7. RAFTAKİ OYUNCAK
Küçük, aptal bebek üst üste ikinciye kalkmaya çalışırken düştüğünde o çirkin suratının buruşarak tüm yüzünü kaplayan yanaklarıyla birleşmesini izledim yaslanarak oturduğum bankta; annesi çok da uzakta değildi ama telefonda öyle hararetli konuşuyordu ki çocuğunun ne hâlde olduğundan habersizdi. Etraftaki diğer çocuklar bu bebeğe göre bir tık büyüklerdi, düşseler de drama yaratıp düştükleri yerde kalarak ağlamıyor; koşturarak oyunlarına devam ediyorlardı. Zaten bu bebeğin sorunu da buydu. Yalnız oynaması.
Ne vardı yalnız oynamakta? Ben de yalnız oynamıştım. Deneylerden birinde, bir çocuk parkında yalnız bırakılmıştım çünkü diğer çocuklarla olacak etkileşimimin gözlenmesi gerekmişti. Aptallar, nasıl renkli plastik devasa kaşıklarla aldıkları kumları oyuncak kamyonetlerinin arkasına boşaltmaktan hoşlanabiliyorlardı? O güneşin alnında, o boyumun on katı merdivenleri defalarca kez tırmanıyorlardı sırf iki saniyede kaydıraktan kayarak popolarını kırmak için. Ellerinde kemirip durdukları bir şeyler vardı… Atıştırmalıklar. Tabii. Anne babaları da etraftaydı çünkü piknik sepetleriyle. Bu çocuklar şımarıktı. Onlar önüne gelen yemeğe burun kıvırabiliyor, ağlayarak istediklerini yaptırabiliyor, yalnızca etrafta boş boş dolanıp oyun oynuyorlardı ve hiçbir amaçları yoktu. Göbekleri vardı çoğunun. Patates kızartması ve hamburger kokusunun burnumu tırmaladığını hatırlıyordum. Şekerli uzun şeritleri dişleriyle kopartarak ağızlarında cak cak çiğniyorlardı ve hatta bazıları gofret gibi görünen yenilebilir bir kabın içindeki kremamsı şeyi yalıyordu.
Dondurma olduğunu öğrenecektim yıllar sonra o şeyin.
“Ama onlar sıradan çocuklar. Tek yaptıkları kreşte yaşıtlarıyla oynamak, abur cubur yiyip uyumak ve parkta tozu dumana katmak,” demişti bir keresinde asistanlardan biri bana. Gevezelik edip çocukken gittiğim oyun parkının ne kadar korkunç olduğunu ona aynı düşüncelerle anlattığım bir gündü, bana hak vereceğini düşünerek. “Ve gerçekten ebeveynlerine bir şey yaptırmak istediklerinden ağlayarak yaptırabiliyorlar. Hepimizin çocukluğu—“
O sadece bir asistandı. Biyokimya bölümünde çalışan. Bu da demek oluyordu ki, Safir’in bağlantılı olduğu okullardan birinde belli bir yaşa kadar asıl dünyanın karanlık tarafından ve sırlardan uzakta büyümüş; daha sonra matematik ve diğer bilim dallarında gösterdiği üstün başarı sayesinde Akademi’nin eğitim kadrosuna katılmıştı. Yani küçükken kreşte yaşıtlarıyla oynamış, abur cubur yiyip bolca uyumuş, parklarda tozu dumana katmış ve ebeveynlerine bir şeyi yaptırmak istediğinde avazı çıktığı kadar bağırarak ağlamıştı.
“Pişşt, sen,” diye seslendim dirseklerimi dizlerime yaslayarak oturduğum bankta biraz öne eğilirken. Bebek neredeyse önümde, beni duyabilecek mesafedeydi ve ağlaması durmuyordu. Dizlerini çizmişe benziyordu az önceki düşüşünden dolayı, ağzı yüzü kum içindeydi. Kocaman mavi gözleri ve seyrek sarı, lüle lüle saçları vardı. “Ağlamayı kes de ayağa kalk.”
Birkaç saniye burnunu çektiği süre boyunca, ıslak kirpiklerini kırpıştırarak bana bakışının ardından bu sefer nefessiz ağlamaya geri döndüğünde havaya üfleyerek bıkkın bir ifadeyle yanında çömeldim ve dizlerinin üzerindeki kum tanelerini ellerimle silkeledim. Evet, kesinlikle dizlerini çizmişti ve açılan hafif çiziklerin içi kan doluydu. Muhtemelen canı yandığı için ağlıyordu.
“Eğer çok istediğin bir şeyi düşünürsen acısı geçer.” Dizlerini işaret ettim. Yeniden konuştuğum için ağlamayı kesmişti yine, o aptal sulu gözleriyle bana bakıyordu. “Ne istiyorsun? Barbie bebek falan mı? Onu düşün.”
Bana öyle söylemişlerdi en azından. Ne zaman kafese girsem… Başka bir ağır antrenman similasyonu ya da yırtıcıyla ne zaman kafese girsem, antrenman simülasyon olsa bile gerçekten aldığım fiziksel yaralarla ayağa kalkıp devam edebilmem çünkü yeterince güçlenebilmem için… Bana öyle söylemişlerdi. Çok istediğim bir şeyi düşünmemi. Ama benim çok istediğim bir şey yoktu. Floresanların altında geçirdiğim yılların ardından… Çok istediğim bir şey vardı aslında. Bir süreliğine de olsa. Ebedî karanlık. Her şeyin son bulması. Artık bitmesi. Artık bitmesi için yalvardığım bir dönem vardı çocukken.
Ama rafta gördüğüm bir oyuncak için hiç yalvarmamıştım.
Hoş, rafta oyuncak gördüğüm de olmamıştı.
Küçük sümüklü böcek, tombul elleriyle sildiği gözlerinin arasından utana sıkıla işaret parmağıyla benim göğsümü işaret ettiğinde; başımı eğerek boynumdaki kolyeye baktım. Pek bir olayı yoktu; siyah bir ipe geçirilmiş, taştan oyulmuş bir sarmaldı. “Yok artık,” diye homurdandım bakışlarımı bebeğe geri çevirerek. “Bunu mu istiyorsun? Ne alaka? O kadar şeyin var… Saçma sapan, rengarenk…” Hemen yanıbaşında, kuma gömdüğü oyuncaklarını ve pembe çantasını gösterdim. “Ve sen benim kolyemi istiyorsun öyle mi?” Bebek yeniden ağlamaya başlamıştı. “Bir tek bu kolyem varken hem de. Bunu nereden almıştım sen biliyor musun? Taaa Siena’dan. İtalya’da. Ve benim hiç o saçma aletlerimden olmadı.” İğrenir gibi bir bakış attım bebeğin oyuncaklarına.
Pek de iyi bir iş çıkaramamıştım sanırım ki ağlamaya devam ediyordu. “Aman be, şımarık,” diye homurdandım ben de kolyemi çıkarıp ona uzatırken. Onun hakkındaki yargılarımı onaylar gibi, kolyeyi uzattığımı gördüğü an ağlamayı kesti ve bir kolunu gözlerine siper ederek diğer tombul eliyle ipi kavradı. “Utanıyorsun bir de. İstemeye utanmıyorsun ama?”
Bir an burnunu sertçe çektiğinde, yeniden ağlamaya başlayacağını düşündüm ama sarmal taş dikkatini fazlasıyla çektiği için sanırım artık beni duymuyordu. Çok değerli bir şeymiş gibi avucunun içine sığmayan taşa, diğer eliyle dokunuyordu. Aptal bir kolyenin benim için değeri olacak değildi ve sırf susması için ona verebilirdim tabii ki. Benim için hiçbir materyalin değeri yoktu. Çoğu insanın hayatının da.
Mesela çoğu insanın hayatının değeri yokken neden bu parka gelmiş ve bu bebeği susturmaya çalışıyordum ki o zaman? Aaaaah. Yine çok düşünmeye başladın.
Yaşça daha genç ve çokça daha toyken, obsesif düşüncelerime hakim olamadığım zamanlarda Peder’in bana verdiği, bir süreliğine beni idare eden haplar vardı. Normal insanların dünyasında bu haplar antidepresanlar olarak geçiyordu, yani SSRI (Seçici Serotonin Geri Alım İnhibitörü). Biraz tembelleştiğimde, karanlık düşüncelere kapıldığımda, sabahları kalkıp antrenmanlara katılmak güç geldiğinde, yemekhanede birkaç kişiyle ölümüne kavga ettiğimde ve hatta birini beş dakika geç gelse öldüreceğim bir günün ardından beni ofisine çağırır, avucuma yeşilli beyazlı bir hap bırakır ve bir bardak suyla boğazımdan aşağı indiğinden emin olurdu. Bilmiyordu ki kontrol etmesine gerek yoktu çünkü çoğu zaman, o haplardan verdiğine şükrederdim bile… Bu, sonraki birkaç gecenin uykusunun sorunsuz geçeceği ve daha enerjik hissedeceğim demekti çünkü. Tabii ki hapları alacaktım. Tabii ki düşüncelerimin gittiği yönü kıracak ve kafamın içinde kurulan intihar haritasını yok edecektim.
Belki o zamanlar bir amacım yok diye kafayı kırmıştım diye Peder bana bir amaç vermişti.
Sırf intikamını alayım diye ölmüş olamazdı belki ama bu hayattaki son anlarında, bana dair son düşüncesinde; aklından bunu geçirdiğine emindim. Sonunda istediğini alıyorsun Marin. Canavarı çıkarma vakti.
“Her şeyin var ve ağlamamak için dahasını bile istiyorsun,” diye homurdandım bebeğe karşı. Kolyemi geri vermeyeceği kesindi. “Şımarığın tekisin.”
“Hayır, o sadece bir bebek. Herhangi bir çocuk.”
Neredeyse geriye doğru düşecektim şaşkınlıktan; yani en azından, normal bir insanın şaşırdığında verebileceği dramatik bir tepki olurdu ve öyle hissediyordum ben de. Başımı çevirip de omzumun üzerinden baktığımda çünkü, güneşi arkasına almış silüetini ve esmer teninin o güneşin altında neredeyse parıldadığını gördüm; her zamanki siyah kıyafetleri içindeydi. Salem.
Hayır, o sadece bir bebek. Herhangi bir çocuk.
Hayır Salem. Ben de sadece bir bebek, sadece bir çocuktum; yalnızca benim kimin çocuğu olduğum bu farkı yaratmış olamaz… Eğer öyleyse, annemle cehennemde görüşeceğim.
“Yani?” Ayağa kalktığımda ona dönmüştüm, karşısında dikiliyordum artık. Bu kadar yaklaştığını nasıl fark edememiştim? Aptal bebek yüzünden dikkatim fazla dağılmıştı. “Sonuç olarak, huzurumu bozdu zırıl zırıl zırlayarak. Alt tarafı kumların üzerine on beş santimden düştü diye ve şımarıkça kolyemi aldı.” Elimle sümüklü böceğin tipini gösterdim. “Şuna bak. Kıyafetlerine uymuyor bile kolye. Dolabında siyah bir şeyler olduğundan bile şüpheliyim. Bebekleri cenazelere götürmezler.”
Salem’in elleri iki yanında, başını hafifçe geriye atmış gibi uzun boynundaki adem elması belirgindi. Ela gözlerini kısmış bir şekilde bana bakarken yutkunduğunda, bir anlığına dikkatim dağıldı ama ne düşündüğünü biliyordum. Çünkü obsesif düşüncelerim yeniden başlamıştı. “Siyah kıyafetler ve cenaze benzetmelerinin arkasında anlam aramam gerektiğini hissetmeye başladım. Yakın zamanda birini mi kaybettin?”
Siktir. Nasıl onun eline böyle ipuçları verebiliyordum? O mu fazla iyiydi yoksa benim aklım mı fazla karışmıştı? Belki de düşünmeden konuşuyordum her seferinde. Ne de olsa herkesin yarası, şakalarında ve göz devirerek ağzında gevelediği lafların ardında gizliydi. Psikoloji derslerinde tüm bunların eğitimini almıştı. Sırf sırt sırta savaşıyoruz, aynı saftayız diye kimsenin açığını görmezden gelecek değildi.
“Hayır. Sadece kafamı dağıtmak istediğim zaman mezarlıklarda yürüyüşe çıkıyorum ve üzerimde yargılayıcı bakışlar hissetmediğim tek yer orası,” diye mırıldandım, biraz da dürüstlükle. İyi bir yalanı ancak böyle söyleyebilir ve karşısındakini şüphe duymaktan alıkoyabilirdi insan. Ona bunu da manipülasyon tekniklerinde öğretmişlerdi tabii, ama benim aksime, o bizim iki düşman olduğumuzu bilmiyordu. Bu yüzden bir adım önde olan bendim.
Salem’in kaşları kalktı hafifçe, ardından bakışlarını etrafta gezdirdi. Neredeyse tüm anneler ve teyzeler, gözlerini onun üzerine dikmiş baştan aşağı süzüyorlardı ve kulağıma gelen dedikodularını kulakarkası etmeye çalışıyordum. Hayır, kesinlikle Salem’den beden eğitimi öğretmeni olmazdı ve hayır teyze, sen, permalı saçları olan; torununla iyi falan anlaşmazdı.
Salem o sırada tabii, mezarlıklarla hakkında söylediklerime karşılık gözlerini çocuk parkında gezdiriyordu. “Boş olur sanmıştım,” diye homurdandım gözlerimi devirerek.
“Bir pazar günü, öğlen, hava güneşliyken, çocuk parkı boş olur sandın?”
“OF. Çocukları izlemeye geliyorum bazen, oldu mu?” diye homurdandım yeniden, bu sefer kollarımı göğsümde birleştirerek parkın dışına doğru yürümeye başlamıştım. Kalın tabanlı botlarımı yerde sürüyordum resmen. Salem’i görmeyeli üç gün oluyordu ve bu üç günde akademide bolca antrenman yapmış, yerel polisin peşinde olduğu bir seri katili saklandığı kulübesine kadar izini sürerek polis merkezinin önüne atmış, bütün öğünlerimde çikolatalı krep yemiştim. Çikolatalı kreple ne zaman kafayı bozsam ilaç saatimin geldiğini düşünürdüm ama şimdilerde avuçlarımın arasına hap bırakabilecek bir Peder yoktu. SSRI’lardan almak içinse laboratuvarlara giriş iznim olması gerekiyordu, ki oralar da yüksek güvenlikli bölgelerdi yani ortalığı karıştırmadan elime geçmeleri imkânsızdı. Eczane soymak daha mantıklı.
“Neden?” diye sordu Salem, benimle yürüyordu. Neden benimle yürüyordu? Hem burada ne işi vardı ki zaten? “Rusya’da dadılar, çocukları parka çıkarmıyor muydu?”
“Evet, çıkarıyorlardı; buralardakilerin aksine kendilerine bir kurban seçip dolaplara kilitledikleri de olmadı ama—“ Bir adım daha atacaktım ki ağzımdan kaçırdığım lafın acımasızlığıyla durdum ve gözlerimi kapattım birkaç saniye. Ardından aralandıklarında, ilk gördüğüm şey Salem’in ifadesiz suratıydı; hiç etkilenmemişe benziyordu söylediğim şeyden. Halbuki Salem, çocukluğunda ona yol gösterip sahip çıkması gereken kişi tarafından istismar edilmiş bir çocuktu. Bense parkta oynayan küçük çocukları kıskandığımı anlayacak diye fazla sinirlendiğim için kendimi kontrol edemeyerek insanı yarasından vuran bir orospu gibi davranmıştım.
“Olmadı, ama?” Salem’in tek kaşı havalandı bir an. “Devam etmeyecek misin?”
Şüpheyle kısıldı gözlerim. Nasıl yani? “Karşı atağa geçmeyecek misin?”
“Ne söylememi bekliyorsun? Muhtemelen, evet, Rusya’daki dadılar çocukları istismar etmiyordu. Ama?”
Gözlerimi kaçırdım bir an. Korkak gibi. Aklına geleni söylemeye korkak, düşünmeye korkak… Omuzları çöken, zavallı, çaresiz bir aptal gibi. Yeri olmayan, yönü olmayan… Tüm şehri ezmek isteyen ayak tabanlarının altında… Yürümek yani. Tüm şehri yürümek. Ve öfkesi geçene kadar. Ama hiç büyümemiş çocukların öfkesi hiç geçmez. Kaç yaşına gelirlerse gelsinler, çocuk olabilmiş çocuklara bakakalırlar ne zaman bir köşebaşında denk gelseler; merak ederler böyle büyüseydim, bir dilek hakları olsa o an harcarlar bu ailenin çocuğu olmak isterim… Ama geriye dönüş hiçbir zaman olmaz. Belki de bu yüzden ölünce küçülüverir insan bir gecede. Gömülürken tek elle taşınabilecek kadar kefen içinde… Çocuk olmuştur çünkü yeniden. Küçülmüştür. Ancak o zaman geri dönüyordur.
Geri dönmek istemiştim.
“Ama ben de park gezilerini hep ceza köşelerinde deneklerin çığlıklarını dinlerken geçirdim,” diye mırıldandım nihayetinde, fazla savunmasız hissettiğimden. Bir an önce, o lanet haplardan bulmam ya da bir çözüm üretmem gerekiyordu kendime. Böyle hissedip duramazdım Salem Pardis’in karşısında. Belki Niko’yla iletişime geçebilirsem bana bir şeyler ayarlayabilirdi. Evet. O yapardı.
Gerçek şu ki Salem, benim park gezilerim yoktu. Bir kez gitmiştim, onu da yalnızca izleyerek ve kinlerek geçirmiştim. Duyduğum çığlıklar aslında benimkilerdi ama kendi sesim bile bana o kadar yabancı hâle gelirdi ki artık tanımazdım. Ben de yalnız olmadığımı, birileriyle birlikte acı çektiğimi hayal ederdim… Ama gözlerimi açtığım her seferinde yapayalnızdım.
“Neden ceza alırdın?”
Kaçırdığım bakışlarım, başımı da kendimi de yana çevirdiğimden Salem’e kaçamak bakışlar olarak çevrildiğinde ne kadar samimi olduğunu çözmeye çalışıyordum ama Salem’i Alter’le karıştırmamalıydım, o her zaman ağırbaşlı ve zeki olan olmuştu. Tam da bu yüzden, zekâsı yüzünden şüpheye düşüyordum aslında. Çok aptal ve çok kolay bir av olurdum ellerinde. Eğer bilseydi. “Yaramaz bir çocuktum çünkü. Herkesle kavga ederdim.”
“Neden?”
Omuz silktim. “Aralarında en cılız olan bendim. Kabarık saçlarım vardı ve boyum onlara göre kısaydı o zamanlar. Yemek saatinde kurabiyelerimi çalarlardı, bileklerimin inceliğiyle dalga geçerlerdi, gözlerimle…” Yutkundum. Başımdaki güneş gözlüğümü geçirdim suratıma. “Dalga geçerlerdi işte. Hiçbiriyle anlaşabildiğim olmadı. Şanslısın.”
Salem kollarını göğsünde birleştirerek kısa kollu tişörtünün altından görünen kol kaslarının belirginleşmesine yol açmıştı. Tenine değen gözlerimi çekemiyordum. Neyse ki güneş gözlüklerim gözümdeydi, nereye baktığımı bilmiyordu. “O neden peki?” diye sorduğunu duydum.
“Senin Naz’ın var. Eminim çocukken de kahramancılık oynayıp herkesi peşine takmışsındır. Akademi tarihinde asabiyetiyle öne çıkıp yatakhanede isyan çıkarmış bir çocuk olduğunu duymadım henüz ama duysaydım kim olduğunu sorma zahmetine girmezdim bile, çünkü sen olduğundan emin olurdum,” diye homurdandım. “Bıkbıkbık. Piyonu olduğun sistem için fazla konuşuyorsun. Senin beynini yıkayamadılar mı hiç çocukken?”
Gözlerini kaçırırken neredeyse gülüyordu. Neredeyse gülüyordu. Neyden bahsettiğimi biliyordu. Onlara sürekli izletip devasa salonlara tıkarak konferans verdikleri Akademi tarihinden bahsediyordum. Hepsi sıkı bir zihinsel eğitimden geçmişti fiziksel olandan geçtikleri kadar, zihinlerini berraklaştıran ve hedefe odaklanmalarını sağlayan serumların başarısı askerlerin üzerinde test edildiğindendi. Salem hiçbirinden etkilenmişe benzemiyordu. O sadece kafasına eseni yapıyor ve söylüyor, üstüne kimse de ona karışmıyor gibi görünüyordu. Bu nasıl oluyordu?
“Sizin disiplin tabutunuz yok muydu?” Denekler harici akademideki bazı çocukların üzerinde de kullanıldığını gördüğümden bahsedebiliyordum ona. “Bir buçuk santim aralıklarla çakılmış yüzlerce çiviyle kaplı, 45 derece eğimli bir tabutun içinde geçirmediniz mi hiçbir geceyi?” Kaşlarının çatılmaya başladığını görebiliyordum. Rusya’daki akademinin diğerlerinden ne kadar farklı ve disiplinli olduğunu yalnızca duymuş olmalıydı, şimdi deneyimlemiş birinden dinlediği içindi bu tepkisi. “Sınırlı oksijenle altında ağırlık olan o balonun içinde su tankına bırakıldığında oksijenini kaç saate kadar kullanabildin? Kesin rekor sendedir,” diye mırıldandım alayla gülerek. “Rusya’da aynı antrenmanda karbondioksit zehirlenmesi yaşadığı için beyin hasarı alan çok çocuk vardı. Onları açık beyin ameliyatı için kullandılar. İşleri bittiğinde her biri acıyı hissetmeyen, içi boş kabuklara dönmüştü; fiziksel eğitimlere öncülük etmeleri için büyütüldüler, işe yarayacakları bir yer… En azından bizim gibi belli bir yaşa geldiklerinde siktiğimin parkında kumların içinde kürekçilik oynayan burnu sümüklü bebeklere imrenerek bakmıyorlar. Çocuk istediklerinden değil, çocuk olamadıklarından hiç.”
Durdum. Gözlerimi kapattım bir an, burnumdan solurken. Senin sorunun ne Marin? Delirdin mi? Kellesini eve götürmen gereken herife çocukluğunu niye anlatıyorsun?
“Boş ver,” dedim o an, suratına doğru ekşi bir ifadeyle. “Söylediğim her şeyi unut.” Ardından dönüp hızla karşıdan karşıya geçtim ve çarşıdaki insan kalabalığının arasına karıştım hızla. Peşimden gelmesini istemiyordum. Daha fazla konuşmak istemiyordum. İnsanların arasında kaybolmak ve fark edilmemek istiyordum bir süre. Bir an, akademiden buraya kadar saatlerce yürüdüğüm için dönüş yolunu da yürümek zorunda kalmayacağımı düşünmüştüm Salem’i gördüğümde çünkü araçla çıkmış olmalıydı ama az önce anlattıklarımdan sonra bir süre onunla yan yana gelmeyi istemiyordum. En az bir üç güne de benim ihtiyacım vardı artık.
Bu yüzden bir antika pazarının kalabalığına karıştım; eski fotoğraf makineleriyle dolu bir tezgâhın etrafına doluşmuş genç kızları, saatlerle dolu bir başka standı çevrelemiş çiftleri izledim bir süre sonra tembel atmaya başladığım adımlarla ilerlerken. Değişik taştan oyma tasarımları elleriyle yaptığı belli olan bir kadının takı standına gözlerim iliştiğinde elim boynuma gitti ama kolyemi zırlayan sümüklü bir böceğe verdiğim için artık yoktu. Sevdiğim şeylerden bu kadar kolay vazgeçebilmemin sebebi neydi bazen merak ediyordum; kaybın o tanıdık hissine bağımlı hâle mi gelmiştim yoksa umursamaz numarası yapıyor ama içten içe kendime işkence mi ediyordum bazen bilmiyordum.
Bazen gerçekten hiçbir şey bilmiyordum.
O an, boynumu gıdıklayan bir ürperti hissettim; omzumun üzerinden dönüp bakmaya kalmadan kendimi iki tezgâh arasından atlayıp tavanı alçak bir pasaja girerken bulmuştum. Kapının önünde sigarasını içen adamın bana attığı değişik bakışların altında, taş merdivenlerden yukarı üçer üçer atlayarak tırmandım ve iki katlı pasajın çatısına çıktım; burası inşaat hâlinde, büyük pencere oyukları olan, çimento torbaları ve tuğla yığınlarıyla dolu büyük bir kattı ve yapımının henüz tamamlanmadığı belliydi. Açıkta olmamak için kendimi kolon yanında sağlama aldıktan sonra kalçamı pencere oyuğuna yaslayarak pazar yerini süzdüm; birinin beni takip ettiğine emindim.
“Takip ediliyorsun.”
Bu sefer şaşırmamıştım bile, merdivenlerde beliren siyah silüetini gördüğümde. Salem sakin adımlarını yanıma doğru atıyordu, elleri cebindeydi. Saçlarının bugün biraz daha dalgalandığını ve taktığı güneş gözlüğünün ona çok yakıştığını düşünüyordum. Ayrıca dikkatimi dağıttığını da. Bu yüzden gözlerimi devirerek önüme döndüm. “Farkındayım.”
Takip ediliyordum ve Salem’den bahsetmiyordum.
Salem karşıma geçti, omzunu duvara yasladı ve kollarını göğsünde birleştirip dışarıya çevirdi özenle oyulmuş gibi görünen suratını. Ardından rahat bir hareketle yanağını kaşıdı. “Merak ettiğim şey, neden bilgi tacirleri tarafından takip edildiğin.”
Nefesimi tuttum o an. Hassiktir. Bu olamazdı. Beni nereden bulmuşlardı? Kamera kayıtlarını yaktığımdan emin olmuştum o gün. Bilgi taciri herifin üzerinde herhangi bir dinleme cihazı da yoktu. Akademiye dönerken takip edilmediğimden de emindim. Beni ne için arıyorlardı?
Her ne için arıyorlarsa, ulaşamayacakları kesindi.
“Yalnızca takas için göründüklerini sanıyordum, uygun buldukları kişiye,” diye mırıldandım pazar yerinde gezdirdiğim gözlerimi Salem’in üzerine çevirirken. “Daha önce birilerini takip ettiklerini duydun mu?”
“Evet,” diye yanıtladı Salem. “Takası bozulduğunda.”
“Bu ne demek oluyor?”
“Ölüm.” Başını duvara yasladığında, boynunu ortaya çıkarmıştı ve bu pozisyonda fazla serseri görünüyordu. “Ama sen onlarla bir takas yapıp bozmadığına göre, sorun yoktur, değil mi Marin?”
Pek sayılmaz.
Kanım parmak uçlarımdan çekilircesine bir uyuşmayla tünediğim yerden kalkarak doğrulduğumda, avuçlarımı açıp kapatıyor ve hissimi geri kazanmaya çalışıyordum; vücudum bana yaklaştıklarının haberini veriyordu. Bir tahminde bulunup geri çekilen ve sessizliğe gömülerek beni izleyen Salem ise gözlüklerini çıkarmış, şüpheyle bakmaya başlayan gözlerinin ardından muhtemelen böyle bir aptallık yapmadığımı söylüyordu içten içe kendine. Çünkü yapmış olamazdım. Tek başıma bir bilgi tacirini alaşağı etmiş olamazdım. Ya da olabilirdim. Sonuçta Salem de böyle bir fiziksel güce ve çevikliğe sahipti. Karar veremiyordu. Ben de cevap verecek değildim.
O sırada, aynı anda bakışlarımız merdivenlere çevrildiğinde bir süreliğine duyabildiğim tek şey yalnızca ikimizin kalp atışları oldu. Ardından üçüncü bir kalp atışı eklendi. Ve dördüncü. Gelmişlerdi.
Kum rengi bir çarşafa sarılmış gibi görünen kıyafetlerinin ardında yalnızca gözlerini görebileceğimiz şekilde giyindiklerini bu kata çıkan ilk merdiveni adımladıkları an fark ettim; yalnızca çölde yaşamıyor, bedevileri gerçekten andırıyorlardı. Buraya nereden gelmişlerdi? Beni nasıl bulmuşlardı? Beni neden arıyorlardı? Her ne kadar son sorumun cevabını bilsem de, onların ağzından duyana dek hiçbir şey söylemeyecektim ama vücut dilleri bana benimle konuşmayacaklarını söylüyordu.
Neredeyse iki metreydi adamlar. Karşılarında duracak şekilde kendimi her an her şeye hazır bir pozisyona soktuğumda göz ucuyla Salem’in de dimdik yanımda hizalandığını gördüm. İstemsizce göğsümü kaplayan, engel olamadığım bir duygu hissettim düşman her zamankinden daha da yakınken. Sadece düşmanım karşımdaki mi, yanımdaki mi ayırt etmekte güçlük çektiğim bir noktadaydım o an.
Herifler bize iki metrelik mesafe kala yan yana karşımızda durduklarında, gözleri çelik mavisi olanın Salem’e bakışını fark ettim. “Senin burada işin yok, elçi,” dedi neredeyse mekanik bir sesle. “Idhhab!”
Arapça. Herif arapça konuşuyordu. Gitmesini emretmişti resmen Salem’e.
Temkinli bir hareketle, tetikte kalarak bakışlarımı Salem’e çevirecek gibi olduğumda sesini duyduğum an yeniden önüme baktım. “Hādhā jundī,” dedi çenesini meydan okurcasına kaldırarak, tacirlere doğru. “Hādhihi ḥarbī.”
Benim askerim. Benim savaşım.
Cevap verdikleri bir an olmadı.
Saniyenin onda biri bir zaman içinde kum rengi çarşafın üzerime atıldığını gördüm, belinden çıkardığı kabza kısmı büyük bir hayvanın dişinden oyma gibi görünen bir bıçağı doğrudan boynuma savurdu. Öldürmek için. Eğilip bileğini yakalamak istedim ama yalnızca dokunabildim, tutuşumdan çabuk kurtuldu. Dirseği göğsüme nefesimi kesen bir darbe bırakırken bana dokunabildiği için bile öyle öfkelenmiştim ki bir anda, neredeyse göğsümde toplanan güçle onu pencereden dışarı yüzlerce metre itecektim ama Salem’in hemen yanıbaşımda bir diğer tacirle ilgilendiğini unutmamalıydım. Bu da, burada kimliğim ifşa olabilecek olsa dahî bir şekilde sağ kalmam gerektiğini hatırlatıyordu. Her şey nasıl bu kadar kolay sarpa sarabilmişti?
Ha, ben önünü arkasını düşünmeden bir bilgi tacirinden bilgi çalıp onu öldürdükten sonra… Doğru.
Tekniği saldırıdan çok savuşturmaya yönelik, kendilerine özgü, basit görünen ama felç edici darbeler bırakmaya çalışıyordu üzerimde ama her seferinde kendimi bir yere savuşturuyor, toz içindeki inşaat zeminde sürükleniyor, bir şekilde elinden kurtulmayı başarıyordum. Bıçak bir gözümün önüne geliyor, bir kayboluyordu; bu çeviklikle gücümü kullanmadan ondan kurtulabilmem çok da mümkün görünmüyordu. Bir noktada yorulan ben olacaktım. Çoktan yorgundum bile… Saatlerce şehre yürümüştüm ve doğru düzgün bir şeyler yememiştim üstelik. İyi bir günümde değildim.
Ama tüm gücümle savaştım. Vücudumdaki tüm kuvveti birer eldivenmiş gibi giydim ellerime, kalın tabanlı botlarım her defasında doğrudan yerle buluştu ve sendelememe bile izin vermedim. Nefes alabileceğim bir boşluk bile bırakmıyordu bana. Neredeyse boynumu yakaladığı bir anda bileğine attığım tekmeyle bıçağı düşürdüğünde, kabzasından yakalayıp üzerine çullandım ve bir kolunu kilitleyip bıçağı tutan elimi boynuna yasladım. Bıçak teniyle temas ediyordu, boştaki eli havada asılı kalmıştı. Herhangi bir hareketinde boğazını keseceğimi biliyordu. Boncuk boncuk ter damlatıyordum alnımdan aşağı. Daha önce bu kadar ciğerim sökülürcesine nefesler aldığımda karşımda bir insan değil, 320 kiloluk devasa bir yırtıcı vardı.
“Marin, onu sakın öldürme!”
“Ne?!”
Tacirin kara gözlerinden ayırmadım o an bakışlarımı ama Salem’in uyarısını, dikkatimi o kadar dağıttı ki; tacir bu boşluktan tabii ki yararlandı. Bir anda karnıma yediğim tekmeyle bacaklarımın kilitlendiğini ve üzerime çıktığını hissettim, bütün vücudum alarm verirken enerji akışımın göğsüme aktığını ve onu üzerimden fırlatacağımı biliyordum bıçağın boğazıma yaklaştığı o saniyenin onda biri zamanda; çünkü yalnızca ben yavaşlamış gibi hissediyordum zamanı, o tüm çevikliğiyle beni öldürecekti.
Kalbini durdurmak istedim. Bir kalp krizinin kıyısında, neredeyse atışını ele geçirmiştim ki bıçağın soğuk çeliğini hissettim boynumda ama aynı anda, bir anda, tacir üzerimden yok oldu.
Doğrulduğum an göğsüm çöküyormuşçasına aldığım nefeslerle, Salem’in taciri açık oyuk pencereden dışarı pazar yerine ittiğini gördüm ters bir tekmeyle. Diğerinin nerede olduğuna dair bir fikrim yoktu. Düşünecek vaktim de olmadı. Çünkü dışarıya doğru işaret ettiği başını gördüm, bu gidiyoruz demekti.
Merdivenler yerine katın en sonundaki kapısız oyuğa yöneldiğinde, yangın merdivenini kullandığımızı anlamıştım. Saniyeler içinde kendimi yeniden çarşının kalabalığında bulduğumda, Salem önden ilerliyor ama gelip gelmediğimi kontrol etmiyordu; biliyordu, arkasını döndüğünde orada olacaktım.
Boynumda hissettiğim yanma hissi dikkatimi dağıttı bir anlığına. Çabucak iyileşeceğini biliyordum ama içimden bir ses, bunun daha önce aldığım yaralardan farklı olduğunu söylüyordu bana; kesik karıncalanıyor ve uyuşturuyordu sızladığı yeri. Her nasılsa göğüslerimin arasından karnıma akıyor, kan damla damla damlıyordu yere ve izimi bırakıyordu.
Tezgâhların birinden kaşla göz arasında kaptığım fuları dişimle yırtarak daha uzun bir parça hâline getirdim ve boynuma bağladım. En azından kanının akışını durdurabilirdim böylece çünkü şimdiye damlaların durmuş olması gerekiyordu.
Salem beni leş gibi kokan, en fazla elli santimlik iki bina arası dar bir sokağa çektiğinde hiç beklemediğim bir anda sırtım duvara yaslandı, parmaklarının tersiyle çeneme dokunduğu an tenimin alev aldığını hissettim; başımı geriye itiyordu. Boynumu tamamen kadrajına alarak odaklandığında, fuların altından kesiğime baktı. Ah. Canım acımıştı. “Bu ne ara oldu? Dövüşürken mi?”
“Evet,” diye cevaplarken başımı salladım, bütün vücudu benimkine yaslıydı ve o başını eğdiğinde, ben de kaldırdığımda birbirimize pek fazla mesafe bırakmıyorduk.
Başım belada gibi hissediyordum yüzündeki ifadeden dolayı. Nedense kaşlarını çatmıştı ve burnundan solumuştu bir anda. İstemsizce benim de kaşlarım çatıldı. “Dönünce baktırırım—“
“Kadim bıçakla yaralandın,” diyerek lafımı kesti. Yeşilin kol gezdiği ela gözlerini doğrudan benim zehir mavilerime dikmişti. Bu kadar yakından bakma Pardis. Niko fırsatı olsa sana ne kadar zehirli olduklarından bahsederdi.
“Kadim bıçak da ne be?”
“Yara iyileşmeyecek anlamına geliyor.” Ardından çenemi bıraktı, boynumdaki fuları yaranın üzerine çekti yeniden. “Dikiş atılmalı.”
“Ne?”
“Ayrıca ağrı kesicilere ihtiyacın olacak. Bolca.”
“Acıya dayanabilirim.”
“Bu öyle bir acı değil.”
“Sen ne biliyorsun benim dayanıklılığım hakkında?”
“Marin.” İsmimi öyle bir söylemişti ki. Gözleri bir saniyeliğine kapandı, bir nefes çekti içine ve benimle savaşma, der gibi baktı gözlerimin içine. İtaat etmekten başka çarem yokmuş gibi. Çaresizliğimmiş gibi. “İhtiyacın olacak.”
Daha önce kimsenin benimle böyle konuşmasına izin vermemiştim. En azından, cevaplarını vermiştim; Peder’e yalnızca, zaman zaman itaat ederdim. Boynumun borcu gibi hissettiğimden. Beni nihayet deney fareliğinden, sahaya çıkardığında… Floresan ışıklarının kör edici beyazlığını neredeyse unuttup gün ışığının umut verici aydınlığına çıkardığından… Ama Salem Pardis’e sadakat borcum yoktu. Benim askerim. Benim savaşım. İrkildim. Bilgi tacirleri karşıma dikildiği an yanımda yer aldığı anı, söylediği savaş çıkarabilecek cümlelerini hatırlıyordum da; gün ışığının altında bin güne bedeldi. Kimse benim yanımda durmamıştı daha önce. İhtiyaç duymamıştım da. Ama belki de bu, ihtiyaç duymakla ilgili değildi; o an birini yanında bulmakla alakalıydı. İhtiyacın olsun ya da olmasın, bunu bilsin ya bilmesin, yanında yer almasıyla…
“Eğer bu öyle bir yaraysa…” Kelimelerimi toparlamakta güçlük çekiyordum. Dudaklarımı ıslattım. Başımı kaldırıp da yüzüne baktığımda görebildiğim tek şey üzerinde parmakuçlarımı gezdirmek istediğim kadifedenmiş gibi görünen teniydi. Ne? Hayır. Öyle falan değildi. Sadece yüzüne bakıyordum işte. Belki biraz yakındı. Fazla yakın. Dudaklarımı ıslattığımda bakışlarını dilime kaydırabileceği ve benim bu hareketinin etkisini tüm vücudumda hissedebileceğim kadar yakın. “Akademiye dönemem. Diktirmek için raporlamam gerekir. Kimseye hesap vermeyeceğim.” Sana bile, Pardis.
Ama Salem, kendi işine karışılmasını sevmediği gibi benim işime de karışacak gibi görünmüyordu. Başını hafifçe yukarı ve aşağı salladıktan sonra “Beni takip et,” diye fısıldadı, ardından başıyla dar sokağın sonunu işaret etti. Ben dümdüz yürüyebiliyordum ama o bir süre omuzları yüzünden yan yürüyerek ilerlemişti. Ayaklarımızın altındaki çamur, patlamış lağımın suyu, çöp… Midemi bulandırıyordu. Bana eski günleri hatırlatıyordu. Unuttuğum günleri.
Etrafı kontrol ederek dikkatlice Salem’in dağın eteklerinin başlangıcındaki bir restoranın otoparkına park ettiği aracına geçtiğimizde, boynumdaki hissizlik beni o kadar rahatsız ediyordu ki; üstelik etrafı karıncalanıyor, kaşınıyordu. O kadar da açık bir kesik değildi. Nasıl bu kadar sorun çıkarabiliyordu? Daha büyük yaralar aldığım olmuştu… Hiçbirini gerçekten dikecek kadar önemsememiştim bile. Temizleyip üzerlerini kapamıştım ve ertesi sabaha yoktular.
Çünkü daha önce mistik bir topluluğa bulaşmadın geri zekâlı.
Koltuğu biraz geriye yaslayarak başımı da geriye verdiğimde, yutkundum birkaç kez. Bir yorgunluk çökmüştü üzerime. Açılıp kapanan gözlerimin arasından Salem’in dağ yolunu 270’le tırmandığını gördüğümde aracın tekerlerinin yola değdiğinden bile emin değildim, sanki havada uçuyorduk. Bir süre sonra Akademi’nin kapılarından biri olduğunu bildiğim bir kapıya geldiğimizde iki metreyi aşkın dev demir kapının açılışını izledim bir süre. “Buraya gelmemem gerektiği konusunda anlaştığımızı sanıyordum,” diye mırıldandım tekrar yutkunurken. Sanırım susamıştım. Sanırım biraz terliyordum da oturduğum yerde.
Salem cevap vermedi. Aracın ormanın içinde, akademi binasına değil de tam tersi yöne gittiğini biliyordum; zaten neden bu kapıdan girmiştik ki? Kapıyı açıp araçtan dışarı atmam gerektiğini söylüyordu bana içgüdüm, sadece bunu yapabilecek gücü kendimde bulamıyordum.
Çok geçmeden araç iki katlı bir taş evin önünde durduğunda, neredeyse akademi sınırlarından çıktığımızı düşünecektim; ev tamamen ormanın içinde, açık alandaydı ve korunaksız görüntüsüne rağmen insanın içini ürperten bir enerjisi vardı. O an aklımda, Salem’in peşine toplantıdan sonra takıldığım o ilk gün geldi; birini ziyarete ormana gittiğini söylemişti… O birisi burada mı yaşıyordu?
Arabayı evin önünde durdurduğunda bunun in işareti olduğunu düşünerek kapıyı açtım ama ilk adımımda başım döndüğünden koltuğa geri oturmak zorunda kalmıştım. Sıkıntılı bir nefes vererek bir elimle koltuğun başını, diğer elimle açık kapıyı tuttuğumda ne kadar sinir olduğuma dair kimsenin bir fikrinin olmasının imkânı yoktu. En son bu kadar zayıf hissettiğimde 5 yaşında bile değildim çünkü.
“Ateşin çıkacak. Katlanmak zorundasın,” diyerek önümde beliren Salem’in ne zaman arabadan çıktığını anlamamıştım bile, korkunç bir şeydi bu. Bir şekilde bir yerlerden tutunarak araçtan çıkabilmeyi başarmış ama bu sefer de sırtımı arabaya yaslamıştım; kendi başıma ayakta durabilecek gibi hissetmiyordum. Neden sabah yediğim şeylerin tadı ağzıma geliyordu? Ardından Salem’in tekrar konuştuğunu duydum, “Her ne çıkmak istiyorsa yukarı, içeride tut,” dedi aksi bir tavırla ve beni bileğimden yakalayıp yanımda yer alarak yakaladığı kolumu boynuna sardı. Kolumun altına girmişti. Bir kolu belime, diğer kolu bacaklarımın altına dolanırken havalandığımı hissettim. Peder. Peder kafama o aptal kabloları bağlayabilmek için saçlarımı kazıyacaktı yine.
“Saçlarımı kesemem, çok uğraştım uzatmak için,” diye mırıldandım başımı dik tutmaya çalışırken. Bir yere yürüyorduk. Islanıyordum. Eve. Evin içine giriyorduk. Yağmur başlamıştı. Hava serinlemişti iyice. Hayır. Serinlik değildi bu sadece. Soğuktu. Çok, çok soğuktu. Rusların soğuğu adamın ruhunu keser. Bir askeri adam etmenin ilk yolu geceyi vadideki açıklıkta tek başına geçirebilmesinden geçer. “Saçlarımı kesmelerine izin verme.” Avucumu, avucumun içinden daha sıcak bir yere yasladım o an… Ensesine. Başımı da kaldırmış, gözlerinin içine bakmaya çalışıyordum ama görüntüler kaymaya başlamıştı. Ne oluyordu bana?
“Ne önemi var saçlarının bu kadar? O kadar da hayatî olduklarını düşünmüyorum,” dediğini duydum Salem’in, beni bir yere bırakıyordu. Yumuşak bir yere… Dirseklerimin üzerinde doğrulmaya çalıştığım sırada salonda olduğumu anlayabildim, bir koltukta uzanıyordum. Başımın arkasına yastık koydu. Ardından “Bekle, geliyorum,” dedikten sonra ortadan kayboldu. Zaten başka bir şey yapabilecek hâlde değildim.
Gözlerim bir saniyeliğine kapandılar o an yorgunluktan, ardından hemen yanıbaşımda duyduğum bir tıkırtıyla uyandım. Ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum ama hemen yanıma tekerlekli bir masa çekmişti Salem, ellerinde eldiven vardı ve metallerin sesi geliyordu. “Neden… Neden dikmemiz lazım? Anlamıyorum… Küçük bir sıyrık sadece.”
“Değil. Gittikçe açılıyor.”
Yutkunarak elimi yukarı, boynuma çıkardım o an. Omuzlarımdan aşağı akan sıcak şey kan mıydı? Biraz başımı çevirmeye çalıştığımda, açık renkli koltuğun lekelendiğini görebiliyordum aslında. Normal değildi bu.
“Kadim bıçak nasıl bir şey?”
Salem’in o an, metal masayı kendine doğru çekerek koltukta yanıma oturuşunu izledim soruma cevap vermeden. Başımın altındaki yastığı düzeltti, ardından gözlerimiz buluştu. “Lokal antestezim yok. Uyuşturmadan dikeceğim. Dayan.”
Hiçbir şey söylemedim. Omuz silkmek istedim aslında. Hiçbir acı beni korkutamazdı ve bunu bilmiyordu. Belki biliyor olabilirdi aslında… Bugün fazla gevezelik etmiştim. Peder… Peder saçlarımı kazıyacaktı. Yine. Neredeyse boynuma kadar uzatmışken… Başka bir ameliyat mı? Hayır.
Bir an Salem’in çenemden tutarak başımı pozisyonladığını hissettim, dikkatim aniden kafamın içinden şimdiye çekildi o an. Soğuk ve yakan bir şeyi boynuma sürdüğü an bileğinden yakaladım ve sıktım. “Saçlarımı kesemezsin.”
“Saçlarını kesmiyorum, Marin.” Bakışları boynuma odaklı, bilincimin gidip geldiğinin farkındaydı… Bir ışık yakmıştı boynuma doğru, masanın üzerinde duruyordu ama gözümü aldığından nasıl bir şey olduğunu göremiyordum. Sadece Salem’in yeşile çalan ela gözlerini görebiliyor ve ışığın aydınlattığı çehresini süzebiliyordum. “Kimse saçlarına dokunmayacak.”
“Kimse.”
“Kimse,” diye tekrar ettiğinde beni, bakışları bileğini tutan elime çıktı. Kan içindeydi elim. “Artık dikmeme izin verecek misin?”
Ardından elini bıraktım. Yaraya elindeki aletle dokunduğu an dişlerimi sıktığımda, etrafa göz gezdirip koltuğun başındaki battaniyeyi aldım ve kat kat yaptığım kumaşını dişlerimin arasına sıkıştırdım. “Bıçak deriyi geçtiği anda ilk dakikalarda normalde pıhtı oluşur. Kanın içindeki trambositler yaralanan bölgeye yapışır, birbirlerine tutunarak geçici bir tıkaç oluştururlar,” dedi Salem, muhtemelen yarayı temizlemeyi bitirmişti ve iğneyle ipliği hazır ediyordu. “Ardından fibrin adı verilen ipeksi proteinler oluşur. Bu iplikler trambositleri ağ gibi sararak sağlam bir pıhtı meydana getirir. Kadim bıçağın ucuna sürdükleri zehir, tüm bu süreci felç ediyor ve aksine kesilen derinin gittikçe daha ölümcül bir yaraya açılmasını sağlıyor. Bu yüzden aslında ucu değse eline, dikmen gerekiyor. Dikmen ve bir süre hareketsiz kalman. Ama zaten vücudun zehri dışarı atmaya çalışırken ateşleneceğinden, o konuda sorun yaşayacağını sanmıyorum…”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.