye sordum botlarımı umursamadan içeriye girdiğimde. Büyük bir salona açılan giriş kısmına baktım birini görmek istercesine, kapının önünde dikilen kız tek kelime etmiyordu. Dilini yutmuş gibiydi. Tanımıyordum da…

Hazar hemen peşimden eve girdiğinde bir kapıdaki kıza, bir bana baktı ve ardından büyük adımlarıyla içeri yürümeye başladı. Peşinden ilerledim koşarak ben de. Bir anda girişinde bir çift merdiven bulunan, şömineli ve kış bahçeli koca bir salonun ortasında bulmuştuk kendimizi ve bembeyaz halının ortasında kanlar içinde bir kız yatıyordu. Tuana koltuğun kenarına yaslanmış yerde oturuyordu ve bacaklarını kendine çekmiş, ellerini kafasına yaslamıştı. Sanırım şoktaydı. Ayrıca yine tanımadığım bir çocuk, sanırım Tuana’nın son zamanlarda görüştüğü çocuk, elinde telefonla biriyle konuşuyordu. “Lan dürüstçe söyle şunu? Ne olur öyle bir şey olsa? Ne yapmak lazım? Polisi mi—“

Hazar bir anda çocuğun telefonunu kulağından çekip çağrıyı sonlandırdı o an. Karşılaştığımız manzara göre fazla sakindi ve hızlı hareket ediyordu. “Kimdi bu konuştuğun?”

Çocuk sertçe yutkundu. “O-okuldan arkadaşım, hukuk mezunu—“

“Başka biriyle iletişime geçtiniz mi?” diye sordu Hazar, kızın kanlar içindeki bedeninin önünde eğilerek nabzını kontrol ederken. Ayrıca çenesini iki parmağı arasında açmış, boğazını ve gözbebeklerini de kontrol etmişti.

“H-hayır,” diye cevapladı kapıyı bize açan kız, bir eli kolunda kendini sıvazlayarak geliyordu ve gözlerinden yaşlar akıyordu. “A-ama abim gelir birazdan…”

Asır’dan bahsediyordu. Dışarıda olmalıydı. Bu kız Asır’ın kız kardeşiydi. Salonlarında biri ölmüştü. Bir an önce kendime gelmem gerektiğini düşünerek tırnaklarımı avuç içlerime batırdım, acı beni anda tutacaktı. Ardından Tuana’nın önünde eğildim ve “Tuana,” dedim bileklerinden tutarak ellerini kafasından çekerken. “Tuana, iyi misin? Ne oldu burada? Tuana—“

Şoktaydı. Gözbebekleri kocaman olmuştu, bir şey kullandığı belliydi. “B-biz sadece eğleniyorduk,” dedi titreyerek, sürekli yutkunuyordu; bariz susuzluk çektiği belliydi. Dilinin üzerindeki beyaz tabakayı da fark etmiştim. “S-sonra bir anda… Alya k-kafayı yedi. A-akşamdan beri bir garipti zaten…”

Tuana’nın daha fazla konuşamayacağını anladığım an omzumun üzerinden dönerek kızın yanından doğrularak kalkan Hazar’a baktım, çatık kaşlarının ardından kehribarlarını daha ayık olan diğer iki seçeneğe çevirdi o an. “Sık kullanıyor musunuz?”

Bu o haptı. Bahsettiği. Tuana’nın bazen ot kullandığını ve kendine zarar verecek başka maddeleri de geçmişte denemiş olduğunu biliyordum ama bu kadar içinde olduğunu bilmiyordum…

Tuana’nın takıldığı çocuk öne doğru bir adım attı o an. “Bir şey kullanmadık!”

Hazar “Kes lan,” dedi hırlar bir sesle. Çocuk anında neye uğradığını şaşırmış, geri çekilmişti. “Ne kadar zaman oldu?”

Kızın üzerine çevirdim o an bakışlarımı. Sanırım okulda bir kez görmüştüm, aynı bölümde değildik ama birkaç dersimiz ortaktı. Boğazındaki derin yarayı göremiyordum kanlar içinde olduğu için, düşerken saçları da kapatmış olmalıydı. Bunu kendi mi yapmıştı?

“Bıçak nerede?” Tuana’ya döndüm. Bana kıpkırmızı olmuş gözlerle, korkudan her an bayılacakmış gibi bakıyordu.

Bir an Asır’ın kız kardeşiyle Tuana’nın flörtü birbirlerine baktılar, ardından Tuana’nın flörtü nihayet bize bir cevap vermeye karar verdi. “Yarım saat olmuştur,” dedi suçlayıcı bir işaretle Tuana’yı gösterirken. “Bu geri zekâlı olay olduğu gibi kankasını aramış, sanki altındaki bezden dün kurtuldu! Şuna bak ya!”

Hazar bir an elini kaldırdığında gerçekten çocuğun üzerine atlayacağını düşündüm. “Oğlum bak elimde kalırsın, kes çeneni!” Ardından dönüp Asır’ın kız kardeşine baktı. Onun gibi sarışın, uzun boylu ve ince yapılıydı. “Sen konuş.”

Kız kollarını etrafına doladı iyice, halıya bakmamaya çalışıyordu. “Y-yarım saat oldu, sanırım,” diye mırıldandı kız sesi korkudan titrerken. “Bıçağı Tuana h-havuza attı… Ben bir şey kullanmadım!”

O an Hazar’ın kabanının cebinden bir şırınga ve iğne çıkardığını fark ettim, eğilip yerde cansız yatan kızın kolunu sıyırdı ve etrafa baktı. Asır’ın kız kardeşinin kot pantolonundaki kemeri fark etti ardından, “Kemerini ver,” dedi sert bir sesle. Kız ne yapacağını bilemezcesine hıçkırıklara boğulmuş bir şekilde, titreyen ellerle kemerini çıkarttı ve Hazar’a uzattı. Hazar kemeri tahmin ettiğim gibi kızın koluna bağlayıp sıktı, ardından damarında bir şırınga kadar kan çekti. Kehribar gözleri üzerime çevrilmişti. “Reva. Cebimde tüpler var.”

Kızın etrafından dolanarak Hazar’ın cebine elimi attım ve elime gelen küçük tüplerden birkaçını çıkardım. “Kan örneği mi alıyorsun?” diye sordum fısıldarcasına, gözlerine bakarak. “Deneylerin için mi?”

Hazar hiçbir şey söylemedi, kafasını salladı sadece. Tüpleri sırayla doldurmaya başlamıştı. Muhtemelen fark edilmesin diye üç tüp alacaktı yalnızca. “Biriniz polisi ve ambulansı arasın.”

Dönüp Asır’ın kardeşine baktım ama bir anda koltuğa oturup sesli bir şekilde ağlamaya başlamıştı. Bu yüzden Hazar’ın elinden çekip koltuğa attığı telefonu, Tuana’nın aptal flörtüne uzattım ve “Ara,” dedim sert bir sesle. Ne kadar soğuk kanlı davrandığımın farkındaydım, sadece Nedim Nadas’ın kızı olduğum için damarlarımda soğuk akıyordu kanım. Ne de olsa baba tarafım Rusya’dandı.

Çocuk hiçbir şey söylemeden telefonu eline aldı ve önce ambulansı, ardından polisi aradı.

“Tuana,” dedim arkadaşımın yanına çömelerek yeniden, kolumu omzuna sarmıştım. “Sakin ol. İyisin. Senin suçun yok. Hiçbirinizin suçu yok,” diye mırıldanıyordum gözlerimi üzerlerinde gezdirirken ama Hazar, Tuana’nın flörtüne kötü bakıyordu. Tüpleri cebine attı başka birine fark ettirmeden, ardından gözlerini telefonu kapatıp kapıya doğru yaklaşan çocuğun üzerinden çekmeden ona yaklaşmaya başladı.

“Nereye?” diye sorduğu an çocuk kaçmak için dış kapıya doğru can havliyle koştuğunda Hazar ne ara üzerine atlamıştı anlayamamıştım bile, çocuğu yakasından tuttuğu gibi salonun ortasına fırlattı. Sanırım çocuğun tişörtü yırtılmıştı. “Nereye dedim?” diye tekrar etti yere savrulmuş, ellerinin üzerinde ayağa kalkan çocuğun tepesine dikilerek, ölüm gibi bir sesle. Ardından kolundan tuttuğu gibi peteğe sürükledi ve o sırada “Ne yapıyorsun lan manyak?!” çığlıkları atan çocuğu bileğinden, elindeki kemerle peteğe bağladı. Nasıl bir düğüm attığına dair bir fikrim yoktu ama çocuk tek eliyle çözebilecek gibi görünmüyordu, acı çekiyordu kolundan. “Acıyor, hayvan herif! Çöz beni! Manyak mısın nesin?! Ben mi öldürdüm kızı! Kendi intihar etti resmen!”

“Üçüncüde çekirge bile yaklanır lan! Sus dedik!” diye bağırdı Hazar da çocuğa, bu yanını ilk defa görmüyordum ama bir kedi gibi sinesim geliyordu kenara. “Niye kaçıyorsun o zaman? Nereye gidiyorsun daha polis gelip ifadeni almadan?!”

Muhtemelen hapları kızlara veren bu çocuktu. Torbacı olabilir miydi? Neticede Kovuk’takiler de torbacıydı. O gün hakkında bildiklerim yalnızca Hazar’ın anlattıklarıyla sınırlıydı ve Belya’nın orada ne yaptığını sormamıştım bile… Bu vakitten sonra da soramazdım ona çünkü birbirimizi görmezden geldiğimiz, sessiz bir soğuk savaş içindeydik.

Ben Tuana’ya sarılmış, onu sakinleştirmeye çalışırken Hazar bahçeye çıktı bir an. Başımı uzatıp onu izledim, havuzu kontrol ediyordu. Dolu düşüyordu resmen havuza ama o bulanıklığa rağmen ışıklardan dolayı bıçağın metalini görebileceğini biliyordum. “Bıçağı niye atmışlar ki?” diye sordum istemsizce, Hazar döndüğünde. Polis ve ambulans sirenlerinin sesi geliyordu uzaktan.

“Korkmuşlardır,” diye cevapladı Hazar beni, ardından elleri belinde, yerdeki kızın başına dikildi ve bir of çeker gibi derin bir nefes çekti ciğerlerine. Gözleri tavanda, kayıttaki kameralarda gezindi ve telefonunu çıkarıp birine mesaj attı. Kameraların fotoğrafını da çekmişti. Telefonu cebine geri soktu ardından, alnını ovaladı. Sanırım uykusuz ve yorgundu. Sanırım içi sıkılıyordu artık bu ölümlerden. Sanırım az önce birine, kurbandan kan örneği aldığı kısmı güvenlik şirketi ve evdeki kayıtlardan silmesi için mesaj atmıştı. Birileriyle çalıştığını biliyordum. Polisten korkmaması ve bünyesinde bulunduğu teşkilat bunun kanıtıydı.

Önümde, canından olmuş gencecik bir kız uzanıyordu ve ben hiçbir şey hissetmiyordum. Bu özelliğimi ne zaman edinmiştim, yoksa hep içimde miydi bilmiyordum ama şiddetin olmadığı bir olay beni çok da korkutmuyordu. Belki de sebebi babamın dosyalarını karıştırmamdı küçük yaştan beri çalışma odasındaki, ne de olsa kasasının şifresini biliyordum; babamın haberi bile yoktu. İşkenceyle konuşturduğu istihbaratçıların videolarını izlerdim, kayıtlarda her yaştan ve iki cinsiyetten de insanlar olurdu. Bir gün birisi babamın fişini çekmeye karar verirse kendiyle birlikte onu da alaşağı edebilmek için her şeyi arşivlediğini biliyordum.

Kapıyı ben açtım. Önce sağlık görevlileri girdi içeri, arkalarından polis… İntihar olduğu kesin olsa bile adli ölüm olarak ele alınacaktı polis tarafından ve ölüm gerçekten intihar mı, kaza mı yoksa bir başkasının müdahalesi var mı araştırılacaktı. Sağlık personeli ölümünü doğruladıktan sonra adli süreç olarak devam edecekti her şey.

“Hadi, hadi canım,” diye mırıldandım Tuana’yı yerinden kaldırmaya çalışırken o an. Bir sağlık görevlisi ve personel bizi dışarı çıkarmak istiyordu. Hazar’ın köşede bir polisle konuştuğunu görebiliyordum, iki polis Tuana’nın flörtünü Hazar’ın bağladığı yerden çıkarmaya çalışıyordu bir süredir ve Asır’ın kız kardeşi çoktan sağlık kontrolü için dışarı çıkmıştı bile. En son ağlamaktan nefes alamıyordu.

Tuana, sağlık kontrolünden geçtikten sonra yanına gelen polisin sorduğu “En son ne hâlde gördün?”, “En son kim yanındaydı?”, “Herhangi bir madde veya ilaç kullanıp kullanmadığını biliyor musun?”, “Son günlerde arkadaşında olağan dışı bir şey fark ettin mi?” sorularına cevap vermeye çalışırken fenalaşarak baygınlık geçirdiğinde ifadesini tamamlayaman ambulanslardan birine yatırdılar. Bir anda kendimi bir ambulansın arkasında bulmuş, Tuana’ya oksijen maskesi takılırken olanları idrak etmeye çalışırcasına ambulansın beyaz ışığına odaklanmıştım. Biri ölmüştü. Tuana olay yerindeydi. Flörtü muhtemel tedarikçiydi. Tuana da hap almış olabilir miydi? Eğer öyleyse, tetiklenmemesinin tek sebebi depresyon geçmişi olmaması mıydı? Testlerinde kanında çıkacak mıydı bu madde? Çok fazla sorum vardı.

Acile geldiğimizde Tuana’yı doğruca travma odasına aldılar ve birkaç test yapacaklarını, mümkünse ailesine haber vermem gerektiğini söylediler. O acil koridorunda, kara kara ailesine nasıl ulaşacağımı düşünürken Hazar elinde turuncu bir kız çantasıyla çıkageldiğinde burada olduğuna inanamıyordum. “Sen nereden çıktın?”

“Ambulansa atlayıp gittin, peşinden geldim tabii ki,” diye cevapladı beni elindeki çantayı uzatırken. “Arkadaşının çantasıymış. Telefonu içinde. Belki ailesine haber vermek istersin.”

O an kafasından tutup yüzünün ortasına koca bir öpücük kondurmak istemiştim mutluluktan. Çantayı hemen alıp Tuana’nın telefonunu, acildeki yatağına yaklaşarak yüzünü ekrana okuttuktan sonra kilidi açarak annesini aradım. İkinci çalışta uykulu bir ses cevaplamıştı telefonu. Kızının arkadaşı olduğumu ve hastanede olduğumuzu, ciddi bir durumu olmadığını ama bir şeyler olduğunu söyledikten sonra hastanenin ismini vermiş ve kapatmıştım telefonu.

Sabahın 4’ünde acil koridorunda uykusuzluktan ve yorgunluktan baygınlık geçirmek üzere bir hâlde oturmuş, arkadaşımın durumunun iyi olduğunu ve yalnızca şoktan dolayı baygınlık geçirdiğini ama kanındaki oksijen seviyesinin de yabancı bir maddeye bağlı olarak düştüğünü öğrenmiştim. Hazar hemen yanımda oturuyordu sessizce. Önümde Tuana’nın annesi ve babası vardı, endişeyle doktorla konuşuyorlardı. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum başka. Polis, gerekirse benim ifademe de başvurabilecekleri bu sebeple aranabileceğimi söylemişti. Tenim kaşınıyordu, midem bulanıyordu ve gözlerim acıyordu.

“Tatlım, sen artık eve git… Hiç iyi görünmüyorsun. Sabah haberleşiriz,” dediğinde Tuana’nın annesi bana sarılarak, başımı salladım ve Tuana’nın eşyalarını teslim ettikten sonra Hazar’la acilin çıkışına yürüdük bu yüzden.

Buz gibi soğuktu Soyhan’ın ayazı, yağmur durmuştu ama rüzgâr insanın kemiklerini titretircesine esiyordu hâlâ. Yüzümü ovaladım kendime gelmek istercesine ve Hazar’a döndüm. “Şuradan bir taksiye—“

“Saçmalama,” diye mırıldandı kolumdan tutup beni otoparka doğru çekiştirmeye başladığında. Tutuşu fazla gevşekti, bir süre sonra park ettiği arabasına yaklaştığımızda kaportaya yaslanıp derin bir nefes aldı. Gözlerini ovaladı elleriyle. Uykusuzluktan mıydı?

“İyi misin?” Önünde durdum, gözlerini kırpıştırıp görüşünü netleştirmeye çalışıyordu o an Hazar. İyi falan değildi. “İlacını almadığın için mi?” diye sordum bu sefer de, kanıma karışan adrenalinden dolayı uyanmıştım bile. Hazar’ın eli araca yaslıydı ve başını kaldıramıyor gibiydi. “Neden gitmedin?” diye yükseldim bir an, kendime engel olamamıştım yüzünü avuçlarımın arasına alıp başını kaldırmasını sağlarken. Gözlerini açık tutamıyordu. “Sen delirdin mi?! Neden bir şey söylemiyorsun!”

“Bağırma,” mırıltısını duydum o an, sertçe yutkundu. “Sanırım sen taksiyle gitsen daha iyi—“

“Ver şu anahtarları, ben sürüyorum,” dedim kabanının cebinden arabanın anahtarlarını alırken. Kilidini açtım aracın, ardından yolcu koltuğunun kapısını da. “Geç içeri otur.” Ardından şüpheyle baktım yüzüne. “Geçebilecek misin?” Kapıyı sonuna kadar açtım bu sefer, Hazar açılan kapıya tutunmuştu. “Hazar?”

“Ben sürmediğim araca binmem,” dediğinde bir an, neredeyse kahkaha atacaktım suratına.

“Tamam işte bir ilk olur bu.” Arkasına geçtim ve ittirdim ilerlemesi için. Hazar oflayıp poflayarak kendini zar zor atmıştı ön koltuğa. Direkt başını koltuğa yaslayıp gözlerini kapattığı için endişelendiğimden, uzanıp emniyet kemerini bile ben bağlamıştım ve sesi çıkmamıştı.

Ehliyetimi alalı çok olmuyordu ve yüksek araçları sürmek en kolayıydı fikrimce, bu yüzden vitesi düze takıp hastane otoparkından çıktığımızda sabahın köründeki boş yollarda zorlanmadım. Hazar’dan gözlerimi çekmekte zorlanıyordum ama, gözlerini açmıyordu çünkü ve elleri kucağında öylece duruyordu. Bir kırmızı ışıkta birkaç araçla birlikte beklemeye başladığımızda içime düşen korkuyla nabzını kontrol ettim. Lanet olsun, çok zayıftı. “Hazar,” diye mırıldandım omzuna düşen yüzünü kaldırırken. “Hazar beni duyabiliyor musun? Uyuma. Lütfen uyuma!”

Bir anlığına dudaklarını oynattı, ardından gözlerini aralamaya çalıştı ama açamıyordu bile. “Sorun değil,” diye fısıldadı başını koltuğa yaslı ve dik tutmaya çalışırken. “Sen sür. İyi gidiyorsun…”

“Aptal herif,” diye bir hırıltı koptu boğazımdan o an, kırmızıda geçtim ve öyle bir kırdım ki direksiyonu sola; onun sokağına, öleceğimi düşünmüştüm çünkü işe ve okula gidenler uyanıp caddelere dökülmeye başlamışlardı bile. “Neden yanında taşımıyorsun ki? O salak tüpleri taşıyorsun ama örnek almak için! Hastanedeydik! Hastanedeydik, serum takabilirlerdi, eğer yanında olsaydı…” Dolabından bir tüp çalsam ve her zaman yanımda taşısam bana kızar mıydı?

“Geldik!” El frenini çektiğim an anahtarları kaptım ve çıktım araçtan. Hazar’ın kapısını açtım, emniyet kemerini çıkardığım an öne yığılacak gibi oldu ama omzundan ittirdim onu ve yüzünü avuçlarımın içine alarak tokatlamaya başladım. “Hazar, geldik. Evindeyiz. Sadece eve girene kadar kendini biraz taşıman gerekiyor. Beni duyuyor musun? Hazar?”

Ama duymuyordu. Korkuyla nabzını kontrol ettim tekrar, “Tamam, tamam sakin ol, atıyor,” dedim omuzlarından onu tüm gücümle düşmesin diye koltuğa doğru iterken. “Tamam, Reva… Sakin ol dedim sana!” Başımı salladım kendime gelmek istercesine. “Serum var. İçeride. İlaç da dolapta… Daha önce getirmiştim. Yapabilirim. Damar yolu açabilirim,” dedim kalbim göğsümden fırlayacakmışçasına atarken ve Hazar’ın emniyet kemerini yeniden taktım. Koltuğunu biraz geriye yatırdım, pencereyi içeri hava girsin diye biraz açık bıraktım, ardından cebindeki ev anahtarlarını alıp koşturdum kapıya.

Anahtar ilk deliğe sokmaya çalıştığım an elimden düştüğünde bir küfür kopmuştu boğazımdan. “Siktir, bir işi becer!” Yalnızca beş anahtardan biriydi işte, neden girmiyordu?! Ev anahtarı bunlardı. Biliyordum. Dizlerimin üzerine çöktüm ve kendimi sakinleştirmeye çalışarak anahtarları yeniden teker teker denedim ama gözlerim bulanık görüyordu yaşlardan. Ellerim titriyordu. Ölecek gibi hissediyordum. “Ölemezsin. Sen ölürsen o da ölür!” Kapıya vurdum “Açıl be! Açıl!” diye bağırarak birkaç kez, ardından birkaç derin nefes almaya çalıştım ama oksijen bir türlü ciğerlerime girmiyordu. Sanki yolu kapalıydı.

Korkudan bağırmaya başlayacağım anların birinde anahtarlardan birini deliğe girdiği gibi çevirebildiğimde öyle bir içeri attım ki kendimi, ayağım paspasa takıldı ve ellerimin üzerinde yere kapaklandım. “Kalk, kalk,” diye fısıldadım genzime kaçmış sesimle kalkıp kendimi mutfağa atarken. Buzdolabından serumu ve küçük cam şişedeki ilaçlardan birini aldım, ardından koşarak merdivenlerden yukarı odasına çıktım ve komodinin çekmecelerini karıştırmaya başladım. IV kanül, enjektör, iğne… Turnike ya da eldiven yoktu. Gazlı bez, antiseptik solüsyon… Hiçbiri yoktu. Banyonun ışıklarını açtığım gibi dolabın raflarını karıştırmaya başladım bu sefer ve bir acil durum kiti buldum. İçinde ihtiyacım olan her şey vardı.

Topladığım malzemelerle birlikte arabaya geri döndüğümde şoför koltuğunu iyice geri çektim kendime alan açmak için. Hazar hâlâ bilinçsizdi ama nabzı zayıf da olsa atıyordu. Üzerindeki kabanı sıyırdım ve kolunu açtım, eldivenlerimi giymiştim. Tepemdeki ışığı açmış, turnikeyi bağlamış, parmakuçlarımla uygun damarı yokluyordum. “Sakin ol,” diye fısıldadım kendime. “Bunu yapabilirsin. Biliyorsun. Her şeyi biliyorsun. Bu sene de bölüm birincisi olacaksın.” Antiseptik mendille sildim bölgeyi, ardından kanül paketini açtım. Acele etme. Acele etme. Acele etme. “Acele etmezsem ölür ama!” Ne demekti kanındaki zehir oranının artması? Ölümcül bir hastalıktı bu. Hazar sadece belli etmiyordu. Hiçbir şeyi belli etmiyordu. Geri zekâlı!

Laboratuvarda pratik ettiğim gibi kanülü yerleştirdim, turnikeyi çözdüm. İğneyi sakince çıkardım ve kenara bıraktım, damarın içinde yalnızca plastik kanül kalmıştı. Serum hattını kanülün bağlantısına takıp klempi açtığımda birkaç saniye kolunu izledim; giriş yerinde şişme yoktu, serum düzenli ilerliyordu. Enjektörü elime alıp cam ilaç şişesindeki 1 cc’lik miktarı çektim, Hazar da böyle yapmıştı o gün. Tamamını almamıştı şişeden. Ardından serum torbasının ilaç eklemek için kullanılan portunu antiseptik medille silip ilacı serumun içine enjekte ettim.

“Bitti,” dedim iki elimle serumu kaldırıp yukarıda tutarken. Öyle derin nefesler alıyordum ki, ama öyle kuruydu ki boğazım; sesim kısılmıştı ve boğazım ağrımaya başlamıştı. Ağlıyordum. Ne zamandır ağladığımı bilmediğim bir süredir, ağlıyordum ve bayılacakmış gibi hissediyordum ama serumu yukarıda tutmam gerektiğini biliyordum bu yüzden kollarımı yukarı kaldırıyordum her düşmeye çalıştıklarında. Ağrıyorlardı. Kopsalar da bırakmayacaktım.

“Yalan söyledim. Yemin ederim ölürsen kitabını falan yayınlatmam. Yazdığınla kalırsın o kadar sayfayı, çöp olur,” dedim burnumu çekerken. Sesimi tanıyamıyordum. “Gitarını da çalarım. Zaten duvarıma çok yakışır, asacak bir şeyler arıyordum… O paketi de açarım amcanın verdiği. Ya da her kimse işte. Ne vardıysa zaten içinde… Bir hafta boyunca vermedim sana, kızmadın bile. Ne alaka?” Bir elimin tersiyle gözlerimi sildim. “Niye huzurumu bozuyorsun ki madem özgür olmayı seviyorsun? Bunca zaman yalnız gelmişim, yalnız gidiyorum! Niye karıştırıyorsun beni kendine?! İnsan bir sorar, ben çok eşliyim falan der! Hiç kimseye benzemiyorsun ki tanıdığım! Nerden bilecektim ben?!” Yine de en çok seni seviyorum. Niye seviyorum onu bile bilmiyorum. Sadece durmuyor. Kafam durmuyor. “Arkadaşını dinlemedin deme bana, sana söyledim. Sana söyledim Hazar! Ben kimseyi dinlemem kendimden başka!”

Hızlı hızlı, göğsüme saplanırcasına aldığım nefeslerin arasında sakinleşmeye çalışıyordum ki serumun yarısının gittiğini fark ettim; Hazar’ın nabzının kontrol ettim yeniden. Eskisi kadar zayıf değildi. İşe yarıyordu. Göz kapakları oynuyordu, kirpikleri titriyordu… Uyanıyor muydu?

“Sen mi bağırıyorsun yine tepemde?”

Sesini duyduğum an aldığım ilk nefes, gerçekten de göğsüme saplanmıştı o an bir hançer gibi. Hazar yutkundu birkaç kez, dudaklarını ıslattı ve kehribar gözler aralandı sonunda. Başını bana doğru çevirdiğinde baygın bakışlarının ardından bana bakmaya başlamıştı.

“Ben bağırmadım,” dedim boğazımı temizleyerek. Ardından kolumun tersiyle yüzümü sildim yeniden. “Kafanın içinde saçma sapan şeyler duyuyorsundur kesin.”

Hazar gözlerini kapattı bir kez daha ama bu sefer dudakları kıvrılmıştı. “Eminim öyledir, aksi düşünülemez…”

“Nasıl bir şey bu? Ya nasıl bir şey bu ya?” diye sordum hararetle, elimdeki serumu sallıyordum. “İlacını almasan ölecek miydin? Ölecek miydin Hazar? Manyak mısın sen? Madem bu kadar elzem, neden yanında taşımıyorsun? Ayrıca kanındaki zehir oranı falan… Ne biçim bir hastalık bu?!”

Hazar bir kez daha ıslattı dudaklarını o an, başını geriye attığı için sürekli yutkunduğunda oynuyordu ademelması. Susamış olmalıydı. “Hastalık… Vücudumda sürekli olarak belirli bir toksik metabolitin oluşmasına neden oluyor. Sağlıklı bir insanda bu madde karaciğer ve böbrek tarafından metabolize edilip atılır, bende genetik ya da metabolik bir bozukluk sebebiyle kanda birikiyor,” diye açıkladı sürekli duraklayarak, kesinlikle susamıştı. “Belirli bir noktaya kadar semptomları belirgin değil. Toksik eşiği geçtiğinde nörolojik etkiler başlıyor. Sersemlik, konfüzyon, koordinasyon bozukluğu, bilinç bulanıklığı…” Elini kaldırabildi o an alnını ovalamak için.

“Tedavi edilmediğinde?” diye sordum sert bir sesle. Ağlamıyordum ama gözlerim hâlâ ıslaktı ve kaşlarımı o kadar çatıyordum ki başım ağrımaya başlamıştı.

“Daha yüksek seviyede toksin merkezi sinir sistemini baskılıyor,” diye mırıldandı Hazar, bakışları yeniden üzerime çevrilmişti bu da benim boktan hayatım dercesine. “Bilinç kaybı, koma… Zaman geçtikçe ölümcül konsantrasyona yaklaşıyor.. Solunum, dolaşım ve beyin fonksiyonları bozuluyor ve—“

“Tamam,” dedim o an lafını bölerek. “Devam etme. Anladım. Ölüm gerçekleşiyor.” Başımı salladım. “Anladım. Yeterli.” Dudaklarımı ıslattım ve birbirine bastırdım onları, daha fazla konuşma dercesine. Sus artık.

Orada, öylece, serumu bitene kadar tutmaya devam ettim ama sonlarına geldiğinde artık koltukta mayışmıştım ben de; ellerimin arasında sıkıyordum kalan serumu bitsin diye. Hatırladığım son şeylerden biri buydu. Bir başkası da, birinin kollarında taşınıyor oluşumdu; bir kapı açıldı, merdivenlerden çıktık… Çarşafların arasına bırakılana kadar kendi yatağıma bırakıldığımı anlamamıştım bile. Ne ara evime gelmiştik? Hiçbir fikrim yoktu. Saçlarımın yüzümden çekildiğini hissettim. “Seni gerçekten özleceğim Reva,” diye fısıldadı bir ses sanki. Sanki. Sanrılar duyuyordum ya da. Mental sağlığım göz önüne alındığında çok da zor bir şey değildi bu.

Uyandığımda hava karanlıktı. Koca bir günümü uyuyarak yediğimin farkındalığına henüz varamamış bir hâlde kendimi kıyafetlerimden soyup duşun altına attığımda yavaş yavaş neler olduğunun farkındalığı yüklenmeye başlamıştı zihnime sıcak suyun altında… Bir kız ölmüştü. Tuana olay yerindeydi. Asır’ın kız kardeşi ve bir çocukla birlikte. Hazar hastaydı. Tuana’yı hastane acilinde ailesiyle bıraktıktan ve durumunun iyi olduğunu öğrendikten sonra Hazar fenalaşmıştı, hâlâ nasıl ilk defa damar yolu açıp serum bağladığımı bilmiyordum ama işe yaramıştı ve Hazar kurtulmuştu. Neredeyse ölüyordu Hazar. Onun yaşayacağını anladığımda, serumunun bitmesine yakın ben uyuyakalmıştım ve beni evime getirip yatağıma yatırmıştı botlarımı çıkarıp.

Yüzümü kaç kere sıvazlasam geçerdi içimdeki sıkıntı bilmiyordum ama saçlarımdan acısını çıkarırcasına köpürttüm şampuanı kafamda. Duştan çıkıp üzerime temiz ev kıyafetleri geçirdikten sonra saçlarımı kuruturken aklıma kafedeki ek işim ve kaçırdığım dersler geldiğinde panik olmaya başlamıştım bile. Polis merkezine gidip karıştığım olay hakkında bir belge alarak okul yönetimine teslim etmeliydim yoksa alttan dersim olacaktı bir sonraki dönem, ayrıca kafe sahibinden de özür dilemem gerekiyordu… Hazar. Tuana. Hazar’ın ve Tuana’nın iyi olup olmadığını da kontrol etmeliydim.

Taşikardi geçirme garantili kahvemi termosuma doldurduktan sonra anahtarlarımı ve şemsiyemi de alıp evden çıktığımda saat akşamın 7’siydi. Yakın olduğu için hastaneye yürüdüm önce, danışmaya bilgi almak için sorduğumda Tuana’nın acilden çıkışının öğlen yapıldığını öğrendim. Telefonunu açmıyordu, çalmıyordu bile telefonu. Muhtemelen şarjı bitmişti ve şarj etmeyi akıl edecek kafada değildi şu an. Annesinin numarasını hatırlamıyordum, onun telefonundan aramıştım… Hastane yardımcı olamayacağını söylemişti aile üyesi olmadığım için. Evlerini de bilmiyordum.

Polis merkezine gidip dün geceki olayla ilgili biriyle konuşup konuşamayacağımı öğrenmeye çalıştığımda beni bir saat boyunca boş bir odada bekletip yazılı ifademi aldıktan sonra okul için kaşeli mühürlü bir dilekçe verdiler, böylelikle bugün kaçırdığım dersler için mazeretim olacaktı.

Kafeye yürüdüğüm yolda gerginlikten dudaklarımı yerken Hazar’a İyi misin? mesajı attım. Dakika başı kontrol etmeme rağmen cevap gelmediğindeyse aradım. Açmıyordu. İkinciye aradığımda direkt meşgule düştü. Sanırım müsait değildi. Müsait olunca dönerdi, değil mi?

Kafamın bir köşesini yemeye başlamıştı bile çoktan kurtçuklar.

Dün öğlenden beri hiçbir şey yemediğim ve üzerine aç karna kahve içtiğim için bir türlü dinmeyen mide bulantım, baş ağrım ve dönen dünyamla birlikte kafeye girdiğimde beni işe alan barista çocuğu tezgâhın arkasında gördüm; adımlarım geri geri gidiyordu ama ben ileri gitmek zorundaydım… Kasaya yaklaştım mahçup bir ifadeyle. Garip bir şekilde suratında sıfır mimikle bakıyordu bana, “Ben… Çok özür dilerim,” dedim yutkunarak. “Bir olay oldu… O yüzden—“

“Özrünü sonraya sakla. Şanslısın ki arkadaşın işini kurtardı,” diye lafımı kestiğinde, şaşkınlıkla başıyla işaret ettiği yere baktım. Gördüğüm manzara karşısında neredeyse çenem yere düşecekti. Asır, masaları siliyordu. Üzerinde bej bir pantolon, lacivert bir kazak ve önlük vardı.

“N-nasıl yani?”

“Tam telefonlarımı açmadığın için kovulacağını sesli düşünüyordum ki… Arkadaşın sipariş veriyordu o sırada. Yerine çalışmayı teklif etti. Ben de zengin züppelere işkence etmeye bayılırım, elime bir fırsat geçmişken neden kullanmayayım ki dedim?” Alayla güldü. “Şuna bak, hayatında hiç masa silmişe benziyor mu sence? Filtre kahve doldurmayı biliyor bir tek. Amerikanoyu üç kere gösterdim, adam olan anlardı ilk seferinde… Neyse ki bugün çok müşteri gelmedi.”

Ben Asır’a yaklaştıkça adamın sesi uzaklaşıyordu kulaklarımdan. Ne diyeceğimi bilemezcesine bir ifadeyle yaklaştım Asır’a, tam da silmeyi bitirmişti son masayı o sırada. Dönüp bana baktı, henüz fark ediyordu. “Ben de seni bekliyordum,” dedi yorgun bir nefesle, dudaklarını birbirine bastırarak. “Bütün gün ulaşamadım.”

Yanaklarımın içini ısırdım stresten. “Kız kardeşin nasıl?”

Asır bakışlarını kaçırdı başını iki yana sallarken. “Hâlâ şokta. Annemler yanında. Odasından çıkartabildiğimiz an muhtemelen yurt dışına bir yere tatile yollarlar kafası dağılsın diye… Toparlar.” Seslice nefesini üfledi ardından, elindeki bezi önlüğünün cebine koydu ve ellerini silkeledi. “Sen nasılsın? Tuana nasıl? Hastaneye kaldırıldığını söyledi polisler.”

Başımı salladım. “Sabaha kadar hastanedeydim ben de Tuana’yla, son ailesi gelince döndüm eve… Birkaç gündür uykusuz kaldığım için bayılmışım,” diye mırıldandım şakağımı ovalarken. Ağrı kesici almak istiyordum ama önce mideme bir şeyler sokmalıydım. “Asır, evinizde biri öldü… Burada ne işin var?”

“İşte sana ulaşamadığımdan… Çalıştığın kafeye uğrayayım dedim ben de, ev bastı biraz. Annem kafayı yedi,” diye geveledi ağzında, tadı kaçıktı ve bu çok belliydi. Sarı saçlarını karıştırdı bir an. “Ne gıcık herifmiş patronun da… Diyorum ki böyle böyle olay oldu, biri öldü, ondan gelemiyordur… Kovacaktı seni. Ne yapayım? Aldım elime bezi masaları silmeye başladım ben de.” İşaret parmağıyla önlüğünü işaret etti üzerindeki. “Bu senin önlüğün bu arada, nasıl yakışmış mı?” Kaşları çatıldı bir an, elini cebine attı ve eline gelen paket lastiklerini çıkardı. “Cebinde neden bu kadar paket lastiği var yalnız, onu anlamadım. Neyi paketliyorsun?”

Alt dudağımı ağzımın içine yuvalarken sertçe yutkundum. “Krakerleri,” dedim tekrar yutkunarak. Yutkun yutkun, geçmiyordu boğazımdaki düğüm. “Krakerlerin paketi patlıyor bazen sevkiyat sırasında. Lastikle bağlayıp ucuza satıyoruz.”

Başını salladı Asır. İnanmıştı. “Sen iyi misin?” diye sordu ardından, gözlerini yüzümde gezdirirken. Ne yapmaya çalıştığını bilmiyor ve anlayamıyordum, bencilce kovmak istiyordum onu buradan ama aynı zamanda sarılıp teşekkür etmek de… Onun sayesinde kovulmamıştım çünkü. Kim yapardı ki bunu bana? Yerime geçip çalışmıştı çocuk resmen.

“Mesaim bitti bu arada,” dedi benim cevap veremeyeceğimi anladığı noktada. “Yani, senin mesain aslında… Her neyse. Bir şeyler yemek ister misin? Deli gibi acıktım. Hem konuşuruz.”

Başımı salladım gözlerimi kaçırırken. “Ben de bir şeyler yesem iyi olur…”

“Ben önlüğü teslim edip geliyorum o zaman,” diye mırıldandı eliyle tezgâhın arkasındaki personel odasını işaret ederken. Kapıya yakın bir yerde beklemeye başladım onu. Bu sırada baristalık yapan patronumun üzerimdeki ters bakışlarını yakalamıştım, zaten cappuccino’yu hızlıca kavrayamadığım için bana gıcık olmuştu; şimdi bir de yerime başkasını çalıştırmış oluyordum… Beni kovarsa hiç şaşırmayacaktım.

“Hadi, çıkalım,” diyerek geldi birkaç dakika sonra Asır, ceketini giyinmişti. Dışarı çıkarken geçmem için kapıyı tuttu, ardından plakasındaki harfleri ASR olan Mercedes’ini işaret etti başıyla. “Buradan hanımefendi.”

Hazar’ın cevap vermediğim mesajımı kontrol ediyordum o sırada. Kaldırımın ortasında dikildim birkaç saniye, ardından Asır’a bir bakış atıp kilidini açtığı aracının ön koltuğuna fırlattım kendimi. Bir motorsiklet ya da Jeep Wrangler değildi bu, başka bir arabaydı. Sık binmiyordum yabancı araçlara, bindiğim en yabancı araç muhtemelen Belya’nınkiydi.

“Ne yemek istersin bakalım?”

Zıkkım. Mümkünse. Zehirli bir şeyler. Bu sıralar ölmek istiyorum herhalde çünkü, hareketlerimden belli olmuyorsa eğer…

Evlerinde ölen kızın adı Alya’ydı ve tahmin ettiğim gibi bizim okuldan bir kızdı, ona zehirlendiği uyuşturucuyu içirense yine tahmin ettiğim gibi kaçmaya çalışan çocuk, yani Gürkay’dı. Asır bana polisten öğrendiği tüm bilgileri, beni götürdüğü hoş bir restoranda anlatırken benim tek yaptığım yalnızca dinlemek, telefonumu kontrol etmek ve tabağımdaki köfteli makarnayı mideme göndermeye çalışmak oldu. Ona haksızlık ettiğimi, dikkatimi vermediğimi ve onun fedakârlığına rağmen ona yeterince iyi davranmadığımı biliyordum ama nankörün tekiydim işte, babasının kızıydım… Ben dememiştim Asır’a yerime çalış diye. Sırf bir iyiliği yüzünden kendimi onunla takılmaya zorlamayacaktım.

Karşıma iyi insanlar çıkmıyor değildi işte, olay hiçbir zaman iyi insanların çıkmayışı değildi önüme… Olay benim durmayışımdı yerimde. Tanışmak, konuşmak, vakit geçirmek istemeyişimdi yeni insanlarla. Fırsat vermeyişimdi. Bir kahveyi çok görüşümdü. Yabancı bir yüz geçtiğinde ve oturduğunda karşıma masada, anlattığı saçmalıkların içinde bir çift kehribar göz ve alaylı gülüşlerini arayışımdı.

Geri zekâlı ve sapkın olan bendim yoksa, bütün bu önüme çıkan insanlar değil… Benim sevgimdi hastalıklı ve çarpık olan.

Asır’la geçmek bilmeyen yemeğin ardından beni evime bıraktığında ona teşekkür ettim, ardından tembel adımlarla yürüdüm eve. Saat gece yarısına geliyordu ve Hazar ne mesajıma dönmüş, ne de aramıştı beni. Başa mı dönmüştük? Yalnızca hayatta ve sağlıklı olduğunu bilsem yeterdi, başa dönebilirdik. Hiç tanışmamış gibi bile davranabilirdik. Sadece dün gece ve bu sabahtan sonra, hayatta olduğunu bilsem yeterliydi gerçekten de. Sonra bırakacaktım rahatsız etmeyi.

Bu yüzden bir taksiye atladım, on dakika sonra Hazar’ın evinin kapısındaydım. Zile basmadan önce gözlerim mutfak camına kaymıştı istemsizce, kızıl saçlar görürüm sanmıştım ama yoktu. İçeride kimse yoktu aslında. Zile basıyor, kapıyı çalıyordum ama içerisi bomboştu. Kızıl saçlar bile görsem mutfakta iyiydi, en azından bana Hazar’ın iyi olup olmadığını söyleyecek biri olurdu evde.

Ama yoktu. Ne bir cevap, ne sinirlerimi bozacak başka bir kız… Kimse yoktu.

O gece pek iyi uyuyamadım. Ertesi sabah daha çalmadan alarmıma kalkıp yoga matımın üzerinde esnemeye çalışmış ama ne zaman sakinleşsem yeniden ağlamaya başlamıştım. Sinirlerimin nede bu kadar bozuk olduğuna dair bir fikrim yoktu, kalp ritmim aklımdan geçen her düşünceyle yeniden bozuluyordu. Odaklanamıyordum. Rahatlayamıyordum. Kendime gelemiyordum. Kendime kızmaya başlayacaktım çok yakında… İşte o zaman tırlatacaktım ve bunu biliyordum.

Yıllarca daha iyi olmak ve daha da kötüleşmek arasında gidip gelmiştim ve şimdi bu kadar çabalarken, bu kadar şeye rağmen çakalarken neden üstüme geliyordu duvarlar bilmiyordum. En yakın arkadaşım olarak gördüğüm kızı kaybetmiş, aşık olduğum çocukla tanışıp onun bir çeşit şiddet yanlısı tarikata çalıştığını öğrenmiş ve onunla sevişmiştim; yalnızca değersiz bir flört olduğumu fark edişimin ardından annemle tartışmıştım çünkü sırlarımı babama açık ediyordu ve babamla da tartışmıştım çünkü beni kurbanlık koyun olarak götürdüğü davette yeterince ilgi toplayamamıştım üzerime, tabii bir başka arkadaşımın bir kızın intiharına tanıklık ederek hastaneye kaldırıldığını ve aynı gece Hazar’ın neredeyse öldüğünü, ilk defa damar yolu açıp ne olduğunu bile bilmediğim bir ilacı serumuna kattığımı da unutmamak gerekiyordu…

Yalnızdım. Hep öyleydim, sorun değildi. Ailem zenginlik içinde yüzüyorken gurur yapıp Tıp derslerinin yanında bir kafede de çalışmaya başlamam ya da ölümüne korkuyor olmama rağmen yüzmeyi öğrenmekte inat etmem bu yüzdendi. Kimseye ihtiyacım olmadığını gösteriyordum kendime, olmayacağının garantisini vermeye çalışıyordum ama Hazar’la tanıştığımdan beri… Canımı sıkmaya başlamıştı bu yalnızlık. Saçlarımı kendi hâline bırakamamam, başkalarının önemsediğim düşünceleri, babamın ısrarları, annemin yaptıkları… Her şey canıma dokunmaya başlamıştı. Bir köşeye geçip var olamıyordum sanki sadece.

Rektörlüğe polisten aldığım mühürlü kaşeli belgeyi ve dilekçemi teslim ettikten sonra sabah 9 dersine girdim o gün okulda. Tuana okulda değildi. Ders aralarında sürekli kampüste ve katlarda dolaşsam da, Hazar’la da rastlaşamamıtşım bir türlü. İçimden bir ses gelmediğini söylüyordu. İçimden bir ses, seni gerçekten özleyeceğim Reva diyen sesin Hazar’a ait olduğunu ve bunun bir veda olduğunu söylüyordu bana. Yalan söylemesini diliyordum sadece. Yapabileceğim başka ne vardı ki çünkü?

Ama yalan olmadığını aradan geçen günler kanıtladı bana.

Her sabah saat 5’de kalkıp vücudumu esnetmeye çalışmaya devam ettim gözyaşları içinde, garipti ki artık vücudumu rahatlatmaya çalıştığım anlar ağlıyordum da. Sanırım mental stresim bu şekilde çıkacak bir yol buluyordu içimden. Ardından duş alıyor, kahvaltımı yaparken bir iki saat derslerime bakıyor ve okula gidiyordum. Saçlarımı düzleştirmiyordum artık, daha çok ne istiyorsam giyebiliyor ve evden başarılı bir şekilde çıkabiliyordum bile… Arada öğle yemeğini götürmüyor ve kantinden bir şeyler alıyordum hatta. Ne zaman o kuru tostu yesem aklıma Belya geliyordu. Ve ondan uzak durmam gerektiği.

Tuana birkaç günün ardından okula geri döndüğünde olanlarla ilgili konuşmak istemediğini ve yalnızca terapistiyle o anları konuştuğunu söyleyip konuyu kapattı. Bu olayın onda ne kadar büyük bir travma bıraktığına tanıklık ettiğim ve bildiğim için bir daha lafını açmadım ben de. Sanırım flörtü mahkemeye çıkarak cezaevine girmişti çünkü torbacılık yapıyordu, üzerinde sandığımızdan da çok maddeyle yakalanmıştı. Mahkemeye sunulan kamera kayıtlarında çocuğun kaçmaya çalışması dışında bir başkasının olağandışı bir hareketi olmadığını söylemişti Asır, bu da Hazar’ın kayıtlardan kızdan kan örneği aldığı kısmı sildiği teorimi kanıtlıyordu. Kim olduğunu, elinin kolunun nasıl bu kadar uzun olabildiğini o kadar merak ediyordum ki… Merak ettiğim bir şey daha vardı. Hayatta mıydı?

Hayatta olmalıydı. O gün ilacını doğru dozda vermiş olmasaydım ayağa kalkıp beni evime götürecek ve yatağıma taşıyacak gücü bulamazdı. Daha sonra da… Dikkat ediyor olmalıydı işte. Bir kez dikkat etmemişti sadece, neredeyse ölüyor olmasının sebebi bendim çünkü acilde yanımda kalmıştı sabaha kadar. Belki de fark etmemişti ne kadar kötüleştiğini. Bilmiyordum…

Asır, yemek yediğimiz günden sonra mesai günlerimi ve saatlerimi öğrenerek kafeye gelmeye devam etti. Kız kardeşinin doğum gününü her şeye rağmen kutlayacaklarını ve kızın 10 Kasım’da doğduğunu öğrendiğimde o güne çok önceden ayarlanmış ve ekemeyeceğim bir planım olduğu bahanesini sunarak partiye katılamayacağımı söyledim Asır’a ama o 10 Kasım gecesi, tıpış tıpış gittim evlerine. O evin salonu, Hazar’ı gördüğüm son yerlerden biriydi ve o gece, onun doğum gününe girerken yalnız olmak istememiştim sadece. Kime sorabilirdim nasıl olduğunu? Bir hayat belirtisini nasıl alabilirdim ondan?

Çünkü her akşam evine uğruyor ve zilini çalıyordum ama bir ışığın yandığını bile görmemiştim günlerdir. Mesajlarıma dönmüyordu. Aramalarıma çıkmıyordu. Yoktu. Yok olmuştu. Bir süre sonra ben de aramayı, mesaj atmayı bırakmıştım zaten. Üç gün sürmüştü ısrarım doğrusu. Devam etmeye elim varmıyordu. Eğer telefonun diğer ucunda sağlıklı ve bilinçli bir şekilde beni görmezden geliyorduysa ihtimali canımı acıtıyordu.

Acınası bir şeydi bu yaptığım. Farkındaydım. Ben değildim bu. Ama saatten saate fikrim, hislerim değişiyordu. Bir üzülüyor, ağlıyor… Bir sinirleniyor, siktir ediyor ve kendi işlerime dönüyordum. Deli gibiydim. Belki deliriyordum da gerçekten. Psikiyatristimin karşısına geçip anlatsam muhtemelen bir hafta yatış verirdi beni sakinleştirmek için önce, uyku için ayrı mental sağlığım için ayrı ilaç reçete ederdi muhtemelen. Bense yetişmekte olan bir doktor olarak ne yapmam gerektiğini biliyordum.

Muhtemelen sigara içmek değildi yapmam gereken şey.

Ama o gece, Asır’ın kız kardeşinin doğum günü partisinden dönerken mahalle bakkalına uğradım ve bir sigara istedim. Kadın normal olarak hangisini istediğimi sorduğunda “Hepsi aynı değil mi? Öldürüyor işte adamı,” diye cevap vermiştim ama görünüşe göre hiç de aynı değildi hepsi. Onun o salak sigara paketinin üzerinde ne yazıyordu? K ile mi başlıyordu ismi, modeli neydi? Modeli mi olurdu sigaranın gerçi? “Şundan,” demiştim o olduğunu düşünerek bir paket alırken. Dalı yakamamıştım bile önce. Sonra içime çektiğim ilk nefes yüzünden yarım saat öksürmüştüm. Bir video açıp izlemiştim internetten nasıl içildiğine dair, sonra içemediğimden kırıp büzüştürüp atmıştım bütün paketi ama eve geldiğimde fark etmiştim ki onun gibi kokuyordum. Bu yüzden kızmıştım kendime, paketi çöpe attığım için… Çünkü bu koku yıkandığımda çıkacaktı. Benim sigara içmem gerekiyordu.

Telefon ekranımdaki tarih gece yarısını, tarih 00.00’ı gösterdiğinde evimin çatısında oturmuş, Lor’un Happy Birthday şarkısını şarkı listemde 11. sıraya ekliyordum o gece. Bu kadardı. Bu kadar dayanabilmiştim. Ne olursa olsun yarın sabah kalkıp hayata dönmeye çalışacaktım çünkü ben buydum. Düşerdim ve kalkardım. Belki uçardım bile. Hem, derin sularda yüzebilmek için bile isteye atmamış mıydım kendimi bilinmezliğin içine? Korka korka atlamamış mıydım bir deniz kıyısından suyun içine? Bu kadar kolay dağılamazdım. Utanç vericiydi. İnsanlar dışarıda eğlenmek için aldıkları saçma sapan bir hap yüzünden kafayı kırıp intihar ediyorlardı, her gün tonla saçmalık yaşanıyordu oralarda bir yerlerde… Başıma ne gelirse gelsin, ne kadar aptal davranmış olursam olayım ben onlardan biri olmayacaktım. Buna lüksüm yoktu.

Kimdim ben? Reva. Okul birincisi olarak mezun olup yurt dışında uzmanlık eğitimi görme hakkı kazanacaktım, okul her şeyi karşılıyordu. Verona’ya gidecektim. İstediğim kişiyle evlenecektim, istemiyorsam da evlenmeyecektim; benim kararım olacaktı her şey. İstediğim gibi giyinecek, saçlarımı istediğim kadar kabartacak, bana iyi gelmeyen kim varsa hayatımdan çıkartacaktım. Ailem olsalar bile. Aşık olmuş olsam bile.

Kalbimin ne istediği umrumda değildi; onun bir beyni yoktu, sağlıklı düşünemiyordu. Ben biliyordum neyin mantıklı olduğunu. Bir an önce kendime gelmem ve rutinlerime dönmem mantıklı olandı. Evet. Hazar muhtemelen yaşıyordu ve sağlıklıydı, zaten aksini öğrenebileceğim kimse yoktu… Ölseydi okul mesaj atardı hem. Öğrencilerden birinin başına bir şey geldiğinde duyuruluyordu, mesela o Asırların salonunda intihar eden kız gibi… Boşuna endişeleniyordum.

Zaten bir yerlerde ölüp kaldıysa da öğrenme şansım yoktu.

“Aaaaaaa! YETER!” diye bağırarak kalktım o gün, yıldızları saydığım çatımdan ve içeri girdim. “Yeter. Düşünme artık. Bırak artık!”

𝜗ৎ

“Reva, neden açılmıyor bu telefonlar?”

Anatomi dersinden çıkmış, kahve almak için dolanıyordum kampüste babam beni aradığında. Soğuk bir Aralık günüydü ve enerjisizdim yine. “İlk çalışında açtım babacım,” diye cevapladım yine de babamı, kafede sıraya girerken. Sade bir kahve siparişi verdim. Günlerin nasıl geçtiğine dair bir fikrim yoktu. Sadece çalışıyordum; derslerime, kafede… Para biriktirmiştim epey. Yüzmeyi öğrenmiştim mesela, derslerim bitmişti. En azından boyumu geçen suya girebiliyor ve suda dibe batmadan durabiliyordum. Şimdilik yeterliydi.

“Beni değil, Barbaros’un telefonlarını açmıyormuşsun!” diye gürledi o an babam telefonda. Öyle ki kahvemi bana uzatan barista duymuştu telefondan gelen sesi. Bakışlarımı kaçırdım ve duyduğunu tamamen inkâr ederek kahvemle birlikte kafenin dışına çıktım, hava soğuk olduğu için sadece sigara içen birkaç kişi dışarıdaki masalardaydı. “Çocuk seninle tatil planlamak için işlerini sıkıştırmış haftalarca, her şeyi ödemiş… Biletleriniz alınacak. Telefonu kapattığım gibi Barbaros’u arıyorsun.”

“Hayır aramıyorum,” dedim o an gözlerim boşluğa dalmışken, dümdüz bir sesle.

Babam başta inanamamış olmalı ki, tükürürcesine bir sesle “Ne?” dedi.

“Hayır, aramayacağım Barbaros’u baba,” diye tekrar ettim ben de, ne de olsa hiçbir şey hissetmiyordum artık. Hislerim çekilmiş gibiydi. Barbaros’la görüşmezsem ne yapardı babam? Okuldan kaydımı mı aldırırdı? Akademik başarılarımla her zaman çevresine hava atan biri olmuştu. Hem ne yapacak olursa olsun gözümü korkutmuyordu artık. Bunun nasıl olduğunu bilmiyordum. Sanki hiçbir şey gözümü korkutmuyordu artık.

“Reva, beni çıldırtma!” diye bağırdı babam bu sefer de, sanırım bir şeyi duvara fırlatmıştı. “O telefonlar açılacak! O tatile gidilecek!—“

“Bana bağırırsan seninle konuşmayacağım.” Sesim fazla sakindi. Ciddiydim. “İstemediğim biriyle de evlenmeyi bırak, görüşmeyeceğim de. Beni zorlayamazsın daha fazla. Derslerim var, sınav haftasındayım. Müsait değilim.”

“Reva eğer beni çileden çıkartırsan harçlığını keserim, bakalım o zaman rahat rahat çalışabilecek misin derslerine midene sıcak yemek giymediğinde ve evden atıldığında!”

“Bir süredir harçlık göndermiyorsun zaten baba, kendim hallediyorum. Farkında bile değilsin,” diye mırıldandım yutkunarak. Ardından telefonu kapattım. Farkında değildi bile.

Kahvemi yudumladım ve yan taraftan gelen sigara kokusunu çektim ciğerlerime. Annem arardı muhtemelen birazdan, babam beni kontrol edemediğinde ne kadar arkasından konuşsa da annemi devreye sokuyordu çünkü. Alışmıştım artık. Normalde bir şekilde ikna oluyordum, tehditle ya da rüşvetle… Ama Belya’yı işin içine kattığında çizgiyi aşmıştı ve çizgiyi aşalı çok da oluyordu aslında, ben fark edememiştim sadece.

Tayga Vasilyev ve Lodos Adler’in, İstanbul’daki Adelardi köşkünde kimin kızı olduğum konusundaki imaları geliyordu arada aklıma, kafamın arkasına atmaya ve düşünmemeye çalışıyordum ama aklımdan çıkmıyordu. Babamın ne işler çevirdiğine dair birtakım fikirlerim vardı ve Hazar’ın ortadan kaybolmadan önce babam hakkında söylediklerini de düşünüyordum da… Muhtemelen babamın, ortalıkta dolaşıp insanların sinir sistemini etkileyerek onları intihar ettiren haplarla ilgisi vardı. Geçtiğimiz haftalarda ikisi okuldan olmak üzere birkaç kişinin daha intihar haberini okumuştum sosyal medyada. Biraz araştırmıştım da. Vakalar Soyhan’da görülüyordu sadece, bu da garipti. Rusya’dan geliyorsa eğer Karadeniz üzerinden buraya getirildiği ve henüz şehir dışına çıkmadığı gözle görülebilen bir gerçekti. Peki Hazar neredeydi? Ne yapıyordu? Bırakmış mıydı araştırmayı?

Başına bir iş mi gelmişti yoksa?

Annemin aramalarını sessize alarak kafeden çıktığımda, gölün etrafındaki banklardan birine oturmuş olan Belya’nın yanına yürüdüm ihtiyatlı adımlar atarak. Belya kulaklıklarını takmış, telefonunda biriyle mesajlaşıyordu o sırada ve benim geldiğimi gördüğünde kablolu kulaklıklarını çıkarıp telefonuna dolayarak çantasına attı.

Yanına oturdum ve sırtımı banka yasladım o an. “Hazar birkaç hafta önce ortadan kayboldu. Nereye kaybolmuş olabileceği hakkında bir fikrin var mı? Kovuk’tan ve şu gizli teşkilattan haberin olduğunu biliyorum.”

Belya’nın çatık kaşlarının ardından üzerime çevirdiği bakışları bana şaşkınlığını anlatıyordu. Şaşırmıştı. Duyduklarına değil, bildiklerime. “Vay… Sana güncelleme gelmiş prenses. Yine de iki ay sonraki ilk etkileşimimizde bana Hazar’ı sormana şaşırmadım. Şaşırabilseydim keşke tabii, isterdim bunu… Yürekten.”

“Belya,” dedim adının üzerine bastırarak, gözlerinin içine bakıyordum artık. “Bir şey biliyor musun?”

Belya gözlerini devirerek önüne döndü. “Muhtemelen Fransa’ya dönmüştür.”

“Ne var orada?”

“O bahsettiğin gizli teşkilat.”

“Neden Fransa’da?” Kaşlarım çatılmıştı şaşkınlıktan. “Türkiye için değil mi bu teşkilat?”

“Tüm dünya ülkeleri için. Farklı ülkelerde merkezleri var. Hazar, Fransa’nın malı,” diye açıkladı Belya sanki bana kısır tarifi veriyormuş gibi normal bir sesle, siyaha boyadığı ojeli tırnaklarıyla ilgilenirken. “Başka sorun yoksa…”

“Kovuk’ta ne yapıyordun iki ay önceki partide? Seni orada gördüm.”

“Beni orada görmüş olman bir yana çünkü sen de oradaydın demek oluyor bu, Kovuk’un içinde yani… Görüp de bunu söylemek için iki ay beklemiş olman bir başka yana Reva, gerçekten inanılmaz,” diye mırıldandı Belya o an, seslice hayal kırıklığından bir nefes verirken bana bakarak. Ağzı açık kalmıştı. “Seni ilgilendirmez orada ne yaptığım. Hiçbir şey açıklamak zorunda değilim.”

“Her zaman bu kadar kaba mıydın yoksa insanlar mı seni bu hâle getirdi?” diye sordum bu sefer de, kollarımı göğsümde birleştirip bacak bacak üstüne atarak tek kaşım havada yüzüne bakarken. Madem konuşuyorduk, bir şeyler konuşacaktık öyleyse.

“Ne fark eder?” diye söylendi Belya gözlerini kaçırırken. “Hazar’la bunları bilecek kadar yakınlaştıysan kaba insanlara da alışkın olman gerekir. Neden bir tek ben yargılanıyormuşum gibi hissediyorum?”

“Hazar kaba değildi. Ama emin olabilirsin ki kafamın içinde onu da çok yargılıyorum.” Gözlerimi kaçırdım. Mesela hayat tercihleri hakkında… Anlamaya çalışırken delirecek hâle geliyordum bir de ama düşünmeden duramıyordum. Çıldırmanın kıyısına gelmediğim anlar uyuduğum, ders çalıştığım, kafede iş yaptığım zamanlardan ibaret olduğu için en çok onları yapmaya çalışıyor ve nefes aldırmıyordum kendime. Sürekli şarkılar dinliyordum düşünmemek için.

Buna rağmen düşünüyordum.

“Her neyse,” diye homurdandı Belya. “Nezaket bana bir şey kazandırmıyor.” Gözleri üzerimde gezindi bir an. “Ne oldu? Aşk acısı mı çekiyorsun?”

“İki aydır ortalıkta olmayan ve veda bile etmeden giden bir dallamanın peşinden acı çekseydim bu utanç verici olurdu,” dedim tok bir sesle ama olan tam olarak buydu. Biliyordum. Belya da biliyordu zaten. Başka ne söylersem söyleyeyim, inandığını düşünmüyordum.

“İki ay sonra hâlâ acı çekiyor olsaydın, evet utanç verici olurdu ama üzülmüş olman senin suçun değil Reva. Kalp kimi seveceğini seçtirmiyor sana.” Belya’nın sesi birazcık olsun yumuşamıştı sanki. Sırtımı mı sıvazlıyordu o sözleriyle? Şoklar içerisindeydim. “Öte yandan herkesin tuttuğu yas kendine. İstersen yıllarca yas tut. Kendi cenazeni de onunla birlikte kaldırmaya bu kadar istekli olman senin açından iyi değil ama.”

“Ölmüş gibi konuşmasana.”

“Ölüyor ama içinde,” diye mırıldandı Belya. “Ölmesi lazım yani, kafanın içinde. Hayatta olması bir şeyi değiştirmez. Senin onu öldü kabul etmen lazım. Ciddiyim kızım… Yanında olabileceği yerde başka yerlerde olmayı tercih ediyorsa bitmiştir, açıklaması neyse onu da ağzından çıkacak lafları da sikeyim tamam mı? Boş yapmasın.”

“Sen yine bir sinirlendin,” dedim alaylı bir sesle, neredeyse gülecektim. Mutluluk muydu bu aylar sonra göğsümün ortasında hissettiğim?

“Sinirlenirim tabii. Cibiliyetsiz.” Belya tükürürcesine konuşuyordu. “Tayga Vasilyev’in tayfasından birinden hayır gelir mi hiç? Hepsi şerefsiz…”

“Sare de öyle söylemişti,” diye mırıldandım, dışımdan konuştuğumu fark etmemiştim düşünürken. Belya kaşlarını çattı o an duyduğu isimle.

“Sen Sare’yi nereden tanıyorsun?”

“İstanbul’da bir davet verildi iki ay önce, orada tanıştık. Ufak bir sohbetin ardından aynı şeyi söylemişti…” Gözlerim kısıldı şüpheyle. “Sen? Tanıyor musun onu?”

Belya önüne döndü o an. Yanağının içini, vereceği cevabı kafasında tartarken ısırdığını görebiliyordum. “Yok, ben… Duymuştum yani ismini. Senin bu kadar içerisinde olduğunu bilmiyordum sosyetenin,” diye mırıldandı. “Yoksa arkadaş olmazdım seninle… Yakın olmazdım yani.”

“Biliyorum.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Babamın kim olduğunu ve ne yapmaya çalıştığını bilseydi de arkadaş olmazdı benimle, zaten fark ettiği için iletişimimizi kesmek bu kadar kolay olmuştu. Yine de Belya’yı çok seviyordum ve masamda onun için her zaman boş bir sandalye bırakacaktım. İster otururdu, ister boş bırakırdı bir ömür. “Eğer bana ihtiyacın olursa… Buradayım, biliyorsun değil mi? Ne yaşıyorsun bilmiyorum ama sadece bunu bilmeni istiyorum Belya, ben senin tarafındayım. Biliyorum tartışılabilir hareketlerim ve laflarım oldu ama lütfen bana güven. Kendi yolumu çizmeye çalışıyorum.”

“Seninle ilgili değil,” dedi Belya, tok bir sesle. “Ben kimseye güvenmem.” Termosundaki kahvesini yudumladı. Ya da kahve değildi o, bilmiyordum… Bazen Belya’nın alkolle sorunlar yaşadığını düşünüyordum. “İhtiyacım da olmaz kimseye. Senin yardımına ihtiyacım yok diye değil yani,” diye mırıldandı
omzunun üzerinden güzel mavi gözlerini üzerime çevirerek. “Ama sağ ol. Düşünmen yeter.”

Samimi bir alayla kıvrıldı dudaklarım, önüme döndüm. Biliyordum böyle söyleyeceğini zaten… Anlıyordum da. Ben de kimsenin yardımını istemez ve her şeyi kendim hallederdim. Zaten bu yüzden arkadaş olabilmiştik. Kısa bir süreliğine de olsa…

“Hazar’ın gittiğini söylememiş miydin?” diye sordu Belya bir anlığına.

Anlamamış gibi bakışlarımı ona çevirdim yerden, ardından gözlerini takip ettim. Nereye bakıyordu? İleride… Az önce kahve aldığım kafenin önündeki masalardan birinde, sigarasını küllüğe bastırıyor esmer birinin eli. Üzerinde siyah kabanı vardı ve saçları uzamıştı biraz. Kirli sakallıydı. Onu en son gördüğümdeki hâliyle aynıydı. Hiç değişmemişti. Neredeydi bunca zamandır? Neden okuldaydı şimdi? Neden dönmüştü?

Neden gitmişti ki?

Hemen yanında, kumral saçları sarıya çalan bir kız vardı. Sanırım Psikoloji okuyordu bu kız… Daha önce görmüştüm onu yine okulda. Her zaman açık, temiz renkli kabanlar ve pileli etekler giyer; kombinlerine dikkat ederdi. Güzeldi. Bir şeyler anlatıyordu Hazar’a. Bir şey konuşuyorlardı. Bu mesafeden dudaklarını okuyabilmek ya da ne konuştuklarını duymak imkânsızdı.

Avuçlarım bankın tahtasını kavramıştı oturduğum, öne eğilmiştim biraz ve Hazar’la göz göze geldikten hemen sonra kaçırmıştım bakışlarımı. Belya bakmaya devam ediyor muydu bilmiyordum. Geriye yaslandım ve soğumuş kahvemden bir yudum aldım. “Gittiğini düşünmüştüm,” diye mırıldandım. “Ya da gitmişti ve dönmüş… Herhâlde. Bilmiyorum. Beni ilgilendirmiyor.” Çantamı ve kahvemi aldım ayağa kalkarken. “Felsefe dersine geliyor musun?”

“Evet,” diye mırıldandı Belya çantasını toparlayıp kalkarken. Birlikte ilerlemeye başladık fakülte binasına.

Yine o tanıdık ateş sarmıştı vücudumu. Anksiyeteydi bu sefer, biliyordum. Kaygı ve stres. Arınmaya çalıştığım her duygu bir anda saldırıyordu sanki üzerime, her biriyle tek tek savaşmak zorken bir anda nasıl şansım olabilirdi? Yapabileceğim tek şey etkilenmemiş gibi yapmak ve devam etmekti. Devam etmek. Ne olursa olsun. Çünkü onun umrunda olmamıştı mesajlarım ya da aramalarım, hiçbirine dönmemişti. İki ay ortalıktan kaybolmuştu neredeyse öleceğini düşündüğüm gecenin sabahı ve bir haber vermemişti de. Ben kendi kendime ölmüştüm onca zaman. Geçen zamanın onda bir değeri yoktu. Muhtemelen bir sonraki hedefiyle meşgul olmuştu zaten döndüğü gibi de.

Eski günlerdeki gibi Belya’yla sınıfın en arka sıralarına oturduk o ders. Mevhan Hoca sınıfa girdiği gibi Paul Bloom’un sadizm ve empati üzerine görüşlerinden bahsetmeye başlamıştı. Temel noktası şuydu: Empati sahibi olmak otomatik olarak iyi bir insan olacağın anlamına gelmiyordu, empati tek başına iyi bir şey değildi. İkiye ayrılıyordu; bilişsel empati ve duygusal empati. Bilişsel empati; karşındakinin ne düşündüğünü, ne hissettiğini ve onu neyin etkileyeceğini bilmek anlamına geliyordu. Duyusal empati ise karşındaki insanın hissettiği şeyi bir ölçüde senin de hissetmen…

“Peki sadizm bunun neresinde olabilir?” diye sorduğunda Mevhan Hoca, sınıftan birinin sözü devralmasını bekledim bir süre.

Kimse konuşmadığında el kaldırdım ve Mevhan Hoca’nın gözleri onaylarcasına üzerime değdiği an aralandı dudaklarım. “Sadist bir insanın bilişsel empatisi oldukça güçlü olabilir. Hatta çoğu zaman karşısındaki kişiyi daha iyi anlaması, ona daha çok ve etkili bir şekilde zarar vermesinde rol oynar.”

“Aynen öyle,” diyerek onayladı beni Mevhan Hoca. “Bloom’un verdiği mantık da kabaca budur. Bir sadiste daha fazla insanların ne hissettiğini anlama yeteneği verirsen, bunun sonucu mutlaka daha merhametli biri olmayabilir; daha becerikli bir sadist de olabilir. Bu düşünce de, empati eşittir iyilik varsayımını sorgulatıyor. Birinin seni çok iyi okuyabilmesi, duygularını anlayabilmesi, hangi sözün seni yaralayacağını veya mutlu edeceğini bilmesi onun sana karşı şefkatli olduğu anlamına gelmez. Birinin seni anlaması, senin iyiliğini isteyeceği anlamına gelmez…”

“Ne bu, anaokulunda mıyız uyarılıyoruz?” diye söylendiğini duydum Belya’nın nefesinin altından, ardından üfleyerek sıkılmış gibi kollarını sıraya yasladı ve başını da kollarını üstüne. Sanırım uyuyacaktı.

Aşkın da böyle olduğunu düşünmeden edemiyordum. Karşındaki insana itiraf edersen ve seninle aynı duygularda değilse, iyi biri de değilse; seninle uğraşmayı hiçbir zaman bırakmayacaktı. Seni manipüle etmenin yollarını arayacak, başarılı da olacaktı çoğu zaman…

Sen kapıyı kapatacaktın ve eğer gelirse kapı yerine duvar bulacağını düşünecektin ama o kapının kilitli olmadığını bilecekti. Arada sırada gelip açacak, içeri bile girmeyecek; öyle pervazda takılacaktı. Emin olmadan gitmeyecekti, her seferinde, hâlâ kafanın içinde bir yerlerde olduğundan… Ama hiçbir zaman kalmayacaktı. Sen de kapıyı kilitleyemeyecektin bu yüzden, ya gelirse diye. Ya bu sefer kalırsa. Bir sadistle aşırı empatik kişinin dansıydı bu. Kaybeden belliydi başından… Sadist hiçbir zaman kapının kilitli olmadığını bilmemeliydi. Empati yeteneği yüksek kişi kapıyı kapattığı insana kilitlemeliydi de.

Söylemesi kolaydı.

Her zamanki gibi.

O gün, geç biten derslerimin ardından eve gidip uzun bir duş aldıktan sonra saçlarımı kurutup eşofman takımımı giyinerek kendime güzel bir akşam yemeği hazırladım. Telefonum bir kez daha babam ve ardından annem tarafından çaldırılmıştı ama açmayı düşünmüyordum. Delirmiş olmalıydım. Ya da sadece zor zamanlardan tek başıma geçiyordum ve daha dik durabiliyordum artık nihayet… Sonuçta nasıl çıkarsan bu karmaşanın içinden, omurgan ona göre şekillenirdi değil mi?

Odamın penceresinden bir kupa çayla çatıya çıkıp oturduğumda, sokağın sessizliğini dinliyor ve yıldızları izliyordum yatmadan önce. Onu okulda görmüş olmama rağmen kafayı direkt kırmadığım için kendimle gurur duyuyordum bugün ve bu yeterliydi. Sonuçta benimle görüşmek istemiyorduysa, ben zaten istemiyordum böyle karmaşık bir ilişki ve… Herkes önüne bakardı o zaman ve her şey eski hâline dönerdi, değil mi?

En azından, sokağın başından birinin köpeğiyle birlikte kaldırımda bu tarafa doğru yürüdüğünü fark edene kadar düşüncem bu yöndeydi ve huzurluydum. Ardından ağaçların arasından çıktı bu kişi, evimin önünde durdu ve kapıya baktı. Başında şapka olduğu için göremiyordum yüzünü ama… üzerinde siyah bir kapüşonlu ve gri bir eşofman vardı. Tanıdık geliyordu. Şapkası da… Ardından başını kaldırıp çatıya baktı ve göz göze geldik.

Hazar.

Tepki vermemeye çalıştım ama kanıma salınan adrenalini hissedebiliyordum, damarlarımın içinde kaynıyordu.

“Çatıcı mı oldun başıma?”

Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım, avuçlarıma batırdım tırnaklarımı uyanmak istercesine. Bu bir rüyâ mıydı? Hazar evimin önünde dikiliyordu ve… Ve bir köpeği vardı. Bir golden retriever. Mavili morlu bir fuları bile vardı köpeğin. Çok büyük değildi… Hatta Hazar’ın yanında küçücük bile kalmıştı ama genç de görünmüyordu.

Ayağa kalktım bir an ama ayağım kayar gibi oldu, Hazar da hareketlendi benimle. “Dur, dur! Düşeceksin,” dedi etrafa bakarken ellerini kaldırarak durmam için.

Köpeğinin tasmasını evimin önündeki ağacın bir dalına bağladı, ardından kendi ağaca tırmanmaya başladığında şaşkınlıkla yerime oturdum. “Ne yapıyorsun?”

“Yanına geliyorum,” dedi dalın üzerinde dikkatlice ilerledikten sonra çatının ucuna bir adımını atarken. Ardından elleriyle tutunarak iki adımda kendini yanıma attığında, ellerini silkeledi ve “Huh,” dedi seslice nefes vererek. “Düşündüğüm kadar kolay olmadı.”

Hazar, az önce, evimin bahçesindeki ağaca tırmanarak çatıya çıkmış ve yanıma oturmuştu. İnanamıyordum. Beş dakika önce ne düşünüyordum ve şu an olan tam olarak neydi böyle?

“Eee,” dedi Hazar o an, dudaklarını ıslatarak bana bakarken. Sanırım şaşkınlığımın farkındaydı ama benim aksime, keyfi yerinde görünüyordu. “N’aber?”

Sen benimle dalga mı geçiyorsun? demek, kiremitlerden birini söküp kafasında kırmak ve çatıdan aşağı atmak istiyordum onu sinirden ama yutkundum sadece o an. Yutkundum ve yüzüne baktım. Öylece… Yüzüne baktım sadece. İki aydır görmediğim yüzüne. Kelimeler birer birer düşüyorlardı mantığımdan, her nasılsa bir şeyler kavruluyordu yine midemden aşağı. Çok… Çok uzun zaman olmuştu onu görmeyeli. O kadar çok sorum vardı ki. O kadar çok şey değişmişti ki hayatımda. Ben değişmiştim bir kere. Değişmeye çalışıyordum hâlâ… Onu geride bırakmaya çalışıyordum mesela. Sorun olmayacağını düşünmüştüm görüşmedikçe, konuşmadıkça ama bu… Evimde belirmesi…

“Köpeğin olduğunu biliyordum,” dedim yalnızca. Boğazımı temizledim ve çok sakinmiş gibi, çayımdan bir yudum aldım. “Neredeydi? Evinde değildi.”

Hazar sesli bir nefes verdi o an. “Çok yaşlı. Tedavi görüyordu bir süredir bir hayvan hastanesinde. Son zamanları artık…”

“Üzüldüm,” diye mırıldandım dudaklarımı ıslatarak önüme dönerken. Birden çay içmeme rağmen boğazım kurumaya başlamıştı. Ne söyleyecektim ki? Asıl söylemek istediklerim ağzımdan çıkmıyordu bir türlü. Onunla konuşabileceğimi sanmıyordum.

“Ben de üzüldüm. Çocukluğumdan beri birlikteydik.”

Başımı salladım bakışlarım önümdeyken. Ne söyleyebilirdim? Lanet olası kafam neden çalışmıyordu? İçi boş gibiydi. Tam şu an mı boşalmaya karar vermişti peki bunca zaman takır takır motoru yakarcasına çalışıyorken? Şu an mı?

Bir şey söyle… Bir şey söyle… Bir şey söyle Reva!

“Benim manzaram daha güzel bu arada çatımdan,” dedi o an Hazar, şapkasını çıkarmış saçlarını karıştırıyordu önümüzdeki mahalle ve orman manzarasına bakarken.

Şaşkınlıkla ona döndüm. “Benimki daha güzel—“

“Benim manzaram denizi de görüyor.”

Ağzım açık kalmıştı. “Deniz gören yerin manzarası illa daha mı iyi oluyor?”

“Öyle oluyor genelde.”

“Neye istiyorsan ona inan.”

Gülerek önüne döndü Hazar. Keyfi yerinde görünüyordu. Onu en son görüşümde fazlasıyla sakin, depresif ve kasvetli bir hava vardı üzerinde. Nereye gitmişti ve neden dönmüştü? Sormam gereken sorular bunlardı. Yerine, ben cesaretimi toplayana kadar “Seninle konuşmayı özlemişim,” deyişiyle aklımın uçup gidişini izledim.

“Giden sensin,” dedim hiç dokunmamış gibi gidişi. Hiçbir şey dokunmamış gibi sanki, öyle kolay söylemiştim ki.

Hazar ellerini geriye yaslamış, ayaklarını da önüne uzatmış bana bakıyordu hafif yana eğdiği kafasıyla. “Gitmem gerekiyordu.”

Dudağımın içini ısırdım bir saniyeliğine, güç toplamak istercesine. “İnsan gitmek zorunda kalmaz. Gider sadece. Gitmeyi seçtiğinden.”

Çünkü kalan da kalmayı seçtiğinden kalır Hazar, emin ol.

“Belki sen de gelirsin,” dedi Hazar o an. Neredeyse inanacaktım gözlerindeki samimiyete. Ciddi miydi bile ki? Nereye gittiğini bile bilmiyordum… Gerçi biliyordum. Fransa. Fransa kızıl saçlı bir kadına benziyordu gözümde, birlikte gidebileceğimiz bir yer değildi.

O yüzden belki ben de giderdim başka bir yere. Verona’ya mesela.

“Bazen hafızanın yarısını bilinçli sildiğini düşünüyorum,” dedim dürüstçe. “İşine gelmeyen anları mesela.” Tebessüm ettim yüzüne doğru, sahte bir tebessümdü bu.

Hazar’ın tebessümü ama, iliklerime kadar hissettirmişti samimiyetini. “Acıyı hissetmemek için beyin bazen hafızayı keser. Dikakt eksikliği, unutkanlık yapar bu… İleri seviyesi zaten alzheimer, demans.”

“Ne demek istedin şimdi?”

“Hiç.”

“O gün ölüyordun neredeyse,” diye mırıldandım yutkunarak gözlerimi avuçlarıma çevirirken. Ben de onun gibi oturmuştum şimdi, kendime çektiğim bacaklarımı uzatmıştım önüme. “Sonra birden ortadan kaybolunca endişelendim.” Mesaj attım o kadar… Aradım, evine geldim. Neden dönmedin hiçbirine? Neden haber vermedin Hazar?

“Evine bıraktım ya seni, iyiydim. Sayende. Teşekkür ederim,” dediğinde kadife gibi bir sesle, emrediyordu sanki sesi başımı kaldırıp yüzüne bakmamı bu yüzden bakmıştım. Kehribarları parlıyordu odamdan gelen ışık yüzüne yansıdığında, ne zaman bana dönse.

“Devamsızlık sana sorun olmuyor sanırım, bu sene mezun olacaktın bir de…”

“Sorun olmuyor,” diye cevapladı beni. “Zaten bitirdim sayılır okulu. Bu sene öylesine geliyorum birkaç önemsiz ders için, onların da yoklamaları sorun değil sınavlardan geçtiğin sürece.”

Onu fark etmiştim. Ders programını bir şekilde öğrenci işlerinden öğrenip saatinde dersliklerinin önünden geçtiğimde… Derslere geliyor muydu bari diye kontrol etmek istemiştim çünkü kasım ayının ilk günleri. Yoktu hiçbirinde. Biliyordum yani. Sadece söylemedim.

“Alya’nın kanından bir şey çıktı mı?”

Önüne çevirdi Hazar bakışlarını sıkıntıyla. Yanağının içini dişlediğini görebilmiştim göçen yanağından. Bu hayır demekti. “Pek sayılmaz. Belirtileri yok edecek ya da en azından hafifletecek bir formül geliştirilmeye çalışılıyor laboratuvarlarda ama umut olduğu söylenemez.”

“Ne yapacaksın?”

“Bilmiyorum,” diye mırıldandı. “Şimdilik ülkeye girişi engellendi ama şehirdeki stoğun eridiğini söylemek için erken. Şüpheli ölümlerde ve intihar vakalarındaki artış korkunç. Stoğun erimesini beklersek şehrin yarısı ölebilir… Kaldı ki bazıları ne işe yaradığını bildiğinden kendi çıkarlarına kullanmaya başladı bile. Siktiriboktan bir durum, nereden tutarsan elinde kalıyor…”

Nereye gittin tam olarak Hazar? Ne yapıyordun bunca zamandır?

“Sence bu gece birlikte uyuyabilir miyiz?”

Ne? Sormamak için zor tuttum o an kendimi, gözlerim yüzünde gezinirken. Ne diyecektim? Sadece uyuyacak mıydık? Hayır. Hayır diyeceğiz. Hayır diyecektim. “Burada mı?”

“Bana da gidebiliriz,” diye cevapladı gayet normal bir teklifmiş gibi.

Parmaklarımla oynamaya başladım o an gergince. Yanaklarımın içini ısırdım, gözlerime dolan yaşları boğazımdan aşağı yutuverdim sanki; aslında ağlamak istemiyordum, garip bir şekilde yanımdayken sadece mutlu ediyordu beni. Huzurlu hissettiriyordu. Benim ona verdiğimi söylediği huzur da ona böyle mi hissettiriyordu? O da kafasının içinde bir savaş veriyor muydu yoksa sadist miydi gerçekten? Zevk mi alıyordu acı çekmemden? Görebiliyor muydu acımı? “Arkadaş olabilir miyiz biz sence?”

Hazar güldü bir an. Tebessümü dudaklarındaki, neredeyse bunca zamandır buz tutmuş kalbimi yumuşatmıştı ondan uzakta… “Sence mümkün mü böyle bir şey?”

“Değil mi?”

“Sen ve ben,” dedi dudaklarını ıslatarak, gözlerimin içine bakıyordu ağzından derince bir nefes aldığında. “Baş başa kaldığımızda, arkadaş da kalabilecek miyiz sence?”

“Neden olmasın?”

“Ben olmayacağını biliyorum.”

“Nereden biliyorsun?”

“Kanıtlamamı ister misin?”

Alt dudağımın kenarını dişledim, yine hızlanmıştı kalp atışlarım. Kanıtlamasını falan istemiyordum çünkü kanıtlardı. Kendime güvenmiyordum. Konu o olduğunda, kendime güvenmiyordum; kendimi bir yere zincirleyip numarasını falan engellemem gerektiğini, bu konunun bu kadar ciddi olduğunu fark edememiştim de bu vakte kadar. Çünkü çok iyi biliyordum ki ya burada uyumasına izin verecektim ya da onunla gidecektim.

“Sabah 9 dersim var,” dedim ben de.

“Benim de var.” Bir sigara yaktı Hazar.

Yeniden alt dudağımın kenarını dişledim. Hayır de. Sadece hayır de. Tek kelime. Bu kadar zor değil. Ama istemiyordum. Hayır falan demek istemiyordum. Ne kadar yanlış gelse de, ne kadar ikna etmekle geçirsem de iki ayımı ve başarabildiğimi düşünsem bile… Hiçbir şeyi başarabildiğim yoktu. Eğer şimdi onunla gidersem, yarın sabah eve döndüğümde kendimle ne yapardım bilmiyordum.

“Parıltı biraz gürültü yapabilir ama,” dediğinde o an Hazar, dikkatim dağıldı ve kafamın içinden çıkmış oldum.

Güldüm köpeğinin ismine. “Köpeğinin adı Parıltı mı?”

Başımı salladı gülerken. “Niye beğenmedin?”

“Beğenmedim, daha cazgır bir isim bekliyordum,” dedim gülerek, kafamı geriye atıp kahkaha bile atmıştım. “Parıltı, ne bileyim… Küçük bir çocuk koymuş gibi ismini.”

“Küçük bir çocuk koydu zaten,” diye yanıtladı Hazar beni, yüzünde mazinin tebessümüyle. Tabii ya. Köpeğinin adını küçük bir çocukken koymuştu. Bu cevabına karşılık ısırmak istemiştim gülüşünden. Ne? Hayır!

Hazar hareketlendi o an, bacaklarını kendine çekerek ayağa kalktı ve tepemde dikildi bana meraklı gözlerle bakarken. “Kararını verdin mi?”

Çabuk cevap ver. Çabuk hayır de! “Sana geleyim,” diye mırıldandım o an bakışlarımı kaçırırken, ayağa kalkarak. Sanki onun gözlerine bakmazsam o an, içimden attığım hayır çığlıklarını duymayacak ve kendime olan hayal kırıklığımı görmeyecekti gözlerimde. Gerçekten berbat hâldeydim. Bir insanın aklı nasıl bu kadar çabuk çelinebilirdi? Bir de akıllı olduğumu savunuyordum! Bu akıllı ve sınırları olan, kendine saygı duyan birinin yapacağı bir şey değildi.

Ama her şey kafanın içinde, diye fısıldıyordu şeytan. Kendini kısıtlayan, yasaklar getiren sensin. Yanında mutlu olduğun biriyle görüşmek neden sırf sıfatlar yok diye bu kadar yanlış? Böylesine boğuluyorken, bir süreliğine de olsa nefes oluyorsa sana… Oksijen giriyorsa ciğerlerine… Ama şeytan çok konuşurdu zaten. Tatlıydı dili. Bir duyan bir de öpmek isterdi.

Şeytan, Hazar’dı sanırım.

Birlikte odamdan içeri girdik, Hazar ayakkabılarını çıkarmıştı odama girdiğinde. Üzerime bir ceket aldım, o sırada odamı incelediğini fark etmiştim. Panoma astığım fotoğrafları ve notları inceliyordu, masamın üzerindeki mumları ve karmaşıklığı… Ardından bana döndü, hazır olduğumu görmüştü. Başıyla dışarıyı işaret ettiğinde önden ben çıktım. Telefonumu bilerek evde bırakmıştım.

Birlikte evden çıktık. Hazar, Parıltı’nın tasmasını ağaçtan çözerken ben önünde eğilmiş başını seviyordum. “Sen yaşlandın mı bakalım? Bakayım patine, ver patiyi… Aaa!” Gerçekten de elimi uzattığında patisini vermişti. “Çok akıllısın sen!” Kocaman gülümsüyordum ayağa kalkarken, Hazar tasmayı çözmüş ve yanıma gelmişti. “Patisini verdi!”

“Verir benim akıllı kızım,” diye mırıldandı eğilip köpeğinin başını okşarken, ardından kafasını tutup kocaman öptü. Düşünmeden edememiştim çocukkenki hâllerini. Birlikte güzel büyümüş olmalılardı. Bir köpek ve bir erkek çocuğu… Bahçeli bir evde mesela. Oradan oraya koşturur dururdu çimenlerin arasında. Hazar küçük bir erkek çocuğuyken de yaramaz olurdu kesin. Annesi babası onu çok severek büyütmüşler miydi acaba? Bir köpek yavrusu almak çocuğuna, gerçi… Hazar büyürken sevilmiş olmalıydı.

“Hiç ailenden bahsetmedin,” dedim bu yüzden, kaldırımda yürümeye başladığımızda. Sanırım Hazar buraya 20 dakika yürüyerek gelmişti köpeğiyle, muhtemelen tuvalete çıkarmıştı onu.

Hazar alayla kaşlarını kaldırdı ve bir bakış attı bana. “Sen de bahsetmedin.”

Ellerimi ceketimin cebine soktum ve omuz silktim adımlarımı izlerken. “Annem hamile kaldığı için babamla evlenmişler. Ben çocukken boşandılar. Babamın hayatında bir kadın ve kadınlar var. Annem hâlâ trajik bir şekilde babama aşık ve bir araya gelmeleri için her şeyi yapabilir, kızını kullanmak gibi mesela… Kardeşim yok.”

Hazar soru sormadı, başını sallıyordu sadece ona baktığımda dudaklarını birbirine bastırarak. “Benim annem öğretmen,” diye yanıtladı. “Babam da… Aile mesleğini devam ettiriyor.”

Tahmin ettiğim gibi, kardeşi yoktu. Annesi ve babası boşanmamıştı da. Belki de onu bu hâle getiren bir olay yoktu. Belki her şey kafamın içindeydi, Hazar’da bir sorun yoktu ve o normaldi. Normaldi zaten, sadece farklı insanlardık. Farklı inanışlar, farklı düşünceler, farklı yaşayış tarzları… Böyle iki insanın bir araya gelmesi imkânsızdı. Neyi zorluyordum hâlâ? Niye buradaydım? Niye evine giden yoldaydım onunla ve köpeğiyle?

Cevap basitti. Çünkü burada olmak istiyordum. Tüm mantığıma ve bildiklerime ters… Kızıl saçlı kızı sormalıydım ona. Bu öğlen birlikte gördüğüm diğer kızı ya da… Sormalıydım.

Ama sormadım.

Birlikte evinin bahçesinden içeri girdik, Hazar kapıyı açtı. Parıltı’nın patilerini girişteki bir bezle sildikten sonra tasmasını açmıştı ve köpek içeriye koşturmuştu heyecanla. Bense spor ayakkabılarımı çıkarmış, içeri geçiyordum ceketimi de çıkararak. Direkt uyuyacak mıydık? Nasıl olacaktı bu? Sadece uyuyacak mıydık peki?

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Hazar gülerek yanımdan mutfağa geçerken. “Yatak üst katta.”

Biliyorum geri zekâlı. Ama bir şey söylemedim, adımlarımı merdivenlere çevirdim sadece. Parıltı da peşimden merdivenleri çıkmış, hatta benden önce Hazar’ın odasına giderek yatağının orta yerine yatmıştı bile. Onu orada öylece gördüğümde gülmeden edemedim, ardından ışıkları açtım. Sanırım ilk defa bu odanın ışıklarını açıyordum çünkü daha önce komodinin üzerindeki fotoğrafı görmemiştim.

Kısa saçlı bir kadın koltukta oturuyordu ve kucağındaysa küçük Hazar vardı. Keskin siyah saçlar, zeytin gibi tatlı suratının ortasına yerleştirilmiş bir çift göz… Annesine çok benzemiyordu aslında, bu yüzden babasına benzediğini düşündüm. Hayal etmeden edemedim etrafta tombul ayaklarla dolandığını, koşturduğunu küçük bir köpeğin peşinden. Eğer bir gün erkek çocuğum olursa da böyle olur muydu? Neden bunu düşünüyordum? Daha önce aklıma çocuklar gelmemişti bile.

Yüzümü sıvazladım fotoğrafı kenara bırakarak. En azından uyuyacağımı düşünerek makyajımı çıkarmış ve cilt bakım rutinimi yapmıştım, sabah da eve erken dönersem işlerimi halledip oradan okula geçmeye vaktim olurdu. Bu şekilde kendimi rahatlatabilirdim. Evet.

Ceketimi ve hırkamı çıkarıp kenara bıraktığımda, ince kısa kollu tişörtüm ve eşofmanımla kalmıştım bir tek. Hazar’ın odaya yaklaşan adımlarını duyduğumda pencere kenarından yıldızlara bakmayı keserek omzumun üzerinden ona döndüm, gözlerini kıstı ışığa bakarak ve söndürdü ışıkları. Yerine, banyonun ışığını yakmıştı sadece ve kapı aralık olduğundan biraz aydınlatıyordu yalnızca içeriyi.

“Niye kapattın?” diye sormadan edemedim yanına yürürken tembel adımlarla. “Hemen uyuyacak mıyı—“

Sorumu hiçbir zaman tamamlayamadım. Elini öğlenden beri bu anı kolluyormuş, son bir yapboz parçasını yerine yerleştiriyormuş gibi boynuma yaslayarak tek adımla aramızdaki mesafeyi kapattı ve saniyenin belki de onda biri bir zamanda dudaklarımı kendininkilerin arasına almıştı bile. Gözlerimi kapatamadım bir an şoktan, kırpıştırdım birkaç kez. Öylece donakaldım. Ardından bunun garip olduğunu düşünerek çekinircesine bir elimi omzuna koydum, diğerini saçlarının arasına daldırdım… Bu his…

Ben bundan nasıl kurtulacaktım? Gerçekten kurtulmak istiyor muydum bile?

Yorumlar

7. ŞEYTANIN İNİNDE

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.