GECE YARISI RESİTALİ
GECE YARISI RESİTALİ
8. ZEHİR, ZIKKIM VE ZALİM
3.876 483

8. ZEHIR, ZIKKIM ve ZALIM

ŞİMDİ
AKADEMİ, COLORADO

Sikeyim. Böyle. İşi. Yani yoksunluk krizine girmiş, bir bilgi tacirini öldürmüş, Salem’e yakalanmış, kadim bir bıçakla yaralanmış ve hatta boynumu diktirmiştim. İki parmağımın arasında kemirdiğim kuru makarnayı masanın üzerine bıraktığımda, elim istemsizce boynuma gitti; kulağımın hemen altına… Evet. Bir iz vardı. Hissedebiliyordum. İzi kalmıştı. Herhangi bir yaranın vücudumda iz bırakabilmesi neredeyse imkânsız bir şeydi, ama öte yandan kadim bıçak ve zehri hakkında hatırladıklarım doğruysa tam zamanında müdahâle edildiği için şanslı bile sayılmalıydım.

“Neden onu kemiriyorsun?”

Burada olduğunu neredeyse unutmuştum, bu yüzden irkildim. Ama oradaydı. Karşımda. Bir elini ve kalçasını tezgâha yaslamış, elinde bitirdiği su bardağı vardı ve bardağı lavabonun içine bırakıyordu. Koşusundan dolayı terliydi. Çenesiyle elimdeki kuru makarna paketini gösteriyordu.

Başımı eğip bir kuru makarnaya, bir de ona baktım. Ardından dişlerimin arasında katır kutur ses çıkaran makarnayı son kez çiğneyip yuttum. “Kahvaltı,” diye homurdandım gözlerimi kaçırırken. Sanki çok umrundaydı.

Bir anda elimden paket alındığında şaşkınca Salem’in sırtına baktım; paketi kiler dolabına, diğer kuru mamüllerin olduğu yere koyuyordu. “Aman! Rahatsızlık verdik!”

Ağzımdan çıkan her şeyin aptalca olduğunu düşünüyordum çünkü yaşananların yarısını hatırlamıyordum ve gün içinde hatırlamaya devam edeceğimi düşünsem bile, bu benim için yeterince hızlı değildi. Ayrıca nereye gidebileceğimi de bilmiyordum; yurt odasına dönüp ne yapacaktım? Belki yemekhanede takılmak biraz yararlı olabilirdi tabii. Onun dışında, motorsikletimi bulabilecek miydim otoparkta? Ya da kapılar açılacak mıydı bile ki gidebilmem için? Hayır… Hayır tabii ki. Burayı benim için bir hapishaneye çevirmişlerdi.

Kollarımı tezgâha, alnımı da üzerine yaslamış düşünmeye çalışıyordum. Bir çıkar yol… Bilgi tacirleri peşimdeydi. Hâlâ peşimdeler miydi? Onlardan birini öldürenin ben olduğumu nasıl anlamışlardı ki? Arkamda iz bırakmadığımdan emindim. Neredeyse. Bilmediğim bir şey olmalıydı. Her neyse o, bulmaya çalışırken hayatta da kalmalıydım çünkü her ne kadar akademi sınırları içinde tacirlerin bana dokunamayacağını bilsem de konsey için ne konumda olduğumu bilmiyordum, beni önlerine atabilirlerdi. İşleri bitmişti ve benden geriye kalanı onlara teslim etmeden önce uyanmamı bekliyorlardı belki de ve işte, uyanmıştım…

Merdivenlerden gelen adım sesleri başımı tezgâhtan kaldırmamın sebebi değildi o an, hayır; düşüncelerimi bölen, karnımın orta yerinde bir yarık açılmış da içinde kanım kaynamaya başlamış gibi hissettiren, ciğerlerime dolan şampuan kokusuydu. Mentol. Erkek şampuanı.

Salem üzerini değiştirmişti. Duş almıştı. Artık siyah, ince bir kazak ve siyah kumaş pantolon giyiyordu. Nereden çıkardığını bilmediğim bir kutu yumurta, üzerinde un yazan bir paket ve birkaç malzemeyi daha tezgâhın üzerine çıkardığında çenemi avucumun içine, dirseğimi de önündeki bar sandalyesine oturduğum orta tezgâh mermerine yaslayarak bayık gözlerle ne yaptığını izlemeye başladım. Kendine kahvaltı hazırlıyordu. Harika. Evinden çıkıp def olup gitmeyeceğimi anladığı noktada varlığımı komple yok sayarak gününe devam etmeyi seçmişti.

Şefimiz kahvaltısı için beş katlı bir pankek ve çırpılmış yumurta hazırladı. Pankekin üzerine döktüğü akçaağaç şurubu ve orman meyveleri neredeyse ağzımın suyunu akıtacaktı ki tabak bir anda önüme konulduğunda ne tepki vereceğimi şaşırarak doğruldum ve postürümü düzelttim. “Hey. Burası dolu? Başka yere otur.”

Ama Salem buraya yaklaşmıyordu bile, sandalyelerden birinin üzerine bıraktığı deri ceketini almış üzerine giyiyordu. “Kahve istiyorsan demleniyor,” dedi bakışlarıyla pencere kenarındaki filtre kahve makinesini göstererek, ardından mutfaktan çıktı.

Koşar adımlarla peşinden ilerlemeye başladığımda, dış kapıyı açmış dışarı çıkıyordu. Tam kapıyı ardından kapatacaktı ki diğer metal kolu yakaladım ve kapamasına engel oldum. “Hey?! Nereye?”

Yeşilin kol gezdiği gözler yüzüme birkaç saniyeliğine baktı. Bana kahvaltı hazırlamış, def olup gidiyordu. Sanki cevabını vereceğim birisin de, gibisinden bir bakışın ardından kapıyı çekip kapattığında, bir süre az önce dikildiği yerde takılı kaldı gözlerim. Neden bana kahvaltı hazırlamıştı? Salem Pardis bana kahvaltı hazırlamıştı. Üstelik yakalanıp kimliğimden ve karakterimden çırılçıplak soyulduğum hâlde. Derimin altında kaynayan ne kadar çirkin ve iğrenç şey varsa ortaya çıktığı hâlde.

Pankeki ve yumurtayı yedim. Bir değil, iki kupa kahveyi içtikten sonra saatlerin geçmediğini ve Salem’in bir süreliğine de olsa en azından, gelmeyeceğini anladığım noktada kapıyı çarparak çıkmış; geldiğim yoldan hızlı adımlarla kampüse yürümeye başlamıştım. Soğuktu ve yağmur sonrası toprak kokusu vardı havada. Örümceklerin gezindiği ıslak yaprakların üzerine basıyordum yürürken, sürüngen bir şeyin çıkardığım çatırdılardan korkarak çalılıkların arasında hareketlendiğini duymuştum.

Adımlarım bir anda kesildi; açıp kapadığım avuçlarıma baktım mekanik hareketlerle. Onları çağırabiliyordum eskiden. Aslında örümceklerin işitme frekans aralığı yoktur, kulakları yoktur çünkü. Ama titreşimleri ve havadaki hafif hareketleri çok iyi algılarlar. Duymaktan çok… Sesin oluşturduğu mikroskobik hava hareketlerini hissederler ve bu şekilde yönetilebilirler. Diğer tüm canlılar gibi.

Nemli, büyük bir taşın kenarından beni izlediği sekiz gözünü görebiliyordum o an Batı Karadulunun; avucumun içine sığabilecek büyüklükteydi ve zehri, ciddi norölojik belirtilere yol açabilecek kadar toksikti.

Sakince, derin bir nefes alırken karadulla aramda bir metre kalana dek ilerledim ve onu ürkütmemeye çalıştım; çoğu örümceğin ölüm sebebi, zavallı hayatı boyunca korkak ve şiddet yanlısı bir insana denk gelmesiydi. Bir kez denk gelse yeterdi.

Bunu hâlâ yapabiliyor muyum? Bilmiyordum, yine de sinyallere odaklanmaya çalıştım. Bana gelmelisin. Sağ çıktığım kafes geceleriyle ilgili bilinmesi gereken gerçek şuydu ki, fiziksel bir savaşa girmemiştim hiçbir vahşi kediyle. Fiziksel gücümün ve çevikliğimin ölçüldüğü bir test değildi hiçbiri çoğu zaman, hayır; ne kadar kısa bir sürede onlara diz çöktürüp itaat ettirebildiğimle ilgiliydi. Hayvanlar, insanların duyamadığı frekanstaki seslere ve titreşimlere karşı o kadar duyarlı olabiliyorlardı ki günün sonunda kumandaları elinize verilmiş bir robottan farksız kalabiliyordular.

Karıncalarla başlamıştı, ardından örümcekler… ta ki vahşi kedilere gelene dek.

Bir sızı hissettim kaşlarımın ortasında, ardından şakaklarımda şimşekler çaktı sanki. Görüşüm kararmaya, bulanıklaşmaya başladığında bayılıyor olduğumun pektabii farkındaydım; yapabileceğim hiçbir şeyin olmadığının da…

Ne kadar süre geçtiğini bilmediğim bir zamanın ardından gözlerimi aralayabildiğimde, en azından hava hâlâ aydınlıktı. Gözümün önündeki yaprakların üzerinde karıncalar oradan oraya koşuşturuyordu. Doğrulurken bir refleks gibi elim burnuma gitti; kanamış ve kurumuştu da… Yere yaslı avuçlarımdan destek alarak doğrulduğumda dizlerimi de ayağa kalkmaya yeltenmek için kendime çekmiştim ki, dizimin üzerindeki karadulla göz göze geldim.

İşe yaramıştı. Batı Karadulu’nun frekansına girebilmiş ve onu etkileyebilmiştim. Bu ne demek oluyordu? Kendimi zorlarsam, yeterince zorlarsam aslında gücümün beni terk etmediği anlamına mı?.. Belki de vücudumun zayıflığından dolayıydı. O kadar zayıf, aylar içerisinde paslanmış ve kas kütlesinin tamamını kaybetmiş zavallı bir bedenim vardı ki kendimi güçlerimden çırılçıplak soyulmuş sanıyordum ama güç hâlâ içimdeydi.

“Sana Margaret diyeceğim,” diye mırıldandım otuz iki diş sırıtarak parmaklarımı uzatırken karadula. İkiletmeden elimin üzerine ilerledi, ardından omzuma bıraktım onu ve ayağa kalkıp ellerimi silkeledikten sonra kararlı adımlarla akademiye yürümeye başladım. Bir şeyler yiyip antrenman yapmalıydım. Gücümü geri kazanmalıydım. Bana ne yapacaklardı? Bundan sonra ne olacaktı?

Üzerimden kaçan hayalet bakışlar eşliğinde yurt odama retina taramasıyla girebildiğimde, ilk yaptığım şey Margaret’ı masanın üzerine bırakmak ve dolapta bulduğum spor kıyafetlerini üzerime geçirmek oldu. Kalçamda, kolumda, omzumda ve karnımda morarmalar vardı. Yeşillenerek derime yayılacakları belliydi. Baskı uyguladığımda nefes kesen bir ağrıları yoktu karnımdaki hariç. Yüzümü yıkayıp kurumuş kanı temizledikten sonra tayt-atlet-ceket takımını giyip temiz çorap ve spor ayakkabılar geçirdim üzerime. Bulduğum makasla kendime yeniden kâkül kestim ve fön makinesiyle şekil verdim. Madem yokmuşum gibi davranıyorlar ve beni bir tehdit olarak bile görmüyorlardı, o zaman devam etsinlerdi.

Büyük vadideki baraja bakan manzaralı spor salonuna adımımı attığım an üzerimde hissettiğim bakışları umursamadan ısınmak için koşu bandının üzerine çıktım ve yavaş tempoyla yürümeye başladım. On dakika yürümeli, on beş dakika tempolu yürümenin ardından esnemek için matların olduğu kısma geçtiğimde insanların benim kullandığım aletlerin çevresini boşalttığını yeni fark ediyordum.

Bir süre esneyişimin ardından bacak çalışarak rutinime başlamayı düşünüyordum ki tanıdık, mor saçlı bir kaçkının silüeti dikkatimi dağıttı. Caleb’ın odasında, Hanımefendi’yle birlikte gördüğüm cadoloz buradaydı ve üstelik beni fark etmiş, alaycı bakışlarla üzerime doğru yürüyordu.

Bulduğum temiz bir havluyla boynumdaki terimi silerken ona karşı gözlerimi devirerek baktım. “Senin burada ne işin var?” diye sordu. “Etraftakilerin sormaya çekindiği ama kabbbbak gibi ortada olan bariz soruyu sorayım dedim. Malum spor salonunun ortasında herkesin görmezden gelmeye çalıştığı bir fil var,” diyerek lafına devam ettiğinde, son cümleyi etrafa bakıp sesini yükselterek söylemişti. Odadaki fil teorisi. Ha ha ha.

“Kapa çeneni ve işine bak.”

“Bakıyorum,” diye söylendi bu sefer de gıcık bir tavırla kollarını göğsünde birleştirerek. “İşim sensin.

Kaşlarım çatıldı. Neyden bahsediyordu o? “Nasıl?”

“Seni izleyip raporlayacağım. Benden kaçıp kurtulmanın imkânı yok, hele de o güçsüz bileklerle… O yüzden asıl sen çeneni kapayıp işine baksan iyi edersin.”

Alaycı bir tavırla gülerek elimdeki beş kiloluk ağırlığı aldığım yere bıraktım o an, ardından yere düşmek üzere olan havluyu omzuma atarak adımlarımı başka bir tarafa çevirdim. “Güldürme. Her kim sana beni izleyip raporlamanı söylediyse git ona bıkbık’la, çünkü yapamayacaksın.”

“Kendinden çok emin görünüyorsun Marinciğim ama o eski gücünde değilsin, görmüyor musun?” Önümü kestiğinde, beni çileden çıkarmak istercesine bakan gözlerini oymak istiyordum. “Geç köşene çürü işte. Benim de işimi zorlaştırma, sen de boşuna nefesini harcama şu son zamanlarına…—“

Bu. Gözümün önünün karardığını hissettim bir an öfkeyle. Tüm gücümle dirseğimi boynuna yaslayıp onu hemen arkasındaki kolona yapıştırdığımda kolumu kırabilecek bir güçle çekmeye başlamıştı ki yeniden ittirdim ve ağzımı açtığı an dikkati dağıldı. “Ne demek istiyorsun? O ne demek?

Bir karadeliği andıran, kapkara gözlerinin içindeki narsistik tebessüm canımı sıkıyordu. Siyah saçlarının arasındaki mor renkli tutamlar, sinirimi bozuyordu. Aptal karmaşık botları ve deri ceketinin üzerine taktığı rozetler sinirimi bozuyordu; karanlık makyajı da öyle.

Neredeyse, dudaklarının kucakladığı o sinsi tebessüme öfkemi kurban edecektim ki yan tarafımızdan gelen bir erkek sesi, o an ikimizin de dikkatinin dağılmasına sebep oldu.

“Smirna?”

Bizim yaşlarımızdaki, sarı kafalı, bulaşık süngerini andıran düz ve dik saç kesimli çocuğa baktım. O saçları havaya dikmek için kaç kilo jöle harcıyordu her sabah? “Her şey yolunda mı?” diye sordu hemen ardından, bana bakmıyordu bile. Gözleri biricik arkadaşının üzerindeydi.

“Ne o? Koruması mısın?” Dirseğimi Smirna’nın boynundan çektim, çocuğun karşısında dikilene kadar iki adım attım bu sefer. Benden bir kafa boyu uzundu. “Özel bir şey konuştuğumuzu göremiyor musun şurada?”

Çocuk sarsılmaz, duygusuz ifadesini beni dinlerken de sürdürdü. Gözleri ağrıyacakmışçasına bir üstünlükle yukarıdan baktığını sanıyordu ama sadece komik görünüyordu. “Senin hakkında çok şey duydum,” dedi bir süre tüm sinirimi tepeme toplayan bir sessizliğin ardından. “Ama kimse, kürdan bileklerin ve cılız bedeninle boyundan büyük işlere karışan bir bebe olduğundan bahsetmemişti.”

“Sana gerçek bebenin nasıl olduğunu seni annenin rahminden çıktığın o yola geri sokarak gösterirdim, dua et formumda değilim,” dedim dişlerimin arasından.

“Ve hiçbir zaman olmayacaksın da. Çünkü buna vaktin yok.”

“Ne?”

“Mark,” diyerek araya girdi o an Smirna, elini boynuna götürmüş boğazını temizliyordu çocukla arama girerken. Kendisini kurtarmaya niyeti olan bir çocuğa fazla düşmanca gözlerle bakıyordu. “Seni ilgilendirmez. Def ol.”

Ve fazla kaba konuşuyordu.

Mark yavaşça, seslice nefes aldı o an; burun delikleri genişlerken gözlerini Smirna’dan yalnızca bir anlığına bana çevirmiş ve öfkesinden nasiplenmemi sağlamış, ardından arkasını döndüğü gibi spor salonunda kaybolmuştu.

Smirna’yı kolundan çektiğim gibi kendime çevirdim o an. Sabrının son demlerinde olduğunun farkındaydım, suratındaki ifade biraz daha onu zorlarsam beni lime lime etmeden durmayacağını fısıldıyordu adeta ama benim de şiddet kilidim açıldığında ortam yoktu. Smirna da başından beri fazla tolore edilebilir davranmamıştı yani eğer elimde ölürse, bahanem vardı. “Vaktin yok derken neyi kast etti o?”

“Hiçbir şeyi kast etmedi,” diye homurdandı kolunu sertçe tutuşumdan çekip bana omzunun üzerinden ters ters bakarken ama sıkıntıyla alıp verdiği nefesler bana tam tersini söylüyordu. Mark denen çocuğun araya girip salça olması sinirlerini bozmuştu.

“Yalan söylüyorsun.” Dilimin ucuna gelen acı tadı neredeyse önüne tükürecektim. “Bir daha karşıma çıkarsan—“

“Çıkarsam, ne?”

Lafımı bölmesi bir yana, tehditkâr bir şekilde çenesini kaldırıp karşıma da dikilmişti. Kollarını göğsünde bağlayarak tek kaşını kaldırdı ve belasını tam şimdi bulmayı bekler, hevesli gözlerle bakmaya başladı bana. Bu kız gerçekten ölmeyi istiyordu.

“Beş kiloluk bir ağırlığı kaldıracak gücüm olmadığından, üflesen uçacakmışım gibi göründüğümden, fare deliğinizde bana yaptıklarınızın ardından yeteneklerimi kaybettiğimden beni alt edebileceğini sanıyorsun. Aptal olma, Smirna. Başıma gelen her şeyi atlattım çünkü gücüme bel bağladığımdan değil, riskleri her zaman ortadan kaldırdığımdan. Risk olma, Smirna. Göze almam. Bir bakmışsın, burada karşıma dikilmiş beni tehdit ediyorsun; bir daha bakmışsın…” Yavaşça havaya kaldırdım elimi, rüzgâr eskisi gibi parmaklarımın arasından akıp geçiyormuş da boğazını kesebilecekmiş gibi şiddetiyle. Ardından parmaklarımı kapattım. “Yerin beş metre altında ciğerlerinde toprakla çürüyorsun.

Yanından geçip gitmekti niyetim. Cevap vermeseydi eğer, omzuna çarpıp geçtiğimde başka hiçbir şey söylemeden çıkıp gidecektim spor salonundan ve sıcak bir duş almayı planlıyordum.

Ama cadoloz, kolay kolay geri çekilmiyordu.

“Gücün olmadan hiçbir şey olduğunu görmüyor musun?” diye seslendiğinde, tüm salondakilerin dikkatinin üzerime çevrildiğinin farkındaydım. Smirna’nın sesi öyle gür çıkmıştı ki herkes duymuştu.

İstemsizce durdu ayaklarım. Bir adım daha atıp gitmem gerekiyordu buradan. Def olmam gerekiyordu. Her ne yapacaksam da, kapalı kapılar ardında ve kafamın içinde, yalnız başıma yapacaktım. Başıma birini dikmeleri boşa değildi sonuçta. Onlar da biliyordu. Kolay kolay vazgeçmeyecektim.

O gücün içime konulan bir şey olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun, dedim ben de. İçimden. Sessizce. Başımı eğdim hafifçe, silik tebessümümü bile sakladım. Saklamak zorundaydım. O gücün içime konulan bir şey olduğunu sanıyorsun, yanılıyorsun. O gücün kaynağı bendim. DNA’ma işlendi. Beni yok etmediğiniz için pişmanlıktan her gün öleceksiniz. Beni bir kere öldürdüğünüz için siz bin kere öleceksiniz.

Etraftakilerin hakkımda ne düşündüğü ya da düşüneceği önemli değildi, bu yüzden Smirna istediği kadar kazandığını düşünebilirdi. Spor salonunu terk ettiğim saniyelerde ben, gerçek kazananın tepelerden zaferini bağırmasına gerek olmadığını çok iyi biliyordum. Enerjimi daha fazla harcayıp boşa savurmam gerek yoktu cevabımı. Kaldı ki fark ederlerse, başım belaya girebilirdi. Beni öylece ortalığa salmış olmaları yeterince şaşırtıcıydı.

Odama dönüp duş aldıktan sonra kıyafetlerimi dolaptakilerle değiştirdiğimde, kişisel eşyalarıma dokunmamış olmalarını ilginç bulmuştum ama deri ceketimin içindeki böceği daha ceketi giyer giymez fark ettiğim için makasla keserek klozete attım ve sifonu üzerine çektiğimde kanalizasyonda kaybolduğundan emin oldum. Muhtemelen odanın içinde de izleniyor ve dinleniyordum.

Tımarhaneydi burası.

Topuklu botlarımla yurt asansörüne bindiğim sırada bacağımdan yukarı tırmanan karadul, Margaret’tan başkası değildi. “Gezmeye mi çıkmak istiyorsun?” diye mırıldandım sağ omzumdaki saçlarımı çekip ona omzumda yer açarken. “Öyle olsun.” Belki o da acıkmıştı. Avluda ona yiyecek bir şeyler bulabilirdim. Belki bir kaç tırtıl, karınca, hamam böceği… Yemekhane menüsünün ilgisini çekeceğini düşünmüyordum.

Ama gittiğim yer orasıydı. Yemekhane. Spor salonumdaki ilk günümde vücuduma verdiğim hasarın farkındaydım, iyi bir yemek ve güzel bir uykuya ihtiyacım olacaktı bu akşam. Toparlanmak ve benden ne istediklerini öğrenmek istiyorsam, buradan bir an önce def olup gitmek istiyorsam yapmam gerekenler belliydi. Gücünü topla. Dinlen. Kendine gel.

Ve kaç.

Niko’nun bana dokunamayacağı bir konuma gelmem gerekiyordu yeniden. Ancak o zaman yanlarında kendime yer bulabilirdim.

Yemekhanenin çift kanatlı, iki metrelik, devasa kapısı her zamanki gibi iki kanattan da açılmıştı ve tavana ulaşan vitray kaplamalı camlardan içeriye günün son ışığı sızıyordu. İçerisi doluydu. Herkes birileriyle sohbet ediyor, yemek standlarının başında tabaklarını dolduruyor ve gün sonunun keyfini çıkarıyorlardı. Kapının eşiğinden adımımı attığım an üzerime çevrilen birkaç bakış harici rahatsız edici bir ilgisizlik vardı üzerimde, aralarına karışabildiğim için rahat mı hissetmeliydim yoksa yeterince gürültülü bir insan olmadığım için alınmalı mıydım emin değildim. Henüz.

Sonra Mark’ı gördüm. Ben tabağımı doldurmuş boş masalardan birine otururken, o çaprazımdaki dolu bir masada kahkahalarla bir şey anlatıyordu. Neye güldüklerini bilmiyordum ama bilmeme gerek yoktu, çoktan sinirlerimi bozmayı başarmışlardı. Hahaha. Nasıl da kızarıp kaçtı ama salondan. İşe yaramaz. Hahaha. Gücü yokken tavuktan farksız! Konuşulanlar bunlar değildi elbette. Yalnızca zihnim benimle oyunlar oynamayı seviyordu. Güçten düştüğümü bildiğim için, en iyi hâlimdeyken bile bana eziyet eden aklım tabii ki bütün işaretleri üzerime asit yağmuru gibi yağdıracak ve acıtmaya çalışacaktı. Hiç olmadığım kadar ezik bir hâldeydim.

Sorun yoktu. Kimsenin seslice dile getirebileceği bir şey değildi bu.

Sakince etimi parçalara ayırıp parçalardan birine ağzıma götürdüğümde, Margaret çoktan omzumdan inmiş, yerde geziniyordu. Tepsimdeki peçeteyi alıp akmaya başlayan burnumdaki kanı sildim. Basınçtan patlayacakmış gibi hissettiren gözlerimi devamlı kırpıyor ve suyumu yudumlarken tavana bakıyordum, muhtemelen biraz daha uzun sürse ölebilirdim bile ama umrumda değildi.

“Ahh!”

Ardından yuttum. Orta pişmiş etin aromatik tadı tamamen ağzımda kayboldu. Ben etimden bir parça daha keserken Mark, arkadaşlarıyla kahkahalara boğulduğu masadan bağırarak sıçramış ve ensesini tutarak geriye doğru tartılmıştı. Birkaç adım geriye atarak dengesini sağlamaya çalıştı ama çok geçmeden masasında oturan başka birinin sırtına çarptı, ancak yere düştüğünde kendini durdurabilmişti. Kestiğim parçayı dişlerimin arasına alıp çiğnemeye başladım ben de. Her çiğneyişimde, biraz daha insan ayaklanıyor ve Mark’ın etrafına toplanıyordu bu yüzden orada neler döndüğünü tam olarak görebiliyor değildim ama sırası şöyle olmalıydı; Margaret’ın zehri, önce vücudunu şoke edecek ve ardından felç gelecekti. Mark’ın sesinin kesilmesinin sebebi bu olabilirdi ancak, tabii ağzından çıkan köpüklerle kusmaya başlamadan hemen önce… Eğer sırtüstü bir şekilde fazla kalırsa, boğularak ölmesi muhtemel olurdu. Buradakilerin eğitimi göz önüne alınırsa tabii, çoktan yan çevrilmişti ve saniyeler sonra az önce sallanarak içeri girdiğim çift kanatlı yemekhane kapısından giren görevlilerce bir sedyeyle doğrudan sağlık bölümüne kaldırılacaktı. Kurtulabilirdi. Eğer ellerinde bir Batı Karadulu panzehri varsa. Çünkü eğer yoksa, gün batana dek ölmüş olacaktı.

Kanlanmış peçeteyi avucumun içinde top ederken salatamı karıştırarak biraz daha tuz atıyordum içine, etraftakilerin kahkahasını duymuyordum artık; tek duyduğum fısıldaşmalardı neler olduğuyla ilgili. Görevlilerin getirdikleri sedyeye acı içinde kıvrılan Mark’ı yatırdıklarını görebilmiş ve kusmuğunun yanısıra nefes almaya çalışırken çıkardığı sesleri duyabilmiştim. Mark’ın peşisıra arkadaşları da yemekhaneden çıkmışlardı mesela. Güzel. Kahkahalarına o yoğun bakımdayken bir süre ara vermeleri gerekecekti muhtemelen.

“Hiç dua biliyor musun?” diye mırıldandım sorarcasına, masamın başında bir süredir dikildiğini fark ettiğim ama başımı kaldırıp da bakmadığım Smirna’ya. Yemeğimi yemekle fazla meşguldüm. “Okuman gerekebilir. Ruhuna yani. Arkadaşının. Öteki taraf diye bir yer varsa, orada huzur bulabilmesi için.”

“Nasıl yaptın?”

Etten bir parça daha kestim. Ona söyleyecek değildim. Tabii ki nasıl yaptığımı, ya da her şeyden önce benim yaptığımı söylemeyecektim; Smirna koşarak bunu üstlerine bildirirdi ve benim başım ağrımaya başlardı hemen ardından. “Görmedin mi? Arkadaşını bir karadul ısırdı. Herkes gördü.”

Bir anda masama dayanan elleri, neredeyse suyumun yemeğimin üzerine dökülmesine sebep olacaktı ki sinirlerime hâkim olmaya çalışarak sakin tutmaya çalıştığım bakışlarımı üzerime doğru eğilmiş Smirna’ya çevirdim. “Sen yaptın,” dedi neredeyse zehirli sayılabilecek bir sesle. Ha. Demek biliyorsun? “Nasıl yaptın bilmiyorum ama sen yaptın. Senin yaptığını biliyorum.”

“Neyden bahsettiğini bilmiyorum. Ben burada yemeğimi yiyordum,” diye mırıldandım hâlâ sakin tuttuğum ifademle. “Eğer biraz daha beni rahatsız etmeye devam edersen ama, bir şeyler yapıyor olacağım.”

“Öyle mi? Ne yapıyor olacaksın mesela?” Çok tehlikeli sularda yüzüyordu. Fazla pervasızdı. Boyundan büyük işlere kalkışıyordu.

“Sana kim beni izleme görevini vermişse, senden nefret ediyor. Benden bir tavsiye, aklında bulunsun,” diye homurdandım önüme dönerek yemeğimi yemeye devam ederken. Dikilsin dursundu başımda. Oltasına düşmeyecektim. Benim yaptığımı kanıtlamasının imkânı yoktu. Mark, boynunu ısırdığı an Margaret’ı üzerinden atmayı başarabilmişti ama nereye gittiğine dair kimsenin bir fikri yoktu. Yakalasalar yalnızca Mark’ın hayatını kurtarabilirlerdi ayrıca, benim yaptığımı kanıtlayamazlardı.

Düşüncelerimin arasında, gözlerim anında masama doğru yaklaşan siyah botları tanıdığında yemeğimin son lokmasını yiyordum. Smirna masamın üzerinden çekilmişti ama elleri saçlarında, yolarcasına sabır dileniyordu havadan. Hiç dua bilmediği belliydi. Birlikte büyüseydik, muhtemelen ya sürekli kavga eder ve sorun çıkarırdık akademiye ya da çok yakın arkadaşlar olur ve yine kuralları deldiğimiz için farklı merkezlere gönderilirdik. Neyden bahsediyorsun sen? Kapa çeneni.

Salem, sabah evden çıktığı kıyafetlerin çok benzerlerini ama farklılarını giyiyordu. Bu da demek oluyordu ki, işini bitirdikten sonra üzerini değiştirmek için eve uğramıştı muhtemelen ve orada olmadığımı görmüştü. Bulaşıklarımı bile kaldırmadığım için mi kızgındı yoksa?

Salem tam karşımda durduğunda, kollarını göğsünde birleştirdi ve “Marin,” dedi başıyla dışarıyı işaret ederek. Dışarıda konuşmak istiyordu yani? Bu herifin benimle artık bir kelimeden daha uzun cümlelerle konuştuğunu düşünüyordum ama sanırım başkalarının ortasında olabildiğince basit tutmaya çalışıyordu sohbetimizi.

“Yemek yiyorum,” dedim geriye yaslanıp bacak bacak üstüne atarken. Yalan değildi, son lokmamı hâlâ çiğniyordum.

Salem karşımdaki sandalyenin sırtına ellerini dayayarak hafifçe masaya eğildi o an. Yeşilin kol gezdiği ela gözler, gözlerimin içine beni uğraştırma der gibi bakıyordu. Ne istiyordu ki? O da mı Smirna’yla aynı fikirdeydi? “Yeterince yemedin mi?”

“Sabah bana hazırladığın pankek ve yumurtaya laf yok, yanlış anlama ama kötü bir günümde bile bu kadar az yemiyorum. Daha tatlı alacağım,” diye mırıldandım tatlı standına bir bakış atarken. “Elmalı kurabiyeler görmüştüm, fırından yeni çıkmış. Soğurlarsa yazık olur.”

Smirna’nın çenesi neredeyse yere düşüyordu o an, hiddetle ellerini havada sallayarak Salem’e döndüğünde. “Ona bir de pankek mi hazırladın?!”

Salem, Smirna’nın yükselen ses desibeline karşılık birkaç saniyeliğine gözlerini kapatarak kulaklarının muhtemelen çınlamasını atlatmaya çalıştı o an. Bense güler bir tavırla “Ve çırpılmış yumurta,” diye ekledim, Smirna’nın sorusuna. Gerçi bir sorudan çok, bir itham gibiydi. “Harika yapıyor. Basit bir çırpılmış yumurta tarifinde böylesine ustalaşmış olabilmek için daha önce kaç kere yapmıştır dersin?” İşaret parmağımı ikisinin arasında gezdirdim savsakça. “Yakınlığınızı tahmin etmeye kalkarsam… Zorunlu bir işbirliği diyebilirim. Yani hiç çırpılmış yumurta ve pankek yemediğin için bana kinlenme Smirna, önce birkaç meclis patlatıp parlamento binalarını falan yıkarak gizli bir kimlikle asıl seni arayan bir gruba dâhil olman gerekebilir. Tabii bir de, yakalanıp sudan çıkmış balığa dönmelisin.” Sandalyemi geri iterek ayağa kalktım o an, yüzümde dünyanın en plastik tebessümüyle Smirna’ya gülümserken. “Ve her adımını köpek gibi takip ederek konseye ispiyonlamaya hazır bir palyaçonun sinirlerini her an alt üst etmek için elinden geleni yaptığı günlerini geçirirken onu kolayca öldürmemeye dikkat et, hayır, sadece etrafındaki insanları… Böylece sıranın ne zaman ona geleceğini düşünerek geçireceği uykusuz gecelerde yavaş yavaş delirir. Kim bilir? Belki işini senin bitirmene gerek bile kalmaz o zaman.”

Smirna her kelimemde gittikçe daha da kızararak birazdan patlamaya hazır kıvama gelecek bir yanardağına dönerken, Salem’e hafif flörtöz bir eda ve minimum eforla el salladım ve dönüp yemekhanenin çıkışına yürümeye başladım. Yerler biraz önceki vahşetin izini taşır gibi ıslaktı ve temizlik malzemesinin asidik limonlu kokusu burun deliklerimi yakmıştı çünkü paspas atıyorlardı. Bu ne hızdı? Sorun yok çocuklar, tıkınmaya devam edin… Az önce kesinlikle aranızdan biri bir karadul tarafından ısırılarak ağzından köpükler çıkardığı sefil hâliyle son yolculuğuna uğurlanmak için acil müdahâle odasına kaldırılmadı…

Planlarım arasında, kesinlikle koridorun karanlık köşelerinden birine insanüstü bir kuvvetle çekilerek darp edilmek yoktu ama Salem bir anda belirip sırtımı öyle sert köşeye yaslamıştı ki neredeyse beyin kanaması geçirecektim. “Az önceki şovun kime, niyeydi bilmiyorum ama Mark’ı ısıran karadulu senin kontrol ettiğini biliyorum Marin. O yüzden şimdi gidip o karadulu bana getireceksin, çünkü Mark’ın hayatı senin de çok iyi bildiğin üzere panzehrin üretim hızına bağlı,” dedi oldukça ölümcül bir sesle, bu tonda konuştuğunda ondan bir tık hoşlandığımı inkâr etmeyecektim. Boğazımı sıkıyordu eli. Hâlâ delicesine kaynatıyordu kanımı. O da hissediyor muydu bunu? “Benim nöbetimde kimse ölmeyecek.”

Gözlerimi devirip bir yanımdan duvara yasladığı kolunu ittirerek çekip gidebileceğimi düşünecek kadar naif ve saf değildim tabii ki, karşımdaki Salem Pardis’ti. Akademi’nin gözbebeği. Hayır. Düşündüğüm şey… Daha doğrusu, şüphelendiğim şey çok daha başkaydı. Salem nasıl hayvan deneylerinden haberdar olabilirdi? Dosyamda bu yoktu. Bir şekilde benim açık etmiş olmam gerekiyordu hatırlamadığım geçmişte…

Ve ben kaşlarımı çatmış, gözlerine biraz fazla dalmış düşünürken… Onun gözlerinin kendi kendine bulduğu cevapla aydınlanışını izledim. Elleri iki yanına düştü karşımda doğrulurken. Dudakları aralandı. Kaybetmiş gibi bir nefes kaçtı o aralanmış dudaklarının arasından, her nasılsa pek de uzak hissettirmiyorlardı. “Hatırlamıyorsun.”

İnkâr etmenin faydası var mıydı? Emin değildim. Eğer şimdi inkâr etmeye başlarsam bu konuyu nereye kadar götürebilirdim ki? Hatırlıyormuş gibi yapamazdım çünkü bir şekilde foyam ortaya çıkardı. Hatta her ne yaptıysam, çıkmıştı da Salem fark etmişti bunu kolayca. “Evet. Hatırlamıyorum. Ne var?”

“Ne kadarını hatırlamıyorsun?” Hasar tespiti falan mı yapmayı amaçlıyordu?

“En son… Bilmiyorum…” Düşünmeye çalıştım. “Kadim bıçakla boynumdan yaralanmıştım ve sen de yarayı dikiyordun.”

“Bu kadar mı?”

“Evet.” Gözlerimi devirdim yaslandığım duvardan sırtımı çekerken. Her nasıl olduysa bir anda Mark’tan sembolik bir intikam almaya dair arzumu kaybetmiştim. Salem biliyorsa, Akademi’nin de öğrenmesi yakındı; hatta belki biliyorlardı bile ve direkt oklar üzerime çevrilecekti zaten. Boşu boşuna birini öldürüp dikkat çekmeye gerek yoktu. Bu kadar hızlı toparlandığımı bilmelerine gerek yoktu. “Margaret’ı getiriyorum. Laboratuvarlara giden asansörün önünde buluşalım,” diye homurdandım ayaklarımı sürüyerek kendimi avlu yoluna çıkartırken.

Salem arkamdan, “Margaret mı?” diye seslendi soru işaretleriyle dolu bir ses tonuyla.

Dönüp omzumun üzerinden ona baktığımda, onu bıraktığım yerde aynı şaşkınlıkla dikiliyordu. Omuz silktim koridorda kaybolmadan hemen önce. “Evet. Kişisel karadulum.”

Peşimden geldiğini fark ettiğimde pek de insanın olmadığı bir koridorda, beyin kanaması geçirmeden nasıl Margaret’ı çağıracağımı düşünüyordum ki Salem’in karanlık gölgesi döndüğüm köşenin başında belirdi. Yanımdan geçip giden ajanların ardından oflayarak adım atmayı bıraktım, Margaret’ın yanına gittiğimi düşünüyorsa yanılıyordu.

Binanın mermerlerinde tok bir ses olarak yankılanıyordu botları. Burada kimse yeterince sessiz olamıyordu sanırım. Çenesini sıktığını, içine göçen yanaklarından fark ettim; “Ne ara karadulları kanka edindin?” diye sordu karşıma geçip durmadan hemen önce. Ona cevap vermek yerine üzerindeki gözlerin sahiplerine yargılayıcı bakışlar atıyordum o sırada. Ne kadar zaman geçerse geçsin hep konuşulacak ve dikkat çekecekti öyle mi? Beni yerin dibine sokmak, onu omuzlarında taşımak istiyorlardı. Neden? Ben daha zor şartlarda yetişmiştim. Ben Salem Pardis’ten daha iyi bir askerdim.

Ağzımdaki yanık tadını geçirmek istercesine dilimi damağıma yapıştırdım bir an, ardından dönüp yürümeye devam ettim. Peşimden geldiğini biliyordum. “Karadullarla hep kankaydım.”

“Biliyorum.”

“Ne?” Bir an, anlık olarak dönüp durduğumda neredeyse çarpışıyorduk ama son saniyede geri çekilebildi Salem. “Hayır, bilmiyorsun,” dedim çatık kaşlarımın altından.

“Marin,” dedi sabrının son demlerindeymiş gibi. “Panzehir. Eğer Mark’ın başına bir şey gelirse—“

“Gelirse, ne?” Lafını böldüm hiç gocunmadan, kollarımı göğsümde birleştirip gıcık bir tavır takınarak; çenemi kaldırmış dik dik bakıyordum yeşilin kol gezdiği, tehditkâr ela gözlere daha tehditkâr bir maviyle. “Ne yaparsın? Yerin yedi kat dibindeki laboratuvarlarınızda deney faresi yapıp bütün gücümü, kuvvetimi yok mu edersin? Ah, dur, onu zaten yaptınız. Daha ne? Öldürür müsün? İşte bunu denediğini görmek isterim.”

Bana nasıl baktığını anlayamıyordum. Bir anlığına boğazımı parçalayacağını düşünüyordum ama sonra düşünüyordum da… Belki de sadece tehlike çanları çalarken zihninde, gözlerimin içine böylesine yakın bir mesafeden bakmak ve böyle kalmak istiyordu. Anlamlandıramadığım, karşı koyamadığım bir çekim vardı aramızda; kendimi durduramıyordum, her seferinde parmakuçlarımda yükselerek daha da ileriye gitmek istiyordum. Kendi bedenim bana ihanet ediyordu.

Aşkın nefrete ne yakın olduğunu söylerlerdi. Tehlikeli sularda yüzemezsin Marin, yalnızca boğulursun.

Salem’in yutkunduğunu, önce diliyle ıslattığı dudaklarına sonra da boynunda hareketlenen ademelmasına kayan bakışlarımla anladım. “Yalnızca bir gün öncesine dek ölüm yatağından uyanmış bir kıza göre sınırlarını fazla zorluyorsun,” dedi tok bir sesle, neredeyse şefkatle karıştıracaktım hissettirdiğini. Endişeyle… “Uslu dur, Marin.”

Yaramazlığım meşhurdur.”

“Ve içten pazarlıklılığın,” diye ekledi kaşları cüretle oynarken. “Ve sonuçlarını düşünmeden aldığın riskler. Eğer Mark ölürse ne olur biliyor musun?” Açıkçası, bilmiyordum. Salem de bunu biliyor olmalı ki, aptal kız dercesine yamuk bir tebessüm sıçradı dudaklarına yalnızca birkaç saniyeliğine orada görebildiğim. “Konsey fişini çeker. Birlikte çıktığın görevde bile partnerinin başına bir şey gelirse aylar süren bir soruşturmaya ve disiplin cezalarına maruz kalırsın. Güpegündüz yemekhanede bir ajanı öldürmek?” Kaşları havalandı, ardından alayla güldü. “Akademi’de Hammurabi kuralları uygulanır Marin.”

“Ben bir karadul ısırığıyla ölmezdim.”

“Eskiden, belki. Şimdi?” Gözleri kısıldı, baştan aşağı süzdü beni. “Sanmıyorum.”

Midem bulanmaya başlamıştı çünkü haklıydı. Haklı olmasından nefret ediyordum.

“Ölmek mi istiyorsun?”

“Ölmek istemiyorum,” diye homurdandım çatık kaşlarımı da, öfkeli bakışlarımı da alıp avluya çıkarken. Merdivenleri neredeyse atlayarak inmiş, üzerleri sarmaşıklarla kaplanmaya başlamış heykellerin olduğu havuzun başına gidiyordum. Orası sessizdi ve kimse yoktu. Eğer Margaret’ı çağırırken beyin kanaması geçirip ölürsem rezil olmayacaktım.

Ha ha ha.

Sinirli ve hızlı adımlarımın tok sesleri mermerde yankılanırken, yeterince uzaklaştığımı düşündüğüm noktada durdum ve kalp atışlarımı, nefes alışverişlerimi sakinleştirmeye odaklanmaya başladım. Ormana giden toprak yolun başındaydım, ayaklarımın altında çatırdıyordu kırık dallar ve otlar.

Salem sessiz ve yavaş adımlarla geliyordu, acelesi yokmuş gibi. Ne yapacağımı biliyormuş gibi. Bana alan ve zaman tanıyormuş gibi.

Margaret muhtemelen yemekhanenin aralık pencerelerinin birinden dışarı çıkmış ve ormana doğru ilerlemişti.

“Aslında tüm dünyanın mantarlarla örülü olduğunu biliyor muydun?” diye mırıldandım sorarcasına o an. Neden konuşuyordum bilmiyordum, sanırım düşüncelerim sesli bir şekilde çıkıyordu dışarıya çünkü zihnim Margaret’ı arıyordu. Şimşekler. İşte. Acı oradaydı. Şakaklarımdan aşağı bir ağ gibi tüm başıma, ardından omurgama yayılıyordu ve dayanabileceğim skalada değildi bu sefer. Çünkü bir günde üçüncü kez kendimi çok zorluyordum. Peder ne düşünürdü? Benimle gurur duyar mıydı? Bedenim iflas noktasındayken bile kendimi böylesine işe yarar bile hâle getirebiliyordum… Niko muhtemelen aldığım risk yüzünden kızardı. Evet, Smirna’ya yalan söylemiştim; riskleri yok etmezdim, yaratırdım. Varoluşum bir riskti. Ben bir risktim. Ve birkaç bin kilometrelik bu alana yayılmış en büyük riskin varoluş sebebi bendim.

Mantarların asıl yaşamı, toprakta ve diğer yüzeylerin içinde bulunan miselyum adı verilen ince ipliksi ağlardan oluşur. Gördüğümüz şapkalı mantarlar, aslında bu dev ağın yalnızca üreme organlarıdır. Tüm topraklar miselyum bulunur… Ve ormanların altında kilometrelerce uzanan mantar ağları vardır.

Çürüyen yaprakların, ağaç köklerinin, kayaların çatlaklarının ve hatta bazı çöllerin altında bile mantarlar yaşar. Deniz tabanındaki tortullarda ve okyanuslarda da mantar türleri bulunur. Antarktika buzullarında bile mantarlar keşfedilmiştir.

“Ölünce nereye gidiyoruz sence?” Margaret buraya gelmeliydi. Kapalı tutmaya çalıştığım göz kapaklarımın bile titreyişinden anlıyordum ki, uzun süre dayanabileceğim bir acı değildi bu. Burnumdan aşağı akan sıcaklığın kan olduğunu biliyordum. Gözlerimden aşağı akanların da… “Küçükken hep, gökyüzünde birer yıldız olacağımızı düşünmüşümdür. Zaman bitene dek dünyada olup biteni izleyebileceğimiz yıldızlar… Ama bu tüm küçük çocukların aklına gelmiştir eminim.”

“Marin—“

“Şşşt,” fısıltısıyla lafını kestim. Konuşmaması gerekiyordu. Kişisel karadulumu çağırmaya çalışıyordum. Kafamın içinde sağır edici bir sessizlik vardı ama öte yandan, insanların gürültüsü de kulaklarıma ulaşmıyor değildi. Yeterince uzaklaşmamış mıydım onlardan? “Konu şu ki, Salem Pardis… Sen her zaman onların gözlerinin hayranlıkla değdiği, gözde bir öğrenci olduğun için beni anlamazsın ama…” Neden bundan bahsettiğimi bile bilmiyordum. Sanırım eğer gerçekten öldürmek istediğim birinin hayatını kurtarmaya çalışırken ölürsem, en azından onun biraz sempatisini kazanmış olmayı istiyordum ve bu hayatım boyunca yaptığım en acınası, utanç verici şey olacaktı.

“Peder’in yarattığı en harika şeydim ben. En azından benden öyle bahsederdi,” diye mırıldandım yutkunurken. Boğazım mı şişmişti, yutkunmak ne ara bu kadar zor hâle gelmişti bilmiyordum ama dünyanın dönmeye başladığını hissediyordum artık. “Ama ne zaman normallerin yanına çıksam… onlar pek de harika olduğumu düşünmediler. Düşünmeliydiler. Düşünmeleri için her şey yaptım. Her şeyi doğru yaptım—“

“Marin—“

“Hayır! Dinle!” Bu hissi tanımlayabilecek olsaydım bir karadeliğe çekilmek ve içinde kaybolmak olarak tanımlardım. Gözkapaklarımı açmıştım belki de, yalnızca artık kör olduğumdan göremiyordum belki de… “Bir sirk soytarısı gibi, gündüzleri yatırımcıları etkiledim ve akşamüstüleri de eğitimdekileri eğlendirdim… Başarılı bir denek olmamdan hoşlandılar. Kanamamdan hoşlandılar. Bıçakları etimi kestiğinde, etimin iyileşme hızından hoşlandılar. Niko dedi ki, Peder haberdarmış o psikopatların her gece odama gelip sınırlarımı zorlayışlarından… Ben inanmıyorum. Ama eğer bunca zaman kardeşlerimi kendi ellerimle öldürüşümün sorumluluğunu almış ve beni tek sağ kalan denek olarak yetiştirdiyse intikamını almam için… Hatırlıyorum…” Nefes alamıyordum. Dudaklarım aralanmıştı, başımı kaldırıyordum okyanusun orta yerinde nefessiz kalmışım gibi ama oksijen bir türlü ciğerlerime girmiyordu.

Çünkü hatırlıyordum.

Ayaklarım yerden kesilirken uzaklardan gelen hışırtıların sesleri kulaklarımı tırmaladı; zihnimin anlamlandırmaya çalıştığı tıkırtıların kaynağı, insanların çığlıklarının sebebi neydi? En azından Salem’in kollarına düştüğümü biliyordum çünkü kokusu en büyük kalabalıkların içinde bile ciğerlerime adını fısıldamayı başarabilecek kadar yer etmişti içimde.

Yorumlar

8. ZEHİR, ZIKKIM VE ZALİM

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.