GECE YARISI RESİTALİ
GECE YARISI RESİTALİ
9. ŞEYTANIN MERHAMETİ
4.176 571

9. ŞEYTANIN MERHAMETİ

AYLAR ÖNCE
COLORADO, AKADEMİ

“Şimdiye uyanması gerekmez miydi?” Bu konuşan kimdi?

“Vücudu zehri atmaya çalışırken yorgun düştüğü için uyuyor. Tahminimce sabaha uyanır.” Salem.

“Belki ölmüştür.” Naz. Hayır. Naz’a ait olamayacak kadar fazla çocuksu bir sesti bu. Daha küçük bir kıza aitti. “Yani, belki ölür.”

Salem’in kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde, siyahlar içinde başımda dikildiğini hayal ettim o an; eğer üzerinde uzandığım zeminin sertliğinden tahmin ettiğim gibi hâlâ koltukta uyuyorsam ve Salem de başımdaysa, konuşan kız muhtemelen pencereye yakın bir yerdeydi sigarasını içerken. Tütünün içindeki karanfilin kokusunu bile alabiliyordum. Bu iyiye işaretti. Ne kadar süredir bilincim kapalı uzandığımı bilmiyordum ama sonunda kendime geliyordum.

“Nasıl zehirlendi demiştin?”

“Detaylarını bilmene gerek yok Smirna.”

Salem’in kız arkadaşları neden bitmiyordu? Bu kadar sosyal bir herif olduğunu bilmiyordum. Üstelik kız kendi evindeydi. Kilometrelerce büyük bir alana yayılmış ormanın içinde, bir girenin labirentin içinde kaybolmuş gibi hissedip aylarca yolunu arayabileceği bu ormanın içindeki biricik evinde. Kıskançlık mı yapıyordum?

Bir an önce çantamı toplayıp Fransa’ya gidecektim.

Niko’yla konuşmam gerekiyordu. Son görüşmemizin üzerinden epey geçmişti ve plan iptalinden sonra hiçbir mesaj iletmemişti bana. Bu herif ne yapıyordu? Denek 501’in 507 zannedilmesinden ve ölümünden sonra işler sarpa sarmıştı iyice.

“Ondan hoşlanıyor musun?”

Neredeyse nefesimi tutacaktım. Eğer tutabilseydim. Vücudumun kontrolü elimde olsaydı muhtemelen çoktan gözlerimi açmıştım da aslında ama henüz hareket edemiyordum, yalnızca duyabiliyordum. En azından duyabiliyordum. Smirna dediği bu küçük kız iyice saçmalamaya başlamıştı.

“Nereden geliyor aklına bu fikirler?” diye sordu Salem birkaç saniye sonra, sesinin tonlamasında herhangi bir ekstra anlam çıkarılabilecek bir duygu kırıntısı yoktu. Gerçekten hoşlanıyor olsa ve yakalandığını düşünse mesela, bir sarkazmla sorabilirdi ya da sinirlenebilirdi ama hayır; Salem Pardis sakindi. Normalde seçenekler burada ikiye indirgenirdi; birinci seçenek, psikoloji dersini iyi dinlemişti ve ikinci seçenek ise, rol yapmıyordu. Söz konusu kişinin Salem Pardis olduğu ve bana karşı herhangi bir duygu beslenmediği açık olduğu da üzere, cevap ikinciydi.

Evet, nereden geliyor aklına bu fikirler Smirna?

“Daha önce kimseyi evine getirdiğini görmedim. Rapor tutulmasın diye burada kalmasına izin verdiğin ve yarasını diktiğin belli,” diye cevapladı o Smirna, katır kutur bir şeyler yiyordu bu sefer de. Kokudan anlaşıldığı üzere, oyumu soslu fıstıktan yana kullanıyordum. “Ve bu bir risk. Benim tanıdığım Salem risk almaz.”

“Hepiniz beni çok iyi tanıdığınızı düşünüyorsunuz değil mi?” Beklemeden verilen cevap. Ukala bir ses tonu. Muhtemelen küstah bakışlar eşliğinde…

İşte. İşte şimdi dalga geçiyordu. Etrafındaki insanların onu tanıdığını söylemesi sinirlerini bozuyordu. Sinir oluyordu buna. Öyle ki maskesi düşüyor, Salem’in iki cihan yarılsa yapmayacağı bir şeyi yapıyordu; tepki veriyordu. Okunabilir hâle geliyordu. Yarası vardı. Gocunuyordu.

Merak ediyordum, bu bahsettiği hepiniz grubuna kız kardeşi de giriyor muydu? İlişkileri nasıldı? Uzaktan onun hakkında bilgi aldığına göre pek de iyi olduğu söylenemezdi. Belki kavgalı ayrılmışlardı. Belki hiç anlaşamıyorlardı. Muhtemelen hiç anlaşamıyorlardı. Salem’i araştırırken edindiğim bilgiler ve son bir iki haftalık tanışıklığımızdan yola çıkarak bir yorumda bulunmam gerekseydi, kesinlikle bilerek kız kardeşini kendinden uzakta tuttuğunu söylerdim. Buradaki herkes tek başınaydı ama eğer onun bir kız kardeşi olduğu bilgisi kulaktan kulağa taşınırsa sorunlar çıkabilirdi. En başında, zaten, bu yüzden yasaklanmamış mıydı aile bağı taşıyan kimselerle iletişim kurmak? Liva bu yüzden mi Fransa’daydı? Yine de kural ihlâli sayılırdı.

Burada bir şeyler dönmüştü ve benim ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.

“Sen ne kadar inkâr etsen de,” diye yanıtladı Smirna o an, Salem’i. Yakınlık derecelerini apaçık merak eder hâle gelmiştim artık. “Şu gece kulübündeki kız… adı neydi… Mila mı ne? Ondan Liva’yı dinlediğini biliyorum mesela, her ne kadar sen inkâr etsen de kız kardeşini önemsiyorsun ve uzaktan da olsa hakkında bir şeyler duymak istiyorsun. Ne yaptığını, nasıl olduğunu…”

Salem’in sesindeki şaşkınlık belirgindi. “Kulübü nereden biliyorsun?”

“Birkaç gündür, verilen emir doğrultusunda kulübü izliyoruz. Tuvaletinde oldukça yaşlı bir bilgi tacirinin kalp krizi geçirerek öldüğü dedikodusu tüm yurtta dolanıyor zaten. Mila’yı sorguya çektiğimde seninle ilgili olup olmadığını sordu, ben de son zamanlarda görüştüğünüzü çaktırdığı için kendi kendime dedim ki… Allah Allah, nasıl olur da Salem Pardis o kıymetli kıçını kaldırıp bir striptiz kulübünde kendine görevi için zemin ayarlayan bir Fransız ajanla sohbete gelir? Sonra aklıma geldi. Mila’nın Liva’yla doğrudan iletişimi olduğu.”

Hassiktir. Bir bilgi tacirinin ölümünü neden akademi soruşturuyordu? Cinayet gibi görünse ya da başka bir şey, belki bir kavga… Ama kalp krizinden öldüğünü Smirna kendi ağzıyla söylemişti. Kendi eceliyle ölmüş gibi görünüyor olmalıydı. O zaman neden bilgi tacirleri peşimdeydi ve akademi, kulübü soruşturuyordu?

Biliyor olmalıydılar. Bir şeyler biliyor ya da en azından şüpheleniyorlardı. Başka bir şey çıkamazdı bunun altından. Bir an önce kendime gelmeli, burayı terk etmeliydim. Niko’yla konuşmalıydım. Planı revize etmeliydik. Nasıl bir plan kalırsa bundan sonrası için tabii…

“Benim nasıl haberim yok bundan?” Salem’in sesi bugün ikinci kez şaşkın çıkıyordu ve bu bir ilk olabilirdi. Evet, nasıl haberin olmaz senin bundan şaşkın? “Bir striptiz kulübünün tuvaletinde, bir bilgi taciri kalp krizi geçirerek ölüyor öyle mi?”

“Seni bu kadar şaşırtan ne? Herif 80 yaşında falandı. Çoktan emekli olmalıydı.”

O herif 80 yaşında mıydı? Biraz daha genç gösterdiğini düşünmüştüm, yaşlı görünüyordu ve yaşlı olduğunu biliyordum tabii ama 80 de biraz abartıydı.

Sorun şuydu ki, Salem’in parçaları birleştirmesi çok da uzun sürmezdi. Bilgi tacirleri tarafından takip edildiğim ve yaralandığım günün ardından, birkaç gün önce bir striptiz kulübünün tuvaletinden yaşlı bir tanesinin kalp krizi geçirerek öldüğünü öğreniyordu. Kaldı ki bana sorduğu, yalnızca benim cevap vermekten kaçınmış olduğum sorusunun cevabını almış oluyordu böylece… Aklına gelmemiş değildi karıştığım olay.

Nasıl bir Sapphire ajanı bir bilgi taciriyle başarısız bir takasa girmeye cüret edip onu öldürürdü? Tam olarak, Sapphire ajanı olmayan bir ajan.

Ding dong. Ayrılık vakti.

“Magnus neden bu kadar rahatsız görünüyor?”

Düşünmem gereken şey tam olarak, uyandığım gibi nasıl buradan sıvışacağım ve def olup gideceğim olmalıydı o an ama Smirna’nın sorduğu soru, beynimin içinde bambaşka bir sekme açtı ve diğer bütün sekmeleri dondurdu. Magnus mu? Kimden bahsediyordu o?

“Gönderilecek,” diye cevapladı Salem onu, adımlarının sesinden de anladığım üzere benden uzaklaşmıştı. Sanırım Smirna’nın yanına gitmişti, pencerelerin olduğu tarafa… Bahçeye mi bakıyorlardı? “İyice huysuzlaştı, vahşileşti… Artık itaat etmiyor, yanıt vermiyor. Bazen yemeğini bile yemiyor.”

“Tarih belirlediler mi?”

“Smirna.”

“Ne? Sanki ne olacağını bilmiyoruz. Magnus normal bir panter değil, deneylerde kullanılmış bir fare, sirk hayvanı resmen… Onu almana izin vermelerine bile şaşırmıştım ama konsey işte, her zaman götünü yalamak için bir bahane buluyorlar. En değerleri askerleri. Peh. Seni fazla abartıyorlar Salem Pardis. Baban—“

Sus,” dediğini duydum o an Salem’in, Salem olmalıydı bu hırıltılı sesin sahibi. Başka kimse yoktu. Neredeyse bir muharebenin içinde olduğumuzu ve kavga ettiklerini hayal etmiştim, öyle bir ses tonuydu bu. Smirna dili yanmış gibi hissediyor olmalıydı. Benim bile boğazım kurumuştu.

Öte yandan… Baban mı? Smirna kim oluyordu da Salem’in ailesi hakkında bu kadar bilgiye sahip olabiliyordu? Baban mı? Salem nasıl babası hakkında bir bilgiye sahipti ki? Biliyorlardı. Kuralları çiğnemişlerdi. Ya da başka bir şey… Baban mı? Salem babasından haberdardı ve Smirna da bunu biliyordu. İnanılmaz. İnanılmaz.

Sirk hayvanı resmen. Deneylerde kullanılmış. Panter.

Magnus’un benim eğitimlerim için kullanılan kedilerden biri olma ihtimali kaçtı? Rus Akademisi yerle bir edilirken tüm hayvanların yaşayabilecekleri belli lokasyonlara nakledildiğini duymuştum ama eğer Magnus o zamanlar yaralıysa ve Rus Akademisi’ni yok eden meşhur Salem Pardis de kendine bir zafer hatırası almak istediyse… Konsey izin vermiş olabilirdi buna. Eğer şimdi vahşileştiyse, yaşlandıysa, dize getiremiyorlarsa… Vahşi doğaya salmaktansa onu uyutacakları belliydi. Öyle yaparlardı. Yani onu öldüreceklerdi.

Onu kurtarabilirdim. Her neye tepki vermiyorsa, tepki vermesini sağlayabilirdim. Yemeğini yemesini sağlayabilirdim. Sakinleştirebilirdim. Eğer tahminim doğruysa, bir süredir olan davranışlarının muhtemel sebebi zaten bendim. Benim kokumu aldığı için huysuzlaşmıştı. Bana saldırmak için programlanmıştı çünkü. Varoluş sebebi bendim.

Karanlığa karşı savaştım göz kapaklarımı aralayabilmek için ama sanki her çabalayışımda biraz daha battım; içinde kıpraşan ve çıkmak için çabalayan her zavallıyı yuttuğu gibi beni de yuttu zihnimin bataklığı. Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmediğim anların birinde, bulutların arasından sızan güneş ışığı gözlerimi rahatsız etmeye başladığında kendiliğinden kıpraşarak açıkabildi ancak gözlerim.

Boğazım kurumuştu. Yabancı bir evdeydim. Boynum uyuşmuştu resmen ve tüm kaslarımın ağrıdığını hissediyordum, hayır— kemiklerim ağrıyordu resmen. Korkunç hissediyordum. Zayıf. Ne kadar süredir baygındım?

Üzerime örtülmüş örtüyü kenara çekerek doğrulduğumda saçlarımın toplanmış olduğunu fark ettim. Birisi başarısız bir şekilde saçlarımı bir lastikle toplamıştı. Elim istemsizce boynuma gitti, bandaja değdi parmakuçlarım. Acıyordu. Bir yaranın bu kadar acıtması normal değildi, öte yandan normal bir şekilde yaralanmadığımı bildiğim için sızlanmayacaktım. Salem etrafta görünmüyordu ya da kankası… Simayra mıydı adı? Simirya? Her neyse.

Avuçlarım istemsizce koltuğun iki yanını kavradılar ve kendimi ayağa kaldırdım. Biraz başım dönüyordu. Nedense aç ve susuz kaldığımdan bu kadar güçsüz hissettiğime emindim, aradan yalnızca birkaç saat geçtiğini düşünmüyordum çünkü hayır… O kadar aptal değildim. Takvimden en az bir sayfa eksilmişti.

O kızın ve Salem’in dikildiğini düşündüğüm, şöminenin yanındaki koca duvarı kaplayan pencerenin yakınına giderek perdeyi kenara çektiğimde koca bir bahçe gördüm; ormana açılan, ormanla arasında sınır bulunmayan koca bir bahçe… Bir panterin buralarda dolandığını düşünmek pek de ütopik gelmiyordu. Salem ona burada bakıyor olabilirdi, evet. Onu görmeye zaman zaman buraya geliyor olabilirdi. Bu yüzden tanıştığımız gün buraya gelmişti. Arkadaşı bir panterdi. Hangisini almıştı? Büyük, benekli olanlardan mı yoksa sessiz görünen ama en yırtıcı olan siyahlardan mı?

Çaresizce gözlerim ağaçların arasında siyah bir gölge arayışına girdiler o an. Öyle odaklanmış, öyle kararlı bir şekilde arıyordum ki onu yalnızca kendi kalp atışlarımı duyabiliyordum ve kulağımda çınlıyorlardı çünkü hızlanmaya başlamışlardı. Kedilerden nefret ediyordum. İtaat ettirebilmesi en zor olanlardı. Her seferinde öleceğimi düşünürdüm.

Öleceğinizi düşündüğünüz bir savaşın başladığını duyduğunuz an koca bir kafesin içinde, artık damarlarınızdan saf adrenalin akmaya başlar ve gözlerinizi kör eder. Reflekslerinizin ya kurbanı ya da kazananı olacaksınızdır. Başarılı bir sefer bir sonraki seferin başarısını da garanti etmez ama eğer bir kez pençelerinden nasibini alırsanız, doktorların sizi yeniden hayata döndürebilmek için yapabileceği pek de bir şey yoktur çünkü panterler yaralamak için saldırmaz, öldürmek için saldırır. Size dokunabildiği an öldürdüğünden de emin olacağı bir şekilde darbesini savuracaktır.

Lunaparkta hız trenine bindirmek isteseniz boyu 160 santime bile denk gelmeyen bir kız çocuğunu bedeninin beş katı büyüklüğündeki kedilerle göz göze gelebileceği bir kafese kapatmak tam da Rus bilim insanlarının yapabileceği türden bir kalpsizlikti. Sana baktıklarında bir çocuk değil, bir deney faresi gördüklerini yavaş yavaş anlamaya başlıyordun o noktada; taşlar yerine oturmaya başlıyordu birer birer. Ben bir makineyim. O yüzden şimdi, bir zamanlar göründüğün kadar küçük çocukların parklarda koşuşturup kumdan kaleler yapışlarını izlemek dokunuyordu belki de. Çünkü beni gerçek tuğlalardan kaleleri, içindeki insanlarla birlikte yıkmam için yetiştirmişlerdi.

Magnus’u göremedim, bu yüzden hedefimi yukarıya çevirdim. Alt katın boş olduğundan emindim. Merdivenlerden çıktıkça kulaklarıma dolan su sesi bana duşta olabileceğini söylüyordu. Salem Pardis, evinde duş alıyordu. Benim aşağıda uyuduğumu düşünürken. Acaba bunca zaman ben gerçekten uyuyorken neler yapmıştı?

Odası olduğunu düşündüğüm aralık kapıdan içeri girdiğimde; oldukça büyük ve rahat görünen, çarşafları bozulmuş bir yatakla karşılaştım yalnızca. Birinin giyinme odası, diğerinin banyo olduğunu düşündüğüm iki kapı daha vardı odada. Ardından su sesinin geldiği kapıyı tıklatmadan, kapı kolunu yavaşça çevirdiğimde beklediğim gibi bir buhar çarpmadı yüzüme. Salem duşunu soğuk almayı tercih ediyor olmalıydı. Üstelik ışık da açık değildi, çünkü gerek yoktu; banyonun bir kısmı boydan boya camdı ve gündüz vakti olduğu için içeriye yeterince ışık giriyordu.

İçeriye doğru bir adım atmadım, kapıyı azıcık araladığım gibi kadrajıma tamamı cam olan duş kabini girdi çünkü o andan itibaren dikkatimi başka bir yere yöneltemedim çünkü Salem duş kabinin içinde, tamamen çıplak bir şekilde, suyun altından bir adım geriye çekilmiş omzunun üzerinden bana; doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.

Bir anlığına ne söyleyeceğimi unuttum. Kelimeler buruştu ağzımın içinde, boğazımdan aşağı yuvalandılar mideme… Yuttum. “Duş mu alıyorsun?”

Salem iki kere gözlerini kırpıştırdı o an, hafifçe kaşları çatıldı. Bakışlarımı ıslak omuzlarından ve kaslı göğsünden aşağı indirmemeye çalışıyordum ama her saniye göz temasını kesiyormuşum gibi hissediyordum. Teşhissiz ADHD’li bir ergen gibiydim o an. “Sence?”

Sesindeki alay her şeyin özetiydi aslında.

“Ben… İyiyim. Gidiyorum.”

“Bekle,” diye mırıldandı dönüp kabin çıkışına ilerlerken. Uzanıp asılı bir havluyu aldığını ve beline sardığını gördüm, ardından kapının kolunu bırakarak odanın içinde yürüdüm. Beni bir sıcak basmıştı. Banyodan da sıcak buhar geldiği yoktu, yani bahanem de yoktu… Eğer buna bir son vermek düşüncesiyle ona karşı bir adım atıp bir şeyleri başlatırsam sonuçlarına dair de bir fikrim olmayacaktı. Kafam bu konuda çalışmıyordu. Bir anda makine arıza veriyordu sanki ve hepimiz oturup tamircinin gelmesini bekliyorduk kafamın içinde.

Salem, beline bağladığı havluyla banyodan çıkıp diğer kapıdan içeri girerek kaybolduğunda, oranın bir giyinme odası olduğu düşüncem onaylanmış oldu. Çok beklememiştim giyinme odasından saçlarının nemini aldığı bir havluyla çıkıp geldiğinde. Her zamanki gibi siyahlar içindeydi, sadece bu sefer saçları nemli olduğundan ve sağ kolunu saçlarını havluyla kurulamak için her hareket ettiğinde kol kası şişip indiğinden ergen bir kız gibi izlemeye devam ediyordum sanki hiç kas görmemişim gibi. Derdim neydi benim? Salem’den daha yakışıklı ve çekici erkekler vardı dışarıda…

Hayır yoktu… En azından benim dikkatimi çeken kimse olmamıştı bu kadar. En azından, bu kadar dikkatimi çeken.

Herhangi birini alabiliriz Marin. Herhangi birini kapabiliriz. Bu değil. Bu model defolu. Düşman. Kapiş?

“Dikiş nasıl hissettiriyor?” diye sorduğunda girdiğim transtan çıktım nihayet.

Omzumu duvara yaslamış, kollarımı göğsümde birleştirmiştim ve o sorduğunda istemsizce boynuma gitmişti yeniden elim. “Biraz acıtıyor ama dayanılmaz değil. Ne zamandır baygınım?”

Salem’in kaşları oynadı hafifçe. “Bir buçuk günü geçti.”

O havluyu bırakıp odaya dönerken, ben şaşkınlığımı gizlemeye çalışıyordum. Bir buçuk günü geçti mi? Bu demek oluyordu ki, ajanlardan biri kadim bıçakla yaralansaydı en az bir hafta yoğun bakımda yatardı. Ufacık bir çizik için. Bilgi tacirleri de öldürmek için saldırıyordu. Çarşaflı bilge adamların bu kadar acımasız olduğunu kim tahmin edebilirdi?

Ağzımdaki ekşi tadı geçirmek istercesine dilimi dişlerimin arkasına sürterken bakışlarım Salem’inkilerle buluştuğunda, bildiğini biliyordum. Bilmemesi imkânsızdı şu noktada. Orada, odanın ortasında dikiliyordu bütün heybetiyle ve bana kim olduğunu öğreneceğim diyordu sanki, her ne kadar Marin Kalentari olduğumu bildiğini bilsem de. Ama Denek 507’den haberi yoktu.

“Ölen bilgi taciriyle alakan olduğunu biliyorum.”

Yutkundum ve bakışlarımı kaçırdım. İnkâr etmek aptallık olurdu.

“Bu yüzden peşindeler. Ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Konseyle görüşme talep edip disipline edilmeyi isteyeceğim. Kendi isteğimle gidip itiraf edersem taraflarca anlaşma sağlanabilir,” diye mırıldandım yaslandığım yerde doğrularak parmaklarımı pantolonumun arka ceplerine sokarken. Tabii ki öyle bir şey yapmayacaktım, sadece Salem’e söyleyeceğim şeydi bu; bu işin peşini bırakması için. O, bu işin peşini burada bırakmalıydı ki ben bu evden çıktığım gibi def olup gidebileyim.

St. Petersburg’a ayak bastığım an nasıl olsa Niko’nun haberi olurdu.

“Denekle ilgili bir gelişme oldu mu bu arada? Caleb’ın kararı kurulca sorgulanıyor mu hâlâ?” diye sordum o an, garip olmayacağını ve merakımın doğal görüneceğini biliyordum. Ne de olsa bizim dosyamızdı ve bizim görevimizdi. Onların gözünde eline yüzüne bulaştıran da doktorlardı.

“Caleb ya da doktorlar herhangi bir disiplin cezası almadı. O an ellerinden geleni yaptıklarını savundular ve konsey kendi içinde fikir ayrılıkları yaşasa da günün sonunda yapılabilecek bir şey olmadığı kanısına vardı,” diye yanıtladı Salem beni. Konuşmamız fazla kuru ve plastik hissettiriyordu.

Sanırım onu bu iyi hâlimle gördüğüm son andı bu. Buradan çıkıp gittiğimde artık Marin değil, 507 olacaktım nasıl olsa. Niko’dan Sapphire’i vur emri almam yeterdi burayı yerle bir etmek için. Öyle bir enerji patlamasının ardından muhtemelen kendimi de burayla birlikte yerin altına gömmüş olurdum ama zaten yaşama amacım neydi ki? Balkonumda sulamam gereken çiçeklerim yoktu ya da yarın sabah endişelenmem gereken bir sınava girmeyecektim yaşıtlarım gibi üniversitede. Ellerim kanlıydı. Geceleri kâbuslarımda yaktığım ve patlamalarda parçalara ayrılan insanların acı içindeki çığlıklarını duyuyordum. Şansım varsa iyi uyuyordum, kafamın içindeki ölüler konuşmayı tercih ederse cehennemin ortasında gecemi gündüz etmeye çalışıyordum. Bir annem ya da babam yoktu. Arkadaşım yoktu.

Bir arkadaşım bile yoktu.

Buradaki herhangi bir ajandan biri olsaydım Salem’in arkadaşlarından biri olabilir miydim? Naz gibi ya da Simayra… Ya da adı her neyse işte. Gıcık olan ve daha da gıcık olan.

“İsviçre’den geri çağrıldığını duydum.”

“Ne?” Başımı öyle bir hızla daldığım parke işlemesinden kaldırdım ki neredeyse bunun imkânsızlığına olan şaşkınlığım beni ele verecekti. Boğazımı temizledim. “Öyle mi?”

Salem başını salladı. “507 dosyası kapandığına göre merkezinde sana ihtiyaçları olacak sanırım.”

“Tacir olayından aklanırsam tabii,” diye homurdandım ağzımın içinde, tembel adımlarla odanın çıkışına doğru yürürken yavaş yavaş. Sandığımdan daha büyük bir bela olacakları kesindi başıma.

Salem hemen arkamdan geliyordu. “Tamamen bilinçli bir şekilde sen öldürmediysen hammurabi kurallarının işleyeceğini sanmıyorum. Aklı başında hiçbir ajan da zaten bunu yapmaz, o yüzden…”

Bana tavsiye mi veriyordu o? Merdivenlerden aşağı inerken istemsizce kaşlarımın çatıldığını hissettim, söylediklerini yeniden tartıyordum zihnimde. Umursuyor muydu?

“Marin,” dedi merdivenlerden indiğimiz an. Onu duymazdan gelerek kapıya yürümeye devam edecektim ama kolumdan yakaladığı an beni durdurmasına ve karşıma geçmesine izin verdim. Siyah kirpiklerinin çevrelediği ela gözleri, gözlerimin içine bakıyor ve onay arıyordu. “O yaşlı taciri sen öldürmedin değil mi?”

“Seni ilgilendirmez,” diye mırıldandım soğuk bir sesle.

“Marin.” Burnundan mı soluyordu o?

“Her ne yaptıysam cezasını çekecek olan benim,” dedim sert bir tonla, beni iyice anlaması için gözlerinin içine kararlılıkla bakarken. Ne ara bu kadar dip dibe girmiştik bilmiyordum ama bir şekilde oluyordu işte. Her seferinde. “Ya bu senin ne kadar umrunda?!”

Umrumda,” dedi sert bir sesle. Tokat yemiş gibi hissetmiştim. “Sana bir soru sordum.”

“Ben de cevabının seni hiç ilgilendirmediğini söyledim.”

“İlgilendirir.”

Nasıl ilgilendirir?”

“O mekâna beni takip ettiğin için gittin çünkü.”

Pekâlâ. Parmak bastığı nokta pek de inkâr edilebilir değildi. İlk akşam da, ikinci akşam da onu takip ettiğim için o mekâna gitmiştim ve eğer onu takip etmeseydim, bilgi taciriyle karşılaşıp onu öldürmeyecektim; Salem’in hayatta en çok değer verdiği insanın kimliğini öğrendikten hemen sonra. Meraklı bir insan olduğum ilk günden beri belliydi ve Salem’e olan ilgim Naz dâhil başıma nice belalar da açmıştı daha önce, bu yüzden altında bir bit yeniği aradığını düşünmüyordum ama vereceğim cevap çok önemliydi.

Ve kendime hatırlatmalıydım. Bu, muhtemelen beni Marin olarak göreceği son anlardan biriydi.

“Ben öldürmedim,” dedim düz bir sesle, yalan söyledim. “İfademi de disiplin kurulu karşısında vereceğim, sana değil.”

Keşke gerçekler de ağzımızdan çıkanlar kadar kolay olsaydı. Bu bir kâbus olsaydı ve uyansaydım, zaten rüyaymış diyerek rahatlasaydım. Ama ne ben her sabah kendi yatağında uyanan normal bir genç kızdım ne de bütün bunlar bir rüyâydı.

Neydi bu damağımdaki acı tat? Pişmanlık mıydı? Pişmanlık duymayı reddediyordum. Tamamen bilinçli bir şekilde, kendim yapmıştım her ne yaptıysam ve sonuçlarıyla yüzleşirken de tamamen ben komutada olacaktım o yüzden bir an önce yutkunarak bu acı tadı yok etsem iyi ederdim ağzımdaki. Benim hayatımda bir şeylere ağlayıp sızlanmaya vaktim yoktu.

“Gidiyorum,” diye mırıldandım bakışlarımı kaçırarak kapıya yönelirken nihayetinde. İşte, gidiyordum. İlk kez geldiğim bu eve, son kez gelişimdi de aynı zamanda. Belki bir sonraki ayak basışımda buralara, tozu dumana katmak için basacaktım çünkü ayağımı.

Kendimi anlamıyordum. Neden birden göğsümün orta yerinde bir ağırlık hissetmeye başlamıştım? Onlar sadece yaptıklarının bedelini ödeyeceklerdi. Adalet duygusu bu kadar gelişmiş bir kıza göre gözünü bile kırpmadan yaşlıları çok kolay öldürüyorsun Marin.

Sırası gelen giderdi. Bazıları zaiyat olurdu bir amaç uğrunda. Zaten intikam için yola çıkan kendine de mezar kazardı o yüzden… Birini gömen kendini de gömerdi toprağın altına. Binlercesini gömecek olan ben için nasıl bir yer ayrılmıştı acaba cehennemde?

Kampüse yarım saatlik hızlı bir yürüyüşün ardından bayılacakmış gibi hissettiğimden odama dönmeden önce yemekhaneye uğradığımda, tepsimi o kadar fazla şeyle doldurmuştum ki masama geçerken ağırlık çalışıyormuşum gibi gelmişti kollarımda ama biraz daha yer olsa eminim bir şeyler daha doldururdum. Öyle acıkmıştım.

Ben tepsime gömülmüş, bir tabaktan diğerine saldırırken biri karşımdaki sandalyeyi çekip tabağını masanın üzerine bıraktığında başımı kaldırmadan gözlerimle kıyafetlerini süzdüm. Ardından konuştu. “N’oldu kızım açlık grevinden mi çıktın bu ne hâl?”

Tam doğrulmuş, ağzımdakileri hızlıca çiğneyip yutmaya çalışırken Alter’e cevabımı verecektim ki bu sefer de çaprazımdaki sandalye çekildi ve Naz kahvesiyle birlikte masaya oturdu. “Sana ne?” dedi Alter’e, ters bir ifadeyle. “Kızlar da erkekler gibi hayvanca yiyemez mi? Bizim de enerjiye ihtiyacımız var.”

“Ne dedim ki ben?” Alter gözlerini Naz’la aramda dokudu o an. “Salatanızla ince dilim kızarmış ekmeğinize laf etmedim ki?”

Naz alaycı bir ifadeyle gülerek cevap verdi. “Salata ve ince dilim kızarmış ekmekten bahsetmen bütün teorimi doğrulamış oldu az önce, gerek yok daha fazla konuşmana.”

“Kızım sen de ne desem alınıyorsun…” Alter geriye yaslanmış, işlemeli çakısıyla elma soymaya başlamıştı o an yine. “Özel gününde falan mısın hayırdır yani?”

Naz’ın masaya vurduğu eliyle beklenmedik bir şekilde oturduğum yerden sıçradım o an. Neredeyse yemek boğazıma kaçıyordu. “Bana bak kaçtır kadınlar ve özel günlerine laf çarpıtıyorsun, biraz adam ol da lafını yiyince susup kabullen ve otur!”

“Oturuyorum zaten. Susmama gerek yok… Kabullenmiş olabilirim. Üzereyim. Belki. Elma?” Çakının ucuna taktığı dilimi Naz’a uzatıyordu.

Burada ne oluyordu? Ben bu insanlarla sohbeti olan biri değildim. Arkadaş da değildim. Neden bir anda gelip masama oturmuşlardı ve her zaman bunu yapıyormuşuz gibi takılmaya çalışıyorlardı? Kendileri muhtemelen takışıyordu ama ben ne alakaydım aralarında? Sadece yemeğimi yiyip def olup gidecektim buradan.

Naz gözlerini devirip Alter’in uzattığı elma dilimini görmezden geldi o an ve kahvesinden bir yudum aldı. Naz, özellikle; daha yeni onu terapisi ve başına açtığı dertler konusunda aşağılamamış mıydım?

“Ne yapıyorsunuz siz şu an?” diye sordum sonunda, ağzıma tıkıştırdıklarımı tamamen yutup bir yudum suyumu içtikten sonra.

Alter elmasını çiğnerken benimle göz teması kurmadı bile, bir sonraki dilimi kesmeye devam etti. “Seninle iletişim kurmaya çalışıyoruz buzdolabı. Ya da antarktika mı deseydim? Yürüyen buzul? Buzluk?

“İsviçre’den geri çağrıldığını duydum,” diye mırıldandı Naz, ben Alter’e az önce söylediklerini ne kadar anlamsız bulduğuma dair bakışlar atarken. “Eşyalarını topladın mı?”

“Çantamı alıp çıkacağım.” Öyle yapacaktım.

“Nasıl geçeceksin havalimanına? Bırakabiliriz,” diye bir teklifte bulundu o an Alter. Sanki başıma bela olmak için oturmuşlardı masama çünkü öyle olmaya başlamışlardı.

Motorsikletimi limanda kilitli bir depoya bıraktıktan sonra Denver Havalimanı’na giderek İstanbul aktarmalı St. Petersburg uçağına binmem gerekiyordu, tabii onlar Zürih’e direkt uçacağımı düşünmelilerdi çünkü onların gözünde Rusya’ya değil İsviçre’ye uçuyor olacaktım. Eğer Niko’ya haber uçurabilseydim kesinlikle kaçak bir yolla dönüşümü ayarlatırdım çünkü bilgi tacirleri eğer beni buraya kadar takip ettilerse muhtemelen dönüş yolunda da peşimde olacaklardı.

“Gerek yok. Aracım var.”

“Biliyor musun Marin biz genelde birlikte iş yaptığımız insanlarla arada sırada toplaşırız,” diyerek lafa girdi Alter yeniden. “Hatta yakınlarda bir iki arkadaşımız da buralarda olacak. İçmeye mi çıksak diyorduk. Eğer bir iki gün daha kalırsan—“

“Kalmayacağım.”

Alter doğrulup kollarını masaya yaslayarak bakışlarını sertleştirdiğinde Naz üfleyerek gözlerini devirdi ve araya girdi o an. “Of. İstemiyor kız işte, ne zorluyorsun?”

“Ya sen bir sussana,” diye homurndandı Alter Naz’a, ardından bana döndü. “Kızım ben sana sigara sarmadım mı? Benim kitabımda bu ikinci seviye yakınlıktır. Ne demek içemeyiz? Kiminle içeceğim o zaman ben?”

“Epey dost canlısı birine benziyorsun Alter, arkadaş bulmakta sorun yaşadığını düşünmüyorum yani ben konusundaki bu ısrarın niye? Hoşlansaydın anlardım, didişip durduğun kişiden belli zaten kime yöneldiğin. O zaman niye?” Hiç de fikrini söylemekten gocunan biri değildim ve Naz da bu özelliğimden nasibini çok güzel alıyordu.

Alter’in yerinde, inkâr etmeye hazır kıpırdanışının ardından Naz’ın araya girecek gibi olduğunu gördüm ama Alter lafı aldı. “Ne alaka Naz şimdi?”

“Ben adını söylemedim bile, bak kendin söyledin,” diye mırıldandım kaşlarımı kaldırarak.

Alter üfleyip püflmeye başlamıştı. “Bizim iletişim kurma şeklimiz o Naz’la. Ayrıca seni neden çağırdığımız çok bariz belli değil mi?”

“Hayır, değil,” dedim tok bir sesle. Ardından yemeğime baktım. Neyse ki çoğunu mideme göndermeyi başarmıştım bu ikisi masama damlayıp huzurumu bozmaya başlamadan hemen önce, gözüm arkada kalmayacaktı.

“Geçen seferi hatırlıyor musun? Salem de bizimle gelmişti.”

“Evet.”

“İşte. Olay o zaten. Salem beyler teşrif etti.”

“Yani?” diye sordum biraz daha açık olmasını dileyerek. Sıkılmaya başlamıştım. Tek bir kelime daha boş konuşursa hiçbir şey söylemeden kalkıp gidecektim, ne yapabilirlerdi ki?

Naz o an bir kez daha Alter’in bıkbıklamasını dinleyemeyecekmiş gibi oturduğu sandalyede bana doğru dönerek lafı devraldı. “Yani diyor ki bu kuş beyinli, Salem hiçbir zaman toplanmalara katılmaz ama sen onu o masaya oturtabildin. Bir kez daha yapmaya ne dersin? Çünkü gelecek arkadaşlarımızın kırk yıllık hatrı var ve Salem’i o masaya oturtmayı istiyoruz.”

Burnuma birtakım kokular geliyordu ve hiçbirinin kaynağı yemek standları değildi. Naz ve Alter bir şey çeviriyor gibi görünüyorlardı, benden yardım istemelerinden belliydi. Öte yandan def olup gitmem gerekiyodru bir an önce buradan ve bunu da biliyordum… “Ne zaman bu buluşma?”

“Bu akşam olur, yarın olur—“

Alter’in lafını “Bu akşam olsun,” diyerek böldüm o an, ardından sandalyemi ittirerek masadan kalktım. “Mekanı yazın. Salem’le orada olacağız.”

“İşe bak ya.”

Tam çıkışıa doğru bir adım atacaktım ki Naz’ın alaycı gülüşüyle yerime çivilendim o an. Alter, tepkimi fark ettiği gibi Naz’a ters ters bakmaya başladığında Naz gözlerini devirerek geriye yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi ve bana dik dik bakmaya başladı. “Nasıl böyle bir şeyin sözünü verebiliyorsun?”

“Anlamadım?” Gözlerim kısıldı. Bu kız gerçekten bipolardı.

“Diyorum ki, nasıl Salem’i getirebileceğinin sözünü verebiliyorsun?”

“Zaten bunu yapabildiğim için burada değil misiniz?” Ellerimi masaya yaslayarak Naz’ın üzerine eğildim, Alter’e baktım; bunun için buradalardı. “Salem’i o masaya oturtabileceğimi bildiğiniz için.”

“Evet, kesinlikle o yüzden buradayız,” diyerek araya girdi Alter o an. “Konu kapandı. Bitti. Done. Akşam görüşürüz Marin! Hadi git!”

“Bir dakika ya…” Yutkunarak, çıkışmasından aldığım keyfi hiç de saklamaya çalışmadan döndüm Naz’a bir kez daha. “Kızım senin derdin ne? Tam olarak?”

“Derdim sensin, belli olmuyor mu?” Göz kapaklarına kadar çektiği kalın, siyah kalem zaten büyük olan zeytin gözlerini iyice kocaman gösteriyordu ve böyle baktığında delirmesine ramak kaldığını düşünüyordum Naz’ın. “Denerim, olmazsa benden bilmeyin, gelmeyebilir… Böyle konuşman lazım. Kendinden çok emin konuşuyorsun konu başkasıyken.”

“Başkası dediğin kişi Salem. Onunla aramda nasıl bir iletişim olduğunu sen nasıl bilebilirsin? Uyumadan önce gelip gününü sana anlatıyor değil ya?”

“Sana da anlatmadığı kesin.”

“Hayır ama sorduğum bir sorunun yanıtsız kaldığını görmedim.” Doğruldum eğildim masadan, ağırlığımı bir ayağımın üzerine verdim ve çocuk gibi hissetmekten alıkoyamadım kendimi. Neredeyse gülecektim böyle hissettiğim için. Gerçekten iki kız, bir erkek için mi tartışıyorduk? “Denemek ister misin?”

“İsterim,” dedi Naz o an, oturduğu sandalyeden kalkarak. Kupasını aldı ve alaycı bir gülüşle baktı bana, yanımızdan çekip gitmeden hemen önce. “Salem’e Meyra’yı sor. Ne hissettiğini onun hakkında, hâlâ seviyor mu yoksa…”

Daha fazla kadın ismi. Harika.

Naz gittiği an, Alter ayağa kalkıp bir şey diyecek gibi oldu ama “Boş versene,” diye homurdanarak yemekhanenin başka bir çıkış kapısına yürümeye başladım ben de. Her ne söyleyecekse muhtemelen Naz’ı savunacaktı diğer herkesin yaptığı gibi. Yalnızca onlarla birlikte büyüdüğü için bu kadar destek çıktıklarını ve gözettiklerini biliyordum, yoksa karakteri için kimse kılını kıpırdatmazdı.

Yurt odama döndüğümde eşyalarımı çantama tıkıp motorsikletimle def olup gitmekle Salem’i o masaya oturtmaya çalışmak arasında bir karar vermem gerektiğini biliyordum, aslında kararımı çoktan verdiğimi de biliyordum; akıllıca olan bir gece daha kalmak ve kafamın içinde süregelen deliliğe katlanmak olurdu. Naz ve Alter, Salem’i herkimle oturtamıyorsa aynı masaya, onlarla oturarak çok fazla şey öğrenebilirdim. Ve Meyra. Meyra’yı sorup bir cevap alabileceğimi umarak.

Neyse ki Salem’den cevap alabilmenin tek yolunun onu sinirlendirmek olduğunu biliyordum, buralarda onu sinirlendirmeye cesaret eden pek insan da olmadığından bunun farkında olmayabilirlerdi ama çileden çıktığında küçük bir çocuk gibi karşısındakine istediğini veriyordu tam olarak.

Benim elimde ise onu çileden çıkartabilecek çok fazla koz vardı.

Duş alıp saçlarımı düzleştirdikten sonra siyah pantolonumu, bağcıklı botlarımı, ince kazağımı ve deri ceketimi giyinip elimdeki malzemelerle hafif bir makyaj yaptım ve parfüm sıktım. Salem’in numarasına mesaj atmak üzereydim odadan çıkmış, avlunun devasa kolonları arasında yürürken; havuzlu bahçedeydi, yosun ve sarmaşıklarla kaplı heykellerin arasındaki yoldan bir yere ilerliyordu. Caleb’ın ofisine. Yönetim binasına. Neden?

Salem beni ifşa eder miydi? Tacirlerle girdiğimiz kavgadan akademinin haberi olur muydu? Her ne kadar yaralanmam konusunda yardımcı olsa da, nihayetinde o en iyi askerlerinden biriydi buranın ve her şeyi raporlamakla yükümlü olduğunu biliyordu. Görev bilinci, yeni tanıştığı aptal bir kızın sırlarını korumasından daha önce gelirdi tabii.

Avlunun iki metrelik duvarından doğruca heykellerin olduğu yola atladım o an. Koşarak önüne atladığımda ikinciye düşünmemiştim bile. Neyse ki arazinin bu bölümü hiç de kalabalık olmuyordu, etrafta sadece biz vardık.

Salem beni fark ettiği an uzaktan bir bakış atıp seslice nefes vermişti, bu da bıktığı anlamına geliyor olabilirdi ancak. Benden bıkmış mıydı? Bu kadar çabuk mu?

“Nereye?” diye sordum tam önüne dikildiğimde.

Yeşilin kol gezdiği gözleri yüzümde gezindi bir süre. Çok ilginçti, bu kadar hissiz durabilmesi ama parmakuçlarım tenine değdiği an gözbebeklerinin orta yerinde yangın çıkabilmesi. Engel olamıyordu o da. Bu konuda yalnız değildim.

Salem’in bakışları bir an omuzlarıma, ellerime düştü yeniden gözlerimle buluşmadan önce. “Çantanı aldığın gibi çıkıp gidersin sanmıştım, neden hâlâ etraftasın?”

“Çok kabasın, öncelikle,” diye mırıldandım her ne kadar sözlerinde samimi olmadığını bildiğimden etkilenmesem de. “Akşam benimle bir yere gelir misin?”

Beklemediği bir teklif olduğu gözlerinden anlaşılıyordu. Hafifçe çatıldı kaşları, dişlerini sıktığı için yanakları göçtü bir saniyeliğine ağzındaki ekşi tadı gidermek istercesine. Ne düşünüyordu? “Nereye?”

“Muhtemelen gitmek istemeyeceğin bir yere,” diye mırıldandım dürüstçe. “Eğer söylersem gelmezsin.”

Salem’in dudakları kıvrıldı bir an, alayla güldü bakışlarını kaçırıp sabır dilenirken gökyüzünden. Alt dudağına sürttü başparmağını, kollarını göğsünde birleştirdi ve bana sen koca bir şakasın der gibi baktı. “Yanlış anladıysam lütfen düzelt. Bir yere gideceğiz ama nereye olduğunu söyleyemezsin çünkü söylersen gelmek istemem, istemeyebilirim bile değil çünkü kesin olarak gelmek istemeyeceğimi bildiğin bir yer. Doğru muyum?”

“Tamamen doğrusun,” diye mırıldandım başımı sallayarak otuz iki diş gülümserken. Gelecekti. “Gidiyoruz değil mi?”

Bir anda birinin kahkahası doldu kulaklarıma. Kaşlarım çatıldı sanki saldırıya uğruyormuşum gibi, gözlerimi ardı ardına kırpıştırarak sesin kaynağını bulmaya çalıştım çünkü dikkatim dağılmıştı ama aptallık ediyordum; gülen Salem’di. Başını eğerek öyle yüksek sesle kahkaha atmıştı ki, hayatım boyunca dehşet dolu sahneler ve sırlarla karşılaşıp hiçbir şeye şaşırmayan ben Salem’in kahkahasına bakakalmıştım. Aklım uçup gitmişti sanki o an. Ne olduğunu algılamak için birkaç saniyeye ihtiyacım vardı. Eğer bir savaşın ortasında olsaydık ve birbirimize ölümüne saldırıyor olsaydık, Salem’in kahkahası benim dikkatimi kafamı kopartabilecekleri kadar uzun süre dağıtabilirdi ve ölürdüm o zaman. Harika.

Harika.

Bu etkilenme işi fazla uzamıştı.

Boğazımı temizledim karşısında daha dik durmaya çalışarak. Sanki kahkahasından etkilenmemişim gibi. “Evet? Cevabın ne?”

Salem kahkahasının son demlerinde surat ifadesi eski donukluğuna ve soğukluğuna dönerken kollarını göğsünden bıraktı, yanımdan geçip gitmeden önce sahte bir tebessüm bahşetti dudaklarına. “Hayır tabii ki.”

Öfkeyle soldum o an. Omuzlarım düştü. Gözlerimi devirerek döndüm ve peşinden yürümeye başladım. “Ama neden?”

“Nedeni çok açık değil mi?”

“Bir iyilik bile yapamaz mısın bana?”

“Yaptım. Boynundaki yarayı diktim ve iyileşene dek koltuğumda uyumana izin verdim. Yeter.”

“Başka bir iyilik daha?” Hızlı bir adımla yeniden önüne geçtim ve yolunu kestim, yüzlerimiz o kadar yakındı ki resmen yalvarıyordum flört eder gibi suratına. “Borç saysan? Sonra ödesem?”

Gözleri kısıldı şüpheyle. “Neden bu kadar önemli gelmem?”

“Çünkü normalde gelmeyeceğin bir yer.”

“Neresi bu yer?”

“İşte zaten onu bilsem,” diye homurdandım gözlerimi kaçırarak. Naz ve Alter bana yeterince bilgi vermemişlerdi ve ben de eğer biraz olsun çıtlatırsam, Salem’in gelmeyeceğinden kesin ve net bir şekilde emindim.

Salem’in gözleri yüzümde gezindi bir süre, düşünüyordu. Sorularıyla beni köşeye sıkıştırarak cevap alamayacağı belliydi, o zaman tahminlerde bulunma sırası mıydı?

Bakışlarını kaçırdı bir an, uzaklara baktı gözlerini kısarak ve bana profilini inceleme fırsatı sundu. Meyra kimdi ve onunla nasıl bir ilişkisi olmuştu bilmiyordum ama içimde kaynayan öfkenin sebebinin bir kızın yalnızca ismi olması fikir olarak bile beni rahatsız ediyordu. İkilemler arasında boğuluyordum burada. Umursamak ve komple bütün duyguları kapatmak. Öyle bir tuş olsaydı gözümü kırpmadan basardım kendim için ve eminim yaparlardı beni eğitirken yıllar boyu, ama ben bile bu kadar hissedebileceğimin ve aklımın çelinebileceğinin farkında değildim. Ne yapıyordum burada? Şimdiye yolda olmalıydım. Havalimanına çoktan varmış olurdum.

Salem dudaklarını ıslattı bir an dikkatimi yeniden ana çevirerek, “Seni nasıl ikna ettiler buna?” diye sordu beni baştan aşağı süzerek. Naz ve Alter’in bu işin içinde olduğunu fark etmişti.

“Ne demek istiyorsun?”

“Beni kiminle bir araya getirmek istedikleri bariz ortada. Peki sen buna nasıl ikna oldun?”

Neden bu kadar üstü kapalı sorular soruyordu? Bir şeyler bildiğimi düşümnüyorsa yanılıyordu. “Meyra’yla ilgili mi bu?”

Salem’in bir anda yüz ifadesi gevşedi şaşkınlıkla, dudakları aralandı. Kendini toparlamak istercesine yutkunduğunda ademelması oynamıştı boğazında birkaç kez; gözlerimi kırpıştırıyordum o sırada ben de ifadesini süzerken ama ikinciye tepkisini kontrol etmeye fırsatım olmadı. Bir anda beni heykellerden birinin gövdesine yapıştırdığında neredeyse bilincimi kaybedecektim. Dirseği boynumda, bir elim kolunun üzerindeydi beni boğmaması için ve diğer kolumu kilitlemişti. “Ne biliyorsun?”

Öksürdüm istemsizce. “Ne oluyor be?!”

“Bu ismi nereden duydun?” Gözleri renk değiştirmişti sanki. Yeşil ya da ela falan değillerdi… Kızıllaşmışlardı öfkeyle. Alev alev yanıyorlardı öfkeden. Kıvılcımların koca bir mahalleyi kül edecek kadar büyüyebileceğini görebiliyordum gözlerinde. O kadar mı sevmişti? O kadar mı aşık olmuştu bu kadına?

Boğazımı temizledim ve kolundan kurtulmaya çalıştım boynumdaki ama tek yapabildiğim kendimi daha da heykelle arasında kıstırmak olmuştu. Gücümü kullanmadan ondan kurtulabilmem mümkün değildi ama gücümü de kullanamazdım yanında.

“Hâlâ seviyor musun onu?” diye sordum tepkisinden korkarak. Neden korkuyordum bilmiyordum. Dağları yerinden oynatabilecek, kilometrelerde öteden insanları öldürebilecek ve denizleri taşırabilecek bir güç akıyordu halbuki damarlarımda.

Salem’in bakışlarındaki hiddet, yalnızca birkaç santim mesafeden gözlerimde gerçeği arıyor gibiydi o an. Neyden bahsettiğime dair hiçbir fikrim yoktu ve her nasılsa onun da kafası karışmış gibi görünüyordu ama yine de bir şeylere cevap vermeden önce kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Kendini sakinleştirmeye çalıştığı hâli buydu. “Marin. Ne. Biliyorsun?”

“Hiçbir şey,” diye fısıldadım yenilgiyle. Zar zor nefes alıyordum zaten. “Hiçbir şey bildiğim yok. Naz’la Alter seni yalnızca benim o masaya oturtabileceğimi söylediler. Ben de tamam getiririm dedim. Naz kibrime sinirlendi. Meyra’yı sor dedi. Hâlâ seviyor musun diye… Çok emin bütün sorularımı cevapladığından. Tabii ben de biraz böbürlenmiş ve abartmış olabilirim.”

Salem gözlerimin içine baktı son bir kez. İnanmışa benziyordu ki bir saniye sonra üzerimden çekilerek tutuşunu bıraktı. Bir anda nefes alabilmeye başlamıştı rahatça ama rahatlayamamıştım çünkü üzerimdeki bedeninin varlığı garip hisler ekmişti mideme. Adam beni köşeye sıkıştırıp tehdit ediyordu ve ben tahrik oluyordum. Sorunlarım vardı.

Boğazımı ovaladım karşısında doğrulurken, arkamdaki heykeli yıkasım gelmişti. Salem’in sakince inip kalkan omuzlarına baktım, biraz daha yukarı kaldırdım bakışlarımı ve sıktığı için daha da belirginleşen çene hattından gözlerine tırmandım; ölüm getiren bir azraildi. Güzel bir şeytan. Aynı cehennemden çıkmadığımızı düşündükçe mideme kramplar giriyordu. Bir gün herkesin kendi evine döneceğini düşündükçe uykularım kaçıyordu. Burada kalıp sonsuza dek rol yapmaya devam edebilir miydim?

Kendime gülmek istedim o an. Çocuk olmak istesem yeniden, daha kolaydı.

“Onlara gelmediğimi söyle,” dedi ardından ve yanımdan geçip gitti bir kez daha.

Yorumlar

9. ŞEYTANIN MERHAMETİ

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.