3. BÖLÜM
“ASLANIN AĞZINDA”
Ramsey, Love Surrounds You
Yalnızca belirli günler dışarı çıkmanızda sorun görülmediği bir köşkte hapisken insan yeni hobiler ediniyordu. Liseye giderken mesela bu kadar kötü değildi her şey, o zamanlar çünkü okuldan eve gidip geldiğim bir temponun içindeydim ve dışarıyı görebiliyordum şöyle böyle de olsa. Mezuniyetimden sonra sanki bir karanlık çökmüştü üzerime, henüz farkında değildim üzerime kilitlenecek kapıların. Babamın balodan bir gün önce beni odasına çağırarak bahsettiği ortaklık ve evlilik meselesinin zihnimde yankıları o kadar büyük olmuştu ki ertesi gün kendi mezuniyet baloma katılmamış, arkadaşlarımla iletişimimi tamamen kesmiştim. Yankı… Fazla basit kalırdı. Depremler olmuştu kafamın içinde ve ben nasıl sağ çıkmıştım bilmiyordum.
Elinde çiçek ve bir kamyon dolusu hediyeyle ziyarete gelmişti evleneceğim adam, ailesiyle birlikte ağırlanmıştı köşkümüzde. Benden oldukça büyüktü. Kokuyordu. Kirli sakallıydı. Yalnızca birkaç santim uzundu boyu ve hiç de atletik bir yapısı yoktu, kendine bakmadığı belliydi; bütün zamanını masa başında gittikçe daha da kamburlaşarak geçiriyor gibiydi… Ama bana bir Aston Martin hediye etmişti ve istediğimi yapabileceğimin sözünü vermişti iyi bir eş olduğum sürece ona. İstediğimi yapabilmek… Hah. Özgürlüğümü elimden alıp bedenime tecavüz ettiği müddetçe istediğimi nasıl yapabiliyor olacaktım ki?
Sabahları uyanıyordum ve ağlıyordum. Yemek yiyemiyordum. Akşamları ağlamaktan uyuyamıyordum ve odamın bir köşesinde bayılıyordum. Alkole o zamanlar başlamıştım, sürekli mahzenden elime ne gelirse aşırıyor ve kafama dikiyordum pencere kenarında. Bir keresinde o kadar çok içmiştim ki aç karna, merdivenlerden düşüp bayılmıştım ve uyandığımda Anton başımdaydı bir hastane odasında. Alkol zehirlenmesinden neredeyse ölecektim. Çok sinirlenmişti. “Ölmeyi yeğliyorsan evlenmektense, söyle! Eğer bir gün cesedini bulursam odana geldiğimde yemin ederim peşinden gelir öteki tarafta yakanı bırakmam Sare! Ölmene izin vermeyeceğim, anlıyor musun beni?” demişti beni omuzlarımdan tutup sarsarak, yoğun bakıman çıkmış oluşumu umursamadan. Bu bile vazgeçirememişti babamı beni evlendirmekten…
Sonra bir şey vazgeçirmişti ama. Ne olduğunu bilmiyordum. Yalnızca Anton’un, güzel haberi vermek için odama gelip beni dışarı çıkardığını hatırlıyordum o gün ve işte o gün yeniden doğmuştum; babamsa bir daha suratıma bakmamıştı.
“Sahi, neden vazgeçti birden?”
Anton’un odasında, o valizini hazırlarken dolabının kenarına yaslanmış bir şekilde dolaptan kıyafet seçişini izliyordum. Yeni gelmişti ama tekrar gidiyordu çünkü Adelardi vârisi olmak bunu gerektirirdi, sürekli yurtdışında toplantılara katılıyor ve sözleşmeler için zemin hazırlıyordu. İmza yetkisi vardı artık. “Üzümünü ye, bağını sorma derler bilir misin?” diye sordu yüzüme bile bakmadan banyodan eşyalarını getirirken bu sefer. Üzerinde pijamaları vardı, muhtemelen uyumak istiyordu bir an önce ama benimle konuşmadan hiçbir yere gidemezdi. Bir gidince haftalar sonra ancak görebiliyorduk yüzünü…
“Üzümü yiyeli çok oldu o yüzden bağını sorabilirim bence, kimse gelip elimden alacak değil,” dedim kararlı bir şekilde.
“Sare.” Anton gözlerini kapattı bir an, ardından açtı ve gözlerimin içine baktı durduğu yerde. “Nereden çıktı şimdi bu konu?”
“Garip değil mi? Ben yoğun bakımlık olduğumda bile kararından vazgeçmeyen adam sonra bir anda evlenmeyeceksin dedi. Hani çok önemliydi bu evlilik? Ailelerimizin birleşmesi? Ne oldu da vazgeçti? Daha güçlü bir aday mı çıktı yoksa?” Tayga’dan şüphelenmiyor değildim ama konsey ailelerinin mirasçılarının birbirleriyle evlenemediklerini biliyordum, hatta sırf bu yüzden Gazel Hanvezir’in mirasını reddettiği konuşuluyordu Talya Vasilyev’le evlenip her şeyden uzakta bir aile kurabilmek için. Romantik ama aptalca bir hareketti bana göre. Elinin tersiyle ittiği miras ona dünyaları verebilirdi… Gerçi dünya tanımı herkes için farklıydı, onun için sevdiği kadın ve ailesi dünyası demekti muhtemelen. Sadakat dolu âşık erkeklere alışkın değildim sadece, kafam basmıyordu onlara ve tercihlerine. Kolaya kaçıyordum ben de. Yargılıyordum.
“Bu kadar zaman sonra mı geldi aklına bunu sorgulamak?”
“Ancak şoku atlatabildim diyelim.”
“Bir sebebi var, belli.”
“Ve sen o sebebi duymadan söylemeyeceksin…” Seslice verdim nefesimi, göğsümdeki kollarımı çözdüm ve yaslandığım yerden doğrularak köşedeki koltuğun kol kısmına oturdum. Sanırım söyleyecektim. “Tayga dedi ki—“
Anton, Tayga’nın adını duyduğu an “Sare!” diye yükseldi bana. “Ne demek Tayga dedi ki? Siz görüşüyor musunuz?!”
“Hayır!” Bu nasıl anlatılırdı ki? “Karşılaştık. Eminönü’nde—“
“Eminönü’nde Tayga’yla karşılaştın?” Anton alayla dikildi karşıma, işte şimdi sıçmıştım. “Aynen, zaten Tayga da boş zamanlarında nalburculuk yapardı. Kızım sen manyak mısın? Bu ne biçim bir yalan? En azından doğru düzgün bir tane söyle de inanayım!”
Evet, ki normalde doğru düzgün bir tane söylerdim ama Tayga kafamı o kadar karıştırmıştı ki alıklaşmıştım iyice. Elimi saçlarımdan geçirdim kendime gelmek istercesine. “Yani, bir şey konuşmak istediğini söyledi ben Eminönü’nde kumaş bakıyorken…”
“Babam hâlâ kredi kartını vermiyor ve harçlığını kesiyor değil mi?” Anton burnundan soludu bir an. Ardından alnını ovaladı ve giyinme odasında kayboldu birkaç saniye. Bir cihazın kilidini açar gibi mekanik bir ses duydum, muhtemelen kasasını açııyordu… Döndüğünde elinde birkaç deste 50’lik euro vardı. Hemen yanıma, koltuğa bıraktı. “Babamın aksine ben kaçmayacağını biliyorum. Sen yine de kaçma da…”
Alayla güldüm gözlerimi devirirken. “Sağ ol.”
“Neyse,” dedi elini iyice kısalttığı koyu kahve saçlarından geçirirken. Her seferinde başka bir dövmeyle dönüyordu ve boğazına kadar yaptırıyordu dövmelerini, ellerindekileri henüz fark ediyordum mesela yeni olduğundan. “Sen anlatmaya devam et. Eee? Neymiş diyeceği?”
Öldürdüğüm herifleri bildiği için şantaj yapmaya gelmiş diyemeyeceğim için ben de yutkundum ve kafamı çalıştırdım. “Kafayı bana takmış gibi uğraşmaya gelmiş bildiğin. Sonra atarlandı falan da kendi kendine zaten, anlamadım hiçbir şey… Laf arasında baban seni evlendiremez dedi, çok da emindi. Bu evlilik olaylarımı biliyor gibi konuştu. Ne demek istediğini sorduğumda da abine sor dedi.”
Anton gözlerini devirdi. “Hay orospunun ev—“ Durdu bir an, “Tövbe ya, annesine küfrettiriyor,” diye söylendi eliyle yüzünü sıvazlayarak. “Sare, o dönem… Biraz karışıktı,” diye mırıldandı bu sefer de komodinin üzerindeki paketinden bir dal sigara çıkartıp pencereyi açarken. Yine yerinde duramıyordu. Aldığı ilaçlar yüzündendi. “Sen alkol zehirlenmesi yaşayıp yoğun bakıma girdikten sonra ne yapıp ne edip seni o heriften kurtarmam gerektiğini anladım ama babam fark etmeden tek başıma yapamazdım. Tayga lise sondayken birtakım olaylar olmuştu, Talya’yla ilgili…”
“Onunla neredeyse nişanlanıyordunuz değil mi?”
“Pek sayılmaz. Bir itibar oyunuydu o, Gazel belamı sikerdi o gerçek olsa da… Her neyse,” diye mırıldandı sigarayı tuttuğu eliyle göz kapağını kaşırken. “O dönemden tanışıklığım var Tayga’yla. Zorla evlendirileceğini duyduğunda yurtdışına lisans eğitimi almaya gitmek üzereydi tam. Bunu açıklaması biraz zor ama…” Elini çekti gözünden, kıpkırmızı yapmıştı gözünü kaşırken. “Bir gün bir çıkageldi yanıma Il Cielo’dayken, senin kardeşini o orospunun evladıyla mı nişanlayacaklar diye sordu. Sana ne amına koyayım siktir git dedim kavga ettik. Sabaha kadar peşimden ayrılmadı pezevenk, saçma sapan bir sürü soru sordu. Köpek gibi içmiştim ben de nasıl kurtaracağım seni diye düşünmekten dertten… Allah kahretsin ki ne dedim herife hatırlamıyorum!” Elini saçından geçirirken saç diplerini çekiştirdi. “Sonra sabah sızmışım. Bir kalktım… Babam telefonda. Nişan iptal. Ne oldu, ne bitti hiçbir şey anlamadım ben de ama o malın bir parmağı olduğunu biliyordum hep.”
Çatık kaşlarımın ardından dişlerimi sıkarak dinliyordum anlattıklarını. Tayga eğer gerçekten nişanımı bozansa, bunun ona ne gibi bir yararı olabilirdi ki? Senelerce karşıma çıkmamıştı bile, çıktığındaysa şantajla saçmalamış ve bir daha karşılaşmamamızı dilemişti. Bu çocuk gerçekten ruh hastasıydı. Her nasıl yapmışsa arkasında bir neden olması gerektiğini bile düşünmüyordum artık.
O gece taslağını çıkardığım doğum günü elbisemin ölçülerini aldım ve kumaşları kestim sabaha kadar. Uyumam gereken bir saatte, aklıma düşen fikirle kendimi Instagram hesabıma girmiş arama kutucuğuna Ukte Vasilyev yazarken bulmuştum. Ukte ela gözleri, dalgalı kumral saçları olan çilli bir kızdı ve her ne kadar ektro gitarı ve tarzıyla asi bir imaj çizse de aynı zamanda sofistike görünmeyi de biliyordu. Hesabı herkese açıktı, gezerken yalnızca Talya Vasilyev’le fotoğrafı olduğunu fark ettim; onun dışında bir tane de Tayga’yla fotoğrafı vardı birkaç sene önceden. Tayga ayakta, kemeraya bile bakmıyorken Ukte arkasından dil çıkararak ondan habersiz poz vermişti ve biri de suratlarına flaşı patlatmıştı. Sanırım burası evlerinin bahçesiydi, barbekü partisine benziyordu.
Fotoğrafı yakınlaştırırken buldum kendimi uykulu gözlerle. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı ilk birkaç düğmesini açtığı, keten bir pantolon… Biraz bronzlaşmış görünüyordu. Onun dışında hiç değişmemişti. Saçlarının düz kesimi, çatık kaşlarının ardından etrafa tehlikeli bakışlar atan mavi gözleri ve dudağını yaladığı an bile belirginleşen gamzeleri… Bileğindeki saate ve ellerinden sıyırdığı kollarına uzanan belirgin damarlarına baktım, neden ellerine bu kadar odaklanmıştım bilmiyordum ama damarlarımdaki kanın kaynamaya başladığını hissediyordum. Eğer arabada oturuyorken ellerinden birini vites yerine bacağımın üzerine koysaydı muhtemelen bütün bacağımı kavrayabilirdi ve—
Telefonu sertçe yere bıraktım o an ve boşluğa daldım. Tayga Vasilyev’e sulanıyordum. Resmen, ağzımın sularını akıtarak bakıyordum fotoğrafına ve eğer biraz daha incelersem kafamın içinde kurduğum ıslak hayallerden birinin arasında muhtemelen kendimi rahatlatmam gerekecekti. Harika. Bir bu eksikti. Aseksüel olduğumu zannediyordum son tecrübemden sonra ama tek bir fotoğrafına bakıp sapıklık yapmam yetmişti. “En azından aseksüel değilmişiz,” diye mırıldandım o an ve telefonuma gelen bildirimle kaşlarım çatıldı.
Ukte’nin mavi tiki vardı, bu yüzden mesajı doğrudan gelen kutuma düşmüştü o an.
@uktevasilyev: Ben de en çok o fotoğrafını seviyorum :)
“Ne?!” Yüzüstü uzandığım halıdan doğrularak saçlarımı kulaklarımın arkasına aldım ve Ukte’nin Tayga’yla iki yıl önce paylaştığı fotoğrafı yeniden kontrol ettim. Fotoğrafı beğenmiştim. Nasıl olmuştu bu?! Ne ara çarpmıştı elim?!
Derin bir nefes aldım o an. Utanmak zorunda değildim. Bu bir planın parçası olabilirdi… Evet, Ukte’nin yaklaşımına göre suları test ederek ilerleyebilirdim. Bu saatte onun da ayakta olmasının bir nedeni vardı, bu bir işaretti.
@sareadelardi: Profilini gezerken elim çarpmış…
@uktevasilyev: Hahahah hep öyle olur :D N’aber deli? Adını çok duydum.
@sareadelardi: Öyle mi? Nereden duydun?
@uktevasilyev: Milletin sevgililerini çaldığını falan söylüyorlar ama tiplerini bir gördüm de ne yaptığını direkt anladım :D Helal amk
@uktevasilyev: He bir de abimi deli ediyosun galiba
@sareadelardi: Nasıl deli ediyormuşum abini?
@uktevasilyev: Valla benim adını geçirmem yetiyo çok güzel uğraşıyorum sağ ol napıyosan yapmaya devam et pls
Alt dudağımı ısırdım gergince, ardından bağdaş kurarak oturdum ve telefonumun ekranına bakarak düşünmeye başladım. Bu hafta doğum günüm harici bir gün daha dışarı çıkabileceğimi zannetmiyordum ama Ukte Vasilyev’i eve davet edebilirdim. Babam eve yakın arkadaşlarımın gelmesine kızmıyordu, sadece ben davet etmiyordum onları tanık olabilecekleri saçmalıkları bildiğimden ama Ukte bir Vasilyev’di ve o şaşırmazdı.
@sareadelardi: Bir kahve içmeye ne dersin Ukte?
@uktevasilyev: Olur nerde
@sareadelardi: Evde 📍(Konum paylaşıldı)
@sareadelardi: Yarın?
@uktevasilyev: Wuuhuuuu o davete gelemedim diye bir taraflarım şişmişti zaten!! 5’de oradayım
Abim Tayga Vasilyev, babam Akel Vasilyev olsaydı ben de hiçbir şeyden korkmazdım zaten. Bir zamanlar baş düşmanımız olan ailenin kızının davetiyle evlerine gitmekten bile… O yüzden Ukte’nin rahatlığına şaşırmıyordum. Kimse onun kılına dokunamazdı. Özgürdü. İstediği zaman istediği yerde olabilirdi, miras yükünü bile taşımadığından istediğiyle çıkabilir ve evlenebilirdi… Dünya ona güzeldi. Daha tanışmadan kıskanmaya başlamıştım. Harika.
O gece halıda uyuyakaldım. Üzerime açık pencereden yağan yağmur damlalarıyla uyandığımda saat öğlenin 1’iydi. Kimsenin odama gelip beni uyandırmamış oluşu evde beni rahatsız edecek kimsenin olmadığı anlamına geliyordu; ne babam, ne Mila, ne de Asya… Kalkıp pencereyi kapattım ve duşa girdim. Başımda havluyla odamda yere saçtığım eşyalarımın üzerine basmamaya çalışarak kendimi yatağıma yatırdığımda Instagram’dan gelen bir bildirim daha vardı.
@atadaghancebeci: Sana benziyor :) (reel paylaşıldı)
@atadaghancebeci: Abone oldum bilee
Defne’nin sevgilisi bana pornocu bir kızın çektiği Instagram videosunu göndermişti ve muhtemelen kızın başka cinsel içerik ürettiği bir sitede hesabı da vardı ki abone olduğundan bahsediyordu. Derin bir nefes aldım sinirlerime hâkim olmaya çalışarak, ardından Defne’yi aradım. İkinci çalışta açtı.
“Allllloooo?”
“Ne zaman dönüyorsun ya özlendin,” diye mırıldandım az önce ateşim çıkmamış gibi. Defne’ye bahsedemezdim. Her zaman yaptığımı da yapamazdım ama çok tahrik ediliyordum, yeterdi artık. Bu Ata’nın bana ilk yem atışı değildi. Üstelik beni o tarz içerikler üreten bir kıza benzetmesi ağırıma gitmişti. “Ata malıyla görüşüyor musunuz hâlâ?”
“İki güne sendeyim aşkım ve tabii ki? Neden Ata’yı sordun?”
“Ayrıl şu çocuktan ya…” Tırnaklarımla oynamaya başladım uzandığım yerde. “Yavşağın teki. Daha iyilerini hak ediyorsun—“
“Sare, bir kez daha bu konuyu açarsan gerçekten bozuşacağız biliyorsun değil mi? Ata benim hayatımın aşkı ve yakın arkadaşımın onun hakkında böyle konuşması gerçekten sinirlerimi bozuyor. Hele de ilişkimizi tekrardan rayına oturtmak için bu kadar çabaladığımız bir dönemde onunla…”
Hayatımın aşkı dediği çocuk her gece başka bir gece kulübünden snap atıyordu Barcelona’da ve yanında Defne yoktu, üstelik ne zaman karşı karşıya gelsek çok rahatsız edici bir şekilde süzüyordu vücudumu ve gözleri zevkten deliye dönerek bakıyordu yüzüme. Rahatsız edici mesajlar atıyordu gece yarıları sonra pişman olup sabaha siliyordu ama bu attığı gerçeğini değiştirmiyordu. Zaten ben sarışınlardan hoşlanırım, yazmıştı en son ve bir defasında da tek seferlik bir fotoğraf göndermişti kendini iç çamaşırıyla aynada çekerek. Bacaklarının arasındaki kabarıklık midemi bulandırmıştı. Kasları hiç güzel gelmemişti gözüme. O akşam iştahım kaçtığı için yemek yememiştim ve ben iştahlı bir kızdım, öğün atladığım görülmüş şey değildi.
Eğer Defne’ye söylersem beni sadakatsizlikle suçlayacağını ve kavgamızın çok yıpratıcı olacağını biliyordum, eğer Ata’yla uğraşırsam da yine benim kaybedeceğimi biliyordum; iki ucu boklu değnek gibiydi ve elim kolum bağlıydı, hiçbir şey yapamıyordum. Hiçbir şey yapamadığım nadir olurdu.
Baştan çıkar ve yok et.
Defne’ye yapamazdım. Daha önce sevgilileri olan erkekleri ifşaladığım olmuştu ama tabii ki haklı olsam da genç bir kadın olarak eleştirilen yine ben olmuştum, üstelik kızların çoğu başta ayrılıp ortalığı birbirine kattıktan sonra iki üç özre geri dönmüştü ilişkilerine ve günün sonunda kabahat yine benim başıma kalmıştı. Halbuki tek yaptığım test etmekti, yoksa kimsenin kokuşmuş yavşak sevgilisine parmağımın ucuyla dokunmamıştım ben. Erkekler cezbedildiklerinde kendi doğalarına dönüyorlardı; aşağılık, pis hayvanlardı hepsi. Hepsi, partnerleri fark etmediği sürece aldatmayı bir sorun görmüyordu ve yakalanmadıkları sürece de hayatlarının sonuna dek devam ettirirlerdi bunu.
Bu yüzden onlardan nefret ediyordum.
Abim hariç.
Bir kot şort ve kırmızı, boyundan bağlamalı üstümü giydim; tam ortasında benim kendi ellerimle işlediğim bir zambak deseni vardı beyaz. Makyajımı yapmam her seferinde olduğu gibi bir saat sürmüştü çünkü fazla krem kullanıyordum ve emilmelerini bekliyordum ya da kapatıcının sabirlenmesini… Çok makyaj yapmıyordum aslında ama günlük de olsa mutlaka yapıyordum çünkü kimsenin yanaklarımdaki izleri görmesini istemiyordum. Ailemin bile. Abimin dahi haberi yoktu. Kahverengi topuklu sandaletlerimi de giyip bir şeyler atıştırmak için mutfağa indiğimde evde gerçekten de yalnızca çalışanların olduğunu fark ettim. Öğlenki yağmur akşama doğru durmuştu ve kara bulutlar dağılmıştı, güneş açmıştı. Gökkuşağı bile vardı.
Saat 5’e gelirken bahçeye çıktığımda evin doğudaki giriş kapısından bir aracın buraya geldiğini gördüm, arka koltukta bir kız vardı. Ukte. Bana sormadan onu içeri almalarının sebebi muhtemelen kimliğini kontrol ettiklerinde soyadını görmüş olmalarıydı ama yine de öğlen kapıya ismini vermiştim. Benim verdiğim isimler bizzat abimin ya da babamın onayından geçiyordu, ki onayı babam vermiş olmalıydı yoksa abim mutlaka telefon açıp ne haltlar karıştırdığımı sorardı.
Araç girişteki, büyük heykellerin çevrelediği havuzun etrafında dönerek durduğunda babamın adamı şoför koltuğundan inerek Ukte’nin kapısını açtı. Buraya taksiyle falan mı gelmişti? Ya da belki de aracını içeri almamışlardı güvenlik önlemleri yüzünden.
Ukte dalgalı saçlarının arasındaki ince örgüler, parlak bronz farklı bir makyaj, baskılı sıfır kol bir tişört, beyaz mini bir kot şort ve kalın taban eskimiş botlarıyla araçtan dışarı adımını attığı an neredeyse alkışlayacaktım. Harika, kendine özgü bir tarzı vardı. Kollarındaki bileklikler ve küpelerine bayılmıştım. Bu zevkli kız gerçekten Tayga’nın kız kardeşi miydi yoksa DNA testinde bir karışıklık olmuş olabilir miydi? Yalnızca babalarının ortak olduğunu biliyordum ama yine de Tayga’nın soğuk nevaleliğine karşın bu kız yürüyen parlak ve asi bir güneş gibi görünüyordu.
Elini saçlarından geçirdi güneş gözlüklerini çıkartarak kıstığı gözleriyle hemen altında dikildiğim köşkü süzerek, muhtemelen köşk değil de saray olduğunu düşünüyordu ve haklıydı da… Gereksiz büyüktü burası. Çocukken kaybolurdum ve beni bulamazlardı. Kameralar benim yüzümden takılmıştı.
Kapının önündeki basamakları indim bir iki adım, silik bir tebessümle bakıyordum yüzüne çünkü yüzümü ne zaman kendi hâline bıraksam bakanlar ne kadar gudubet olduğumu düşünüyorlardı. “Prenses olduğunu biliyorduk da sarayda yaşadığını düşünmemiştim,” diye mırıldandı Ukte yanıma doğru yürürken, güneş gözlüklerini kafasına takarak. Bir prenses olsaydım muhtemelen Külkedisi ve Rapunzel arasında bir şey olurdum, maruz kaldığım muamele ve buraya kapatılmış olmam göze alınırsa…
“Selam.” Gülümsedim. “N’aber?”
“İyi sen?” Ukte tam karşımda durdu basamakları çıkarak. Gözlerini kısmış, bir anlam çıkarmaya çalışırsana süzüyordu yüzümü. Bense ellerimi arkamda birleştirmiş, şirin görünmeye çalışarak sallanıyordum hafifçe. “Ha… Şimdi anladım.”
Durdum yerimde. “Neyi?”
“Boş ver,” dedi Ukte başını sallayarak gülerken. “Eee, bana içeriyi gezdirsene?”
Adelardi Köşkü, yüksek demir kapıların ardında dışarıdan bakıldığında sonunun nerede olduğu anlaşılmayan ormanlık bir arazinin ortasına kurulmuştu 1900’lü yılların ortasında. Ana yoldan eve ulaşmak bile birkaç dakika sürüyordu araziye girildiği an; meydanın ortasında Mitoloji’den fırlama tanrıların devasa heykellerinin çevrelediği bir havuz vardı ve onun arkasında da üç kat boyunca yükselen köşk vardı. Açık renk taştan cephesi, akşamüstü aydınlatmaların açılmasıyla altın rengine bürünüyordu ve Fransız balkonlarıma tırmanan sarmaşıkların kapladığı sütunları vardı. İçerisiyse koca bir labirentti.
Ukte’yi devasa altın varaklı 1900’lerden kalma tabloların asılı olduğu ve muhtemelen arkeoloji müzelerine ait olması gereken işlemeli vazoların sergilendiği giriş holünden çalışanların harıl harıl sürekli bir şeyler hazırladıkları üç bölmeli devasa mutfağa ve yalnızca önemli misafirler geldiğinde ya da hava kötüyken davetler için kullanılan salona götürdüm. Daha üst kattaki odaları bile göstermemiştim ki arka bahçedeki çeşit çeşit çiçeklerin yetiştirildiği avluya girdiğimizde salıncaklardan birine kuruldu ve “Of be! Yoruldum,” diye homurdanmaya başladı dizlerini ovalayarak. “İtalyanların fazlalığını her zaman duymuştum ama bu ev turu hızlı bir ders oldu.”
Gülerek yanındaki salıncağa oturdum. “Her kim söylediyse haklı.”
“Sen onlara benzemiyorsun ama,” diye mırıldandı Ukte o an, ela gözlerini üzerime çevirerek demir salıncakta tembelce sallanmaya başladığında. “Abim söyledi bu arada,” diye ekledi. “İtalyanlardan nefret eder.” Gözleri beni baştan aşağı süzüyordu. “Belli ki biri hariç…”
Gözlerim kısıldı. “Ne biliyorsun?”
“Adını kullanmamın bile onu sinir ettiğini ve buraya gelmiş olmamın da onu çileden çıkartacağını,” diye cevapladı Ukte o an mutlu bir sesle, gözlerinde sadist bir keyif vardı. Demek ki abisini deli etmek için bulabildiği her şansı kullandığından teklifime bu kadar kolay atlamıştı…
“Abine işkence etmeyi seviyorsun sanırım.”
“Ama haklıyım,” dedi o an ciddi bir ifadeyle bana dönerek. “Yalnızca onu sinir edebilecek bir şeyler bulduğumda tepki alabiliyorum heriften, onun dışında konuşmuyor bile. Yanlış anlama sadece benimle değil, kimseyle konuşmuyor pek. Özellikle liseden sonra iyice içine kapandı.” Elini havada salladı o an kendi kendine tepki verircesine. “Uf Ukte, herkese de her şeyi anlat sen de ağzında bakla ıslanmasın e mi…” Derin bir nefes aldı ardından asılan suratıyla boş boş önümüzdeki güllerle dolu çalılığa bakarken. “Ama seninle tanışmayı istiyordum Sare. Instagram’da popülersin. Sürekli bir dramayla ismin magazin haberlerine karışıyor ama aslında ortalıkta yoksun bile, kimse hakkında hiçbir şey bilmiyor ve çıldırıyorlar tırnağındaki ojenin rengi için bile falan… Bilerek mi yapıyorsun?”
“Neyi?”
“Ayda yılda bir bir şey paylaşıp ortadan kaybolduktan sonra magazin gündemi bomba gibi düşen bir haberle Twitter’ı sallaman falan…”
Magazin gündemine bomba gibi düşen bir haber derken muhtemelen geçen sene yaşadığım trajikomik olaydan bahsediyordu. Tabii, bilmediğini düşünmemiştim bir kez olsun bile zaten… “O haber hakkında düşünüyorsun?”
“Hangisi?”
Bu kız fazla şey biliyordu. “Geçen seneki.”
“Hmm… Sanırım şu Kutay İğit olayından bahsediyorsun,” diye mırıldanı o an Ukte, başını sallayıp bakışlarını kaçırırken. “Yani anlatırsan senden de dinlemek isterim ama bence burada suçlu olan sen değilsin. Bir kız arkadaşı olduğunu bilmediğin bir adamın sevgilisine karşı sorumlu tutulman saçmalık, burada yalancı olan tabii ki bir erkek.” İki parmağını ağzına sokup birazdan kusacakmış gibi dilini çıkardığında dudaklarımın kıvrılmasına engel olamadım, gerçekten eğlenceli birine benziyordu. “Sonra ne oldu sahi?”
“Nişanlandığını bir şeylerin yanlış gittiğini anladığım hafta bir kızın bana gizli hesaptan fotoğrafları atmasıyla fark ettim. Bir yıl boyunca bana ulaşabileceği her yerden ulaşmaya çalıştı, huzurumu bozdu, tehdit etti ifşalamakla. Ben de ifşala dedim. Yanlış bir şey yaptığımı bir an olsun düşünmedim, burada ben de kandırılmıştım çünkü. O da cidden ifşaladı geri zekâlı olduğu için. Günün sonunda kız ona döndü nişanı attıktan sonra ve evlendiler geçen sene Ağustos’un son haftası, linçlenip cadı ilan edilen ve bir kazığa bağlanıp yakılan ben oldum sosyal medyada…”
“Olacakları bilsen yine de ifşala der miydin?”
“Derdim tabii ki.” Gözlerimi devirdim, bir saniye düşünmemiştim cevap vermek için. “İnsanların hakkımda ne söylediği umrumda değil, sevdiğim insanların ne düşündüğü ve benim kendi hakkımda ne düşündüğüm önemli. Bu benim dünyam ve benim istemediğim kimse yaşamıyor aslında içinde. Bir kez bunu anladığında kimse itibarına dokunamaz.”
Ukte’nin dudakları kıvrıldı o an. “İtalyanlar gururları için ölürler diye duymuştum.”
“Bu yüzden babam kalp krizi geçirdi,” diye mırıldandım dudaklarımı birbirine bastırdıktan sonra derin bir nefes alarak. “Abim çocuğu hastanelik olana kadar dövdü… Sonra artık aldattığı kıza ne anlattıysa, nasıl bir hikâye uydurduysa bir şekilde onun için yapmış gibi gösterdi her şeyi ve evlendiler işte.”
“Seviyor muydun onu?”
Yüzümü buruşturdum. “Hayır.”
“E o zaman neden görüşüyordun onunla?”
“Potansiyeli vardı,” diye mırıldandım tembelce salıncağımı itelerken. Düşününce, biraz üzülmüştüm aslında. “Potansiyeli vardı gözümde… Ama görmeme izin verdiği kadarını görmüşüm ben de sadece. Harika bir dersti. İki kere almayacağım bir tane.” Sırıttım. “Ama her cadolozun hayatında bir kere tatması gerekiyor böyle bir dersi ki bir daha tereddütü olmasın kimse hakkında. Kimse bu kadar sert ve kararlı doğmaz, herkes birileri için yakmıştır bir zamanlar gemileri ki sonra küllerinden yeniden inşa ettiği limana yanaştırmasın kimseyi.”
“Kimseyi mi?” Ukte’nin gözleri kısıldı.
Gülümsedim. “Kimseyi.”
“O geri zekâlıda harcamış olamazsın şansını Sare…”
“Korkma,” dedim keyifli bir ifadeyle. “Korsanlar var. Onlar yanaşmak için izin istemezler.”
Ukte’nın kaşları çatıldı bir an ama henüz neyden bahsettiğimi anlıyormuşçasına sırıtıyordu da otuz iki diş. Ardından bir kahkaha patlattı ve ben de gülmeye başladım. Daha önce kimseyle tanıştığım andan itibaren böyle bir samimiyet hissettiğim olmamıştı, Defne’yle bile… Sanki Ukte’ye bütün kirli sırlarımı söyleyebilirdim ve bana yardım bile ederdi. Ama yeni tanıştığım birine içimi o kadar açacak kadar saf ve aptal değildim, üstelik insanların maskeleri olabiliyordu.
Bir süre annesinin Instagram’daki kilitli hesabına yüklediği tabloları ve galerisinde kendini elektro gitar çalarken kaydettiği anları gösterdi, ardından arkadaşı için tasarlayıp kaçak bir şekilde dövme salonunda koluna dövdüğü dövmeyi gösterdi. Çizgileri ilk dövmesini yapan biri için fazla iyiydi, küçük bir jelibon çizmişti bir kızın iç bileğine ince bir şekilde… Ve başka bir erkeğin göğsünün kolunun altında kalan kısmına küçük bir yılan dövmüştü. Tayga olup olmadığını düşünmeden edemedim.
Mahzenden şarap alarak bahçede içmeyi teklif ettiğim sırada tam süper olacağını söylemişti ki telefonu çalmaya başladı o an. “Alo? Aa… Doğru…” Sanki bir şeyi unutmuş da azar işitiyormuş gibiydi sesi ve bakışları. “Ya ben nereden hatırlayayım oğlum kaç hafta oldu sen söyleyeli. Valla gelemem!” Gözleri kocaman olarak baktı bana bir an. “Ciddi mi?” Dudaklarını birbirine bastırdı. “Artı bir getirebiliyor muyuz? Seksi bir sarışın bomba— lan yavşak önce bir lafımı bitirseydim! Sil salyalarını ben gelene kadar yoksa kafanı kopartırım senin. Hadi bay.” Az önce bir halt yemiş gibi dişlerini göstererek gülümsemeye başladı o an Ukte bana bakarak, bense tam kalkmış mahzenlere giden yola girecektim. “Eeeıııı… Benimle arkadaşımın partisine gelmek ister misin? Bir rezidans’ın çatısında süper gizli ve süper kaliteli insanların geldiği bir parti.”
Tabii ki isterdim. Sorun şuydu ki, kendi doğum günü partime bile gidip gidemeyeceğimi bilmiyorken daha akşamın bir saati evden çıkmam imkânsızdı. Korumalar beni asla dışarı çıkarmazdı.
Alt dudağımı ısırdım. “Tabii…” Aynen kesin gidersin Sare.
“E süper!” Sevinçle kalktı yerinden Ukte. “Neredeydi sizin şu mahzen? Birer kadeh içerken sana biraz makyaj yapayım mı?”
Gözlerim kısıldı o an ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu kız kesinlikle diğer kasıntı ve iletişim kurması zor arkadaşlarıma benzemiyordu ve eğer böyle giderse en yakın arkadaşım olmaya tehlikeli bir şekilde adaydı. Tehlikesi şuydu ki, kendisi Tayga Vasilyev’in biricik asi kız kardeşiydi; bense görünüşe göre onun yeni oyuncağı.
Umarım bir yerde karşılaşmayız, deyişi çınlıyordu şimdi kulaklarımda. Ne olurdu ki karşılaşsak?
İçimden bir ses bu gece göreceğimizi söylüyordu.
Mahzenden bir şişe beyaz getirip Ukte’yi dağınık odamda; kesilmiş kumaşlar, dikiş makinemin kurulu olduğu masa, bir sürü makas ve dikiş malzemelerimin arasında bıraktım iki kadeh ve tirbüşonla. Ardından kendimi katın sonundaki misafir banyosuna kilitledim ve abimi aramaya başladım. Her zamanki gibi ikinci arayışımda ancak açmıştı. “Ne var başımın belası?”
“Abi benim çıkmam lazım,” dedim hızlıca.
“Dışarı mı?” Arkada ne karıştırıyordu bilmiyordum ama paket sesleri geliyordu. Muhtemelen bir şeyler almıştı ve onları yerleştiriyordu Sicilya’daki eve. “Takılmaya falan mı?”
“Bir arkadaş edindim—“
“Arkadaş tercihlerinden hoşlanmıyorum Sare. Hep başını belaya sokuyorlar. Seni o dallamayla tanıştıran da Defne’ydi değil mi? Bak kızım, kendine yararı olmayanın sana nasıl yarası olsun—“
“Öyle biri değil abi.” Seslice nefes verdim bir an. Abime hiçbir zaman tam bir yalan söyleyemezdim, hep biraz gerçeklerden de bahsederdim. Bu onu yumuşatırdı. “Ukte var ya… Onunla tanıştık.”
Bir an sessizlik oldu. “Ukte mi?” diye sordu bariz yumuşayan bir sesle. “Talya’nın arkadaşı?”
“Evet, öyleler sanırım.” Yani, Ukte’nin Talya’yla bir fotoğrafı vardı ama ne kadar yakın olduklarını bilmiyordum sonuçta. Tayga’nın kız kardeşi olarak bahsetmesi gereken yerde neden Talya’nın arkadaşı diye bahsediyordu onu da anlamamıştım. İkisini de tanıyordu ve iyi kızlar olduklarını düşünüyor olmalıydı. “Yani? Bu ayarlayabileceğin anlamına mı geliyor?”
“Güvenlikle konuşurum. Aracın var mı?”
“Ukte’nin arabası var.”
“Çok geç kalma bak. Çok içme… Konumun her zaman açık olsun bana.”
“Tamaaaam,” dedim uzatarak tatlı bir sesle, ardından “Öptüm!” diyerek öpücük attım telefona ve çağrıyı sonlandırdım. Anton ağzının içinde gerçekten başının belası olduğumla ilgili bir şeyler geveliyordu o sırada ama seviyordu bu belayı, biliyordum. Ben de onu seviyordum. Hatta bu ailede, bu hayatta… Bir tek onu seviyordum.
Döndüğümde Ukte bir kadeh şarabın yarısını içmiş, cam kenarında sigara yakmıştı yerdeki kumaş parçalarından gözlerini almaya çalışırken. “Moda falan mı okuyorsun anlamadım,” diye mırıldandı dikiş makineme de bir bakış atarak. “Ne yapacaksın bu kumaşla?”
“Doğum günü elbisemi dikiyorum. Gelebilirsin istersen. Abimin mekânında olacak, Il Cielo.” Ardından odadaki ikinci dolabımın kapaklarını ve çekmecelerini açarak geri çekildim. “Bu dolaptaki her şeyi ben diktim.” Hayır moda okumadım, okumuyorum… Çünkü iznim yok.
“Hadiii be!” Ukte gözlerini kocaman açarak pencere kenarından kalktı o an, bense kendi kadehimi elime almış yudumluyordum onun her askıda başka seviye bir şok geçiren suratını izleyerek. Sanırım diktiğim şeyler hoşuna gitmişti. “Şaka,” dedi siyah, dantelli gotik mini askılı elbisemi aynada üzerine tutarak; bir korseydi üstü aslında ve iki parça şeklinde giyiliyordu, kalçasından itibaren olan mini eteği tütü gibi katman katman açılıyordu ama abartı değildi asla. “Şaka mı?”
“Değil,” diye mırıldandım kadehi kafama dikerek. “İstersen alabilirsin onu. Sana çok yakışır.”
“Alamam.” Ukte ağzı açık kalarak döndü bana. “Saçmalama! Ne emeklerle dikmişsindir bunu…”
“Dantellerini ben tığladım.” Biraz daha koydum kadehime. Soğuk soğuk iyi gelmişti. “Ama önemli olan ne kadar uğraştığım değil, ne kadar büyük bir şevkle giyileceği ve senin gözlerine baktığımda elbisemi de benimkinden büyük tutkuyla taşıyacağını görüyorum. O yüzden alıyorsun Ukte.”
Dudak büzerek baktı bir an bana, ardından aynaya döndü ve elbiseyi yeniden üzerine tuttu. Nedense dolabın kapaklarını açarsam o parçayı gördüğü an vurulacağını biliyordum, tarzına uyuyordu. “Kızım sen var ya, kraliçesin ya, bunlar ne böyle… İnanılmaz!” Dolabımın geri kalanını alt üst ederken eğleniyor gibi görünüyordu. Bana zımbalı yeşil eteğimi çıkardı, ardından üzerine de beyaz boyundan bağlamalı parlak bir kumaşı olan bluzumu… Bana parti için kombin yaptığını anlamıştım hemen. Bir an odadaki diğer iki kapıdan birini açıp banyoyla karşılaştı, ardından “Burada ne var?” diye sordu diğer kapıyı açarken ve asıl giyinme odamla karşılaştı. Işıkları yaktıktan sonra içeriden çığlık çığlığa parlak topuklu sandaletlerimle çıkagelmişti. “Ölürüm! Ne güzel bunlar! Giymen lazım,” dedi ardından kombinin altına bırakarak ayakkabıları. İki eli belinde, gözlerini belerterek yatağımın üzerine yaptığı kombini işaret etti ardından. “Çabuk giyiyorsun.”
Defne asla dolabımı karıştırmazdı. Odamda takılmayı da sevmezdi, salonda fotoğraf çektirmek isterdi genelde ya da avluda… Ama böylesi daha eğlenceliydi. Bu yüzden teslim oluyormuş gibi kaldırdım ellerimi ve Ukte’nin karşısında soyunmaya başladım. “Sen de elbiseni giy o zaman.”
“Tamam!”
Bir süre sonra odamdaki hoparlörde Tove Lo’nun Bitches şarkısı yankılanıyordu ki banyodaki makyaj malzemelerimi karıştırırken Ukte, ben kenarda şarabımı yudumluyordum. Saçlarımı dalgalandırıp Polly Pocket gibi tepemde toplamıştım, Ukte’yse elindeki paletle ve parmaklarıyla yüzüme yaklaştı sinsi kahkahalar eşliğinde. Bir an yüzümü boyayacağını düşündüm çünkü bazen ister istemez sabote edildiğim oluyordu ama Ukte yalnızca göz kapaklarıma abartılı beyaz yansımalı bir far sürdü. Makyajdan anladığı belliydi. İyi bir arkadaş olduğu da.
“Çok arkadaşın vardır eminim.”
“Pek yok. Bir tane çok yakın var, o kadar. Kimseyle anlaşamıyorum,” diye mırıldandı kendi gözüne biraz daha kahve far sürerken. Elbisesi koyu bir göz makyajı gerektiriyordu. “Zorum herhâlde.”
“Değilsin.”
Gözlerini devirdi aynadan bana bakarken. “O zaman neden bilmiyorum… Ama çok insan tanırım. İnsanları tanımak güzel şey, bak bir anda akşama partimiz oldu.”
Ve sanırım bir arkadaşın daha oldu. Eğer şeytanlarımı tutabilirsem.
Tayga’nın bir zayıf noktası varsa bunu bilen Ukte’den başkası olamazdı çünkü.
Korumalardan biri bizi arazinin dışına çıkardı, Ukte’nin arabasına ilerledik. Ben iki kadehi devirmiştim ama o bir kadeh içmişti sadece o yüzden sürebilecek ayıklıktaydı. Tam da tahmin ettiğim gibi GT bir araç sürüyordu, güzel bir modeldi ve maviydi. RAYE’in Escapism şarkısını açtı ondan beklediğim üzere arabaya biner binmez telefonunu araca bağlayarak, ardından İstanbul’un göbeğine sürdü. Asla susmuyordu. “Aslında başta bu partilerden zevk almıyordum. Yani bir ev dolusu insan, içerisi bir sıcak oluyor zaten kimin ne içtiği belli değil falan ama abimin arkadaşlarından biriyle tanıştım teras partileri veren, gerçekten kaliteli insanlar oluyor orada. Bir çarpışıyorsun Hilton’un varisi, ötekine selam veriyorsun bilmemne bakanının oğlu falan… Herkes kendi kafasında takılıyor, yavşayan rahatsız eden olmuyor… Yoksa seni götürmezdim zaten…”
Sürekli laf arasında bana iltifat ediyordu ama kendinin ne kadar güzel bir kız olduğunun farkında değildi. Anladığım kadarıyla Akel Vasilyev’in tercihiydi sessiz bir nikahla Ukte’nin annesi Dilara Hanım’la evlenmek. “Annenin İtalyan olduğunu duydum.”
“Öyle,” dedi Ukte eliyle iki parmağı arasında birazcık hareketi yaparak lafına İtalyanca devam ederken. “Parlo un po’ di italiano.” Çok az İtalyanca konuşabiliyorum. “Ama anlarım bayağı…”
“Vediamo,” diye mırıldandım bakalım, anlamında. “Le nostre madri erano amiche da bambine e sono scappate di casa insieme, biliyor muydun?” Ona annelerimizin çocukken arkadaş olduğunu ve birlikte evden kaçtıklarını söylemiştim, anlayabileceğini düşünmüyordum ama anlasaydı da işime gelirdi açıkçası. Tayga’nın söylediğine göre onun annesi ve Gazel’in annesi, annemi tanıyordu; Gazel’in annesi hayatta değildi, benimki de… Dolayısıyla sadece Ukte’nin annesine ulaşabilirdim annemle ilgili.
“Kim arkadaşmış? Anne dedin bir de,” dedi Ukte biraz çıkarmaya çalışarak gözlerini kısarken o an, yola odaklıydı çünkü yol boş olduğu için hızlı sürüyordu. “Bu kadar anladım.”
“Boş ver.” Elimi havada salladım söylediğim önemsizmişçesine. Ukte’ye bunu şu an söylemek için doğru bir zaman değildi.
Şehrin göbeğindeki göğe uzanan bir rezidansın güvenliğinden elimizi kolumuzu sallayarak geçtikten sonra asansöre bindiğimizde, Ukte “Şifre neydi ya,” diye gevelerken ağzında birkaç tuşa aynı anda bastı ve asansör hareket etti. “Çatıya çıkmak için kod var da.” Sırıttı. “Gizli bir parti demiştim.”
Öyleydi de. Kapılar açıldığı an müziğin sesi doldu kulaklarıma, latin bir sanatçının remikslenmiş bir parçası çalıyordu ve her yerde gezinen mavili morlu ışıkların altında insanları tanımak imkânsızdı. Kızların üzerinde parlak, pullu ve taşlı inanılmaz tasarımlar vardı; kokteyllerin çocuğu karanlıkta parlıyordu ve DJ seti neon yeşildi. Ukte kahkaha atarak elimi tutup beni ön tarafa yönlendirirken kalabalığın arasında tanıdık bir yüz gördüm ama anında önüme çevirdim başımı, tavanı açık terasta kocaman bir havuz vardı ve bikiniyle mayolarının yanında havuza kıyafetleriyle girmiş bir grup bile vardı. Köşede koltuklar, uzun masalar, uçsuz bucaksız görünen atıştırmalık ve içecek standları… Birileri parti vermek için yarım milyon harcamıştı.
“Aaaa kimleeer gelmiiiiş!” diye bağıran birini duydum hemen arkamda, döndüğümdeyse keten bir gömlek ve şortun altına kunduraları çekmiş korkunç bir erkek tiplemesiyle karşılaştım. Saçlarının renginin normalde oldukça koyu bir kahve olduğu ama sarıya açtırdığı çok belliydi ama ilginç bir şekilde koyu renk kaşlarıyla uyumlu görünüyordu. Kunduraları için aynı şeyi söyleyemeyecektim. Kız arkadaşı olmadığı belliydi.
Kollarını açarak Ukte’nin üzerine atladığında eşcinsel olduğundan emin oldum. “Kız! Bu kim?!” Kolunu Ukte’nin omzuna dolayıp bana döndü, sanırım sarhoştu. “Bunlar nasıl güzellikler yarabbim ya…” Bir bana, bir de Ukte’ye bakıyordu ellerini gökyüzüne aldırmış. Bir anda püpüpü dercesine bir nazar duası okuyup cidden üzerimize tükürmeye başladığında Ukte’yle göz göze geldiğim an kahkahalara boğuldum. “Kız nazar değecek!”
“Sare ben,” dedim gülüşümü gizlemeden elimi uzatırken çocuğa. Elimi tuttu o an, ardından beni kendine doğru çekti ve sarıldık bir anda. Eros kokuyordu. Birinin kesinlikle bu çocuğun dolabına el atması gerekiyordu…
“Sare, kızım nerelerdeydin sen ömrüm boyunca? Allahım aşık oldum,” dedi sanki henüz kendi durumunun farkında değil gibi, ya da biseksüel olabilirdi ya da belki de sadece dalga geçiyordu çünkü mizacının bu şekilde olduğunu düşünüyordum. Neden insanları tanıştığım gibi bu kadar çözmeye çalıştığımı biliyordum aslında, onları güvenli ve riskli başlıklı kategorilere koymak ve yanlarında kendimi ayarlayabilmek içindi.
“Dur be çekil, ben daha yeni buldum kızı,” diye geveledi Ukte çocuğu omzundan ittirerek koluma girerken. “Def ol Can ya git başka masalara oğlum hadi hadi…”
“Valla gitmem, şuradan şuraya gitmem.” Can işaret parmağıyla otuz santimlik bir arayı gösterdi o an gitmeyeceğini gözümüze sokmak istercesine. “Dans edin benimle yoksa…”
Ukte’nın gözleri kısıldı o an. “Yoksa ne?”
“Abini arasana kız o da gelsin,” dediği an Can bir anda cilveyle, dudaklarımı ağzımın içine doğru büzdüm ve kendimi tuttum gülmemek için. Sanırım Tayga’dan hoşlanıyordu.
“Biz dans edelim,” diyerek diğer koluna da Can’ı taktı Ukte konuyu dağıtmak istercesine, gözlerini büyültmüş bana alarm vererek bakıyordu Can’la ikimizi de içeriye dans sürüklerken. Ne söyleyeceğimi şaşırmıştım, samimi insanlarla her gün karşılaşmıyordum. Üstelik bu saatte belimi kırarak kumaş dikiyor olmam gerekiyordu ama bir anda doğum günüme elbisemin yetişip yetişmeyeceği çok da önemliymiş gibi gelmemeye başlamıştı çünkü burada olmak daha iyiydi.
Rosalia’nın hit bir şarkısının ritmiyle oynamaya başlayan DJ’in kalabalıktan eğlendiklerine dair çığlıkları almasının ardından Ukte bir an ortalıktan kayboldu ve Can’la karşılıklı kıvırtmaya başladık. Ardından Ukte elinde iki kokteylle döndü, Can’ın elinde yanımıza geldiği andan itibaren zaten içeceği vardı. MIA’in Bad Girls’ünü, Ariana Grande’nin 7 Rings’ini ve Charli xcx ile Billie Eilish düeti Guess’i çaldılar. Ukte sese rağmen sürekli bir şeyler anlatıyordu; bir kere çocuğun tekinin çok sarhoş olduğu için kendini Hezarfen sanarak çatıdan atlamaya çalıştığını ve bir keresinde de şifrenin sızdırıldığını bu yüzden adım atılacak yer kalmadığını, gelen it kopuğun aynı zamanda torbacılar da olduğunu ve haplar satıldığını… Hikâyeler gittikçe daha da korkunçlaşıyordu.
Bir süre sonra Can bir çocukla tanıştı ve bizi yalnız bıraktı, köşedeki bar tezgâhına yaslanmış Ukte için su istiyordum ben de. Eve yalnız dönmek için fazla alkol almış gibi görünüyordu. “Biraz daha beklersen daha da ayılacağım, seni eve ben bırakabilirim,” dedim arabasını sürebileceğimi düşünerek. Ya da en kötü taksiyle giderdik. “Ya da abini arayalım.”
Abini aralayalım Ukte.
Ukte hiçbir şey söylemeden telefonunu çıkardı ve bir mesaj yazıp gönderdi o an, ardından telefonunu çantasına geri soktu ve dirseğini tezgâha yaslayarak çenesini avucunun içine aldı. “Sakın,” dedi gözleri giderken. “Sakın Tanga malına aşık falan olma. Mahveder seni.”
“Tanga mı?” Barda çalışanlardan birinin verdiği sudan birkaç yudum aldım, ardından Ukte’ye pasladım. Suyu içerken neredeyse püskürtüyordum yaptığı benzetmeyle. “Fena lakap.”
“Sen bir de duyunca tepkisini gör… Kulaklarından duman çıkıyor sinirden. Bir de yüzüne dokunulmasını, daha doğrusu ona dokunulmasını hiç sevmiyor. Deli oluyor elini bir omzuna atsan var ya dirsek falan yiyebilirsin aniden…”
“Anca sinir edebiliyoruz yani anladığım kadarıyla, bir duygu kırıntısı olarak,” diye mırıldandım o an kendime engel olamayarak yaslandığım tezgâhta partiye doğru dönerek umursamaz bir profil çizerken. “Üzüldüğü falan olmuyor yani?”
Ukte bir an sessiz kaldı. Ardından bir yudum daha su içti ve elini saçlarından geçirdi. “Annesine… Bir de lisede dedikodusu dönen bir olay vardı ona…”
“Hangi olay?” Bildiğim kadarıyla Tayga’nın annesi hayattaydı, babasıyla ayrılıklarına mı üzülüyordu? Nedense içimde, cici annesinin benimkine nazaran iyi bir kadın olduğuna dair bir his vardı. Öyleyse geriye sadece lisedeki olay kalıyordu. “Ukte,” diye mırıldandım o an ona doğru dönerken, asansör de tam kadrajımdaydı. “Tayga’nın gerçekten çocuğu mu var?”
Bir kalp atışı. İki kalp atışı. Üç kalp atışı. “Hayır,” diye cevapladı o an beni Ukte, elini havada sallayarak. Neredeyse kalbim yerinden çıkacaktı asansörün kapılarının açıldığını gördüğümde. Kol kaslarını belli eden kısa kollu siyah bir lakos altına basit kumaş bir pantolon ve sneaker giymişti, gözlerini içeriye adımını attığı gibi kalabalıkta gezdirirken bir anda Ukte’nin sırtını pas geçti ve karanlığın içinde göz göze geldik. Nasıl… Nasıl karanlık bir ortamın içinde enerjisini sezerek onu tanıyabilmiştim bilmiyordum ama gözlerinin ne kadar karanlık baktığını görebiliyordum. Kaç, saklan ya da, diye fısıldıyorlardı bana. Sana bir daha karşılaşmayız umarım demiştim, diyordu ağzını bile açmadan daha. Tek bir bakışla ne demek istediğini anlayabiliyordum ve bu daha da korkunçtu.
Yakınındaki bakışlar birer birer ona döndüler yanımıza bir adım attığı her saniye, birinin flaş bile patlattığını gördüm ve utançla başımı çevirdim. Sanırım onu karanlıkta tanıyabilen bir tek ben değildim.
“Ukte,” dedi Tayga tok bir sesle, bana bakmadan kız kardeşinin kolunu tutarak. “Yürü, gidiyoruz.”
“Üff, başladı yine,” diye homurdandı Ukte yaslandığı tezgâhtan doğrularak ve bana döndü o an, Tayga’nın tutuşundan kurtularak kollarını boynuma doladığında Tayga’yla göz göze geldik bir kez daha. Ne ara tanışıp bu kadar yakın olduğumuzu sorguluyor gibiydi ama bir şey söyleyecek gibi de görünmüyordu. “Ben gidiyorum… Seni de bırakalım.”
“Bırakmayalım, kendi başının çaresine bakar o,” dedi o an Tayga, ben karnıma bir yumruk yemişim gibi hissederken. Ardından kız kardeşini asansöre doğru yönlendirdi, Ukte kabine binene kadar el sallıyordu bana ve abisine ne kadar kaba olduğuyla ilgili laf sokuyordu. Bense gerçekten başımın çaresine bakabilirdim ama çenem kilitlenmişti sanki, bir türlü açıp da iyi olacağımı söyleyememiştim Ukte’ye. Belki de iyi olmayacağımdandı. Bilmiyordum.
Bir şeyleri bilmediğim çok olmazdı aslında.
Ayılma planlarını siktir ederek tekila shot istedim görevliden, üç tanesini tuzlayarak limonla önüme bıraktı. İlk shot’ı attığımda yanağımın içini ısırıyordum kendime acı vermek istercesine, dünyanın en dengesiz ve güvenilmez insanı Tayga Vasilyev’di gözümde. Herhangi bir centilmen beni de eve bırakmaz mıydı? Kız kardeşinin bir aciliyeti yoktu. Kumaşları almam için beni Eminönü’ne kadar götürüp balık ekmek yiyen ve vapurların nereden kalktığını söyleyen çocuk bu muydu? Hastalığı neydi bunun? Borderline falan mı yoksa direkt sadist, narsist bir ruh hastası mıydı insanlarla oynamaktan hoşlanan?
Üçüncü shot’ı bitirdiğim sırada karanlığın arasından bana yaklaşan bir gölge gördüğümde başımı yere çevirdim ve o olmamasını umdum sadece ama “Sare,” lafını ağzından duyduğum an tanımıştım sesinden. O iğrenç yüzünü görmeme gerek yoktu.
“Eşin nerede Kutay?”
“Boşanıyoruz,” dediği an bastım kahkahayı.
“Bir sene bile dayanamadın mı evliliğe? Niye?” Dirseğimi tezgâha yaslayıp elimi de başıma yaslayarak ona döndüm, diğer elimi de belime koymuştum. “O kadar emek verdin, benim itibarımı piç ettin falan sosyal medya yıkıldı… Hepsi bir yıl evli kalıp ayrılmak için miydi? Çocuk falan?”
“Ne çocuğu Sare?” Kutay’ın yüzünü daha net görebiliyordum artık yaklaştığından, kirli sakalı uzamıştı ve dağılmış gibi görünüyordu açıkçası. Üzerinde bir gömlek ve şort vardı, çok sevdiği Nike Dunk’larını giymişti ayağına her zamanki gibi. “Bak,” dedi o an dudaklarını ıslatarak bana yaklaşırken ama göğsünden ittirdiğimde geriye sendeledi. Evet, köpek gibi içmişti de.
“Hani buraya itibarlı kaliteli insanları alıyorlardı ya?” diye söylendim etrafa huzursuz bakışlar atarken. “Bu çöl faresi niye burada?” Barın arkasındaki görevli bana bir bakış attı o an, ardından duymamış gibi yaparak uzaklaştı yanımdan. Sanırım o da nedenini bilmiyordu.
“Sare, bak… Unutamıyorum seni—“
Oflayarak elimi saçlarımdan geçirdim o an önüme dönerken, kalabalığa baktım kollarımı göğsümde birleştirerek. “Büyü artık biraz Kutay ya. Böyle o kalpten bu kalbe atlamak falan yorulmadın mı?”
“Hâlâ seviyorsun beni biliyorum—“
“Sevmek mi?” Gözlerimi kısarak şüpheyle baktım suratına. “Kutay, ding dong. Ben seni hiçbir zaman sevmedim. Senin potansiyelinden hoşlandım ve denemek istedim bu yüzden bir şans verdim sana, kabul iş dünyasında biraz zeki bir çocuksun ama duygusal anlamda on yaşındaki eli sikinde dolanan bir erkek çocuğundan farkın yok. Ağlıyor musun şu an?” Sanırım gözleri dolmuştu, uzağa bakıyordu ve yüzüne arada bir gelen ışıklardan anlayabilmiştim. “Şaka gibi,” diye mırıldandım alnımı ovalayarak. Öyleydi. “Hem ye haltları, hem yok seni unutamıyorum, bilmemne… Sen ne zannediyorsun beni ya oradan bakınca neye benziyorum ben? Metres yapmaya çalışmadığın kalmıştı bir o da oldu. Boşanıyormuş. Şuna bak.” Tipini süzdüm bir tiksinç bir ifadeyle. “Bugün boşanıyoruz dersin sabaha kapısında kul köle olursun sen o kızın. Hemcinsim diye demiyorum ama onda da biraz akıl olsaydı da senin ne mal olduğunu o imzayı atana dek fark etseydi keşke! Çünkü benim anlamam pek uzun sürmedi!”
Sesimi o kadar yükseltmiştim ki sonlara doğru, etraftaki insanlar dönüp bakmaya başlamışlardı ki gitme vaktinin geldiğini anlayarak yanından geçip ilerledim ama kolumdan yakaladığı an büyük bir öfkeyle bacağımı kaldırıp dizine vurdum topuklularla. Kutay inleyerek ayağının üzerine düştü, yakındaki kalabalık uzaklaştı o an. “Güvenliği yok mu buranın ya? Rahatsız ediyor bu beni!” diye bağırdım hiç gocunmadan, aralardan birkaç kaslı çocuk çıktı hemen önlere gelerek. “Sapık herhâlde!” diye de ekledim dönüp gitmeden önce.
Ben asansöre yürürken topuklularımla, Kutay arkamdan “Ulan Sare! Ulan Sare!” diye bağırıyordu, çocuklarsa onu kollarından tutmuş kaldırarak partiden atmaya hazırlanıyorlardı.
“Tapınıyor mu ne yapıyor bu da adımla,” diye geveledim ağzımın içinde gözlerimi devirerek. Ardından tam karşısına dikildiğim asansörün kapısı açıldı.
Elleri cebindeydi ve sakin görünüyordu ama göz göze geldiğimiz an kalbimin durduğunu hissettim göğsümde atmaktan, partinin müziği kayboldu kulaklarımın içinde bir yerde ve sadece ona odaklanabildim. Öylece, sanki doğal bir şekilde çatıkmış gibi görünen kaşlarının arasından zehirli gibi görünen mavi gözleriyle bakıyordu bana ve biraz sonra beni mahvedeceğinin sözünü veriyordu sanki.
“Sen gitmemiş miydin ya—“ diye lafa başladığım an bileğime dolanarak elimi kavrayan avucunun sıcaklığını bütün vücudumda hissettim, lafım ağzıma tıkanırken beni karanlık ve yalnız koridora doğru çekerek koridorun sonundaki kapıyı neredeyse kırarcasına açtı ve içerinin boş olduğunu anlamak için karanlığın içine doğru baktı. Odaya ışık bir tek boydan boya üç parça olan camdan geliyordu ve İstanbul’un bütün ışık kirliliği odanın içini aydınlatıyordu. “Tayga,” dedim sımsıkı tuttuğu elime bakarken çatık kaşlarımın ardından. “Ne yapıyorsun?!”
Odanın boş olduğunu anlayan Tayga döndüğü gibi kapıyı kapatıp beni de kapıya yaslayarak korkunç bir şekilde hiçbir şey söylemeden sadece gözlerimin içine bakmaya başladığında nefes alışverişlerimi düzenlemeye çalışıyordum ama ne yaparsam yapayım ciğerlerimde kazı çalışması başlatmışçasına derince çekmeyi bırakamıyordum oksijeni içime. Sanki birazdan hiç bulamayacakmışım gibi.
“Sana ne söyledim ben?” diye sordu sigara ve parfüm kokusu ciğerlerime esir almışken, göz gözeydik o an. Biraz daha yaklaşsa dudakları benimkilere değecekti. Üzerime eğilmişti. Elimi bırakmamıştı bile.
Yutkundum. “Kendi başının çaresine bakar o.”
Dudakları kıvrılır gibi oldu bir an. Gerçekten birazdan beni öldürecekmiş gibi bir seri katil bakışı atıyordu üzerime. “O değil,” dedi göğsümden aşağıya inen sıcak bir hisle birlikte, göğüs kafesim çöküyordu sanki. Bir an önce konuşmayı bırakması gerekiyordu. “Dün akşam.”
Sırıttım. Oldukça sakin, yavaş, masum bir sesle konuşuyordum şimdi de. “Nereden kalkıyor vapurlar?”
“Sare,” diye fısıldadı o an, ilk defa mı duyuyordum dudaklarının arasından çıkan ismimi bilmiyordum ama kendime hakim olamıyordum. Bacaklarımın arasında büyüyen hisse hakim olamıyordum. “Umarım bir yerde karşılaşmayız dedim,” diye fısıldadı bu sefer de o yutkunarak, dudaklarını ıslatmıştı. Sıcak nefesi yüzüme çarptığı an hiçbir alkolün beni bu kadar sarhoş edemeyeceğini düşündüm. Daha önce böyle bir şey hissettiğim olmamıştı, hiç şey onun kadar hızlı karıştıramıyordu adrenalini damarlarımın içine… Sadece gözlerimin içine bakarken kilitlenmesi yetiyordu. Bu nasıl bir şeydi böyle?
“Tüh,” diye mırıldandım.
Tayga onunla dalga geçtiğimi anlarcasına gülümsedi o an. Başını eğdiği an bir saniye geçmeden yeniden kaldırdı ve “Ne yaptığını biliyor musun?” diye sordu bu sefer de.
Başımı iki yana salladım sakince.
“Kız kardeşimle tanıştın, onu evine davet ettin, onunla bu partiye geldin ve sarhoş olduğunuzda beni aramasını söyledin,” derken sesi neredeyse kadifeydi, dokunsam hissedebilecektim. “Oyununu göremediğimi mi sanıyorsun?”
Aslında yanlışlıkla başlayan bir mesajlaşmanın geldiği nokta buydu evet… İnkâr edecek değildim. Her ne kadar Ukte’ye karşı niyetim kötü olmasa da onu kullanabileceğimi düşünmemiş değildim bu yüzden oyun olduğunu kabul ediyordum. Günün sonunda onu görebileceğimi fark ettiğim an ayağa kalkıp saygı duruşuna duran şeytanlarımı da hissetmiştim. Oyunu görebileceğini biliyordum ama Tayga’nın gerçek yüzümü görebilmesi beni korkutmuyordu, beni korkutan benim onun gerçek yüzünü gördüğümde dönüşebileceğim insandı.
Bir kalp atışı. İki kalp atışı. Üç kalp atışı. Tayga’nın elmacık kemikleri avucumun arasında nasıl hissettirirlerdi bilmiyordum ama beni burada bırakmış olmasına rağmen uzanıp onu öpmek istemekten alıkoyamıyordum kendimi. Belki de tatmin etmesi gereken bir yanımdı bu, belki de salmalıydım içimdeki canavarı üstüne ve yaptığı umrumda olmamalıydı onunla… Ama kadınlar her zaman zarar görürdü yalnızca bedenlerin konuştuğu bir ilişkide, bu hep böyle olmuştu. Terazinin kefelerindeki ağırlıklar değişiyordu sürekli. Karar veremiyordum. Ama bu his… Sonsuza dek böyle mi olacaktı yoksa bir kere, yalnızca bir kere izin versem kurtulabilir miydim?
“Yani?”
Gözleri kısıldı bir an. “Ne yaptığını biliyor musun Sare?”
“Ne?” Dudaklarımı ıslattım o an, anlamıyormuşçasına baktım birkaç saniye boyunca yüzüne. Duyabildiğim tek şey kendi kalp atışlarımdı göğsümden fırlamak istiyormuşçasına içeride debelenen.
Tayga dudaklarını ıslattı elimdeki elini gevşetirken, birkan santim daha yaklaşmıştı sanki hareket ederek ama gözlerimden hiç çekmemişti bakışlarını. “Bana ne yaptığını biliyor musun Sare?”
Siktir et ya. Düşüncelerim bir anda sustular o an, çünkü ellerimi kaldırıp da ensesine yaslayarak saçlarının arasına daldırdığım an kıtlıktan çıkmışım gibi çektim kafasını kendime ve dudaklarının arasına yerleştim parmakuçlarımda daha da yükselerek. Topuklularla bile yetişemiyordum. Elini kalçama yaslayarak orada izini bırakmak istercesine sıktığı an beni kapıya öyle bir yasladı ki sırtımdaki bütün kemiklerin kırılmış olduğunu düşündüm bir an, nefes alamıyordum— hayır, boynuma yaslamıştı elini ve tam da düşündüğüm gibi tamamını kavrayabiliyordu uzun parmakları.
Kendini bana bastırdığı an altımdaki eteği umursamadan bacağımı bacağına sürterek kaldırdım ve ona yer açtım, eli bütün boynumu ve yüzümü kavrıyordu, parmakları saçlarımın arasındaydı ve dilini boğazımda hissediyordum. Bacaklarım titriyordu. Ne hissedeceğimi şaşırmıştım. Her şey her yerdeydi. Bütün hislerim her yerde. Eteğimi sıyırarak bana arkadan dokunduğu anda dudaklarım felç oldu sanki, boğazımdan yukarı bir inilti yükseldi. Tayga’nın dudakları çeneme değdi o an, “Bunu,” dedi sıcak nefesi yüzümü yalarken. “Bunu bu odadan dışarıya götüremeyiz, biliyorsun değil mi?” Tenime karşı öyle bir sesle fısıldıyordu ki, yalvarıyordu resmen. “Sare…”
“Sus,” diye mırıldandım saçlarını çekiştirerek dudaklarının arasına dudaklarımı yerleştirirken ama sadece nefes alıyordum. Sadece nefes alıyordum ve o bana dokunuyordu. “Biliyorum,” diye fısıldadım ben de bir süredir kesin kesik aldığım nefeslerin arasında.
“Hayır demen gerektiğini de biliyorsundur.” Yeniden boğazımı kavradığında eli kafamı kapıya yapıştırdı ve yüzünü yanağıma, saçlarımın arasına yasladı. “Sare, hayır de.”
Yutkundum. Demeyecektim, adım gibi biliyordum; 21 senelik hayatımda yaşadığım en gerçek gündü bu ve belki de ilk defa hayatta hissediyordum, damarlarımda akan kanın sesini duyabiliyor ve göğsümde heyecanla çarpan kalbimi avuçlarımın arasında hissedebiliyordum. Hangi aptal hayır derdi? Hangi aptal?
“Sare,” diye fısıldadığı an “Cevap ver bana,” diye devam etti ardından ve ben başımı iki yana sallamaya başladım. Bacağımı olduğu gibi beline yaslarken avuçlarının arasındaydı çıplak tenim ve saçlarımı aşağıya çekiştirdiği an nefes almama izin vermeden dudaklarımı— hayır, ağzımı esir aldı. Kendine daha çok yer açabilmek için aşağıya çektiği başım ağrıyordu ama boynuna öyle bir tutunuyordum ki bende, tırnaklarımın izi ensesinden aşağı kalacaktı ve hiçbir şey umrumda değildi. Kafamı koparmadığı sürece istediği kadar çekiştirebilirdi.
“Sare,” diye fısıldadı geri çekildiği ilk an yine ama ağzımı açmadım; bir dua gibi söylüyordu adımı, kutsal bir şeymiş gibi. “Bak… Dönüşü yok.” Onu anladığımı kendine anlatmak istercesine iki elinin arasına aldı yüzümü, gözlerimin içine bakıyordu kısacık santimler arasından. “Ne olursa olsun. Bırakmam.”
Ne olursa olsun, mu? Neyi kast ediyordu?
“Umrumda değil.” Değildi.
“Neye bulaştığının farkında değilsin. Bana sarhoş olmadığını söyle,” diye mırıldandı bu sefer de ama kendi sesi daha sarhoş çıkıyordu.
“Değilim—“
“Tekila tadı alıyorum,” dediği an karanlık bakışları dudaklarıma düşmüştü. Benimkiler de onunkiler kadar kızarmış ve şişmişler miydi?
“Alkol toleransım yüksek.” Yutkundum. Yalan değildi. Alkol zehirlenmesi yaşadığım zaman iki şişe şarap, bir yarım tekila ve birkaç bardak viski içtiğim için aç karna, çarpılmıştım sadece. İki kadeh şarap, bir kokteyl ve üç shot tekila hiçbir şeydi benim için.
“Sare.”
“Adımı neden öyle söylüyorsun?”
“Nasıl?”
Elleri iki yanına düştü, biri belime sarıldı o an ve yüzüme eğildi. Alkolü alan bendim ama sarhoş olan gerçekten o gibiydi. “Dudaklarının arasındaki tınısından hoşlanıyormuş gibi,” diye fısıldadım yüzüne karşı, bakışlarımı gözlerine çıkarırken. “Hoşlanıyor musun?”
“Güzel bir isim.” Dudaklarını ıslattığı an dikkatim dağıldı yeniden. “Ne anlama geldiğini biliyor musun?”
Biliyordum ama unutmuşum o an, ya da kafamı iki yana sallayasım geldi bilmiyormuş gibi…
“Prenses, hanımefendi,” diye mırıldandı Tayga dudaklarıma karşı. Saçımın at kuyruğu ne ara çözülmüştü bilmiyordum ama yüzüme gelen saçları kulağımın arkasına sıkıştırıyordu ne zaman konuşsa dudakları benimkilere çarparken. “Ama sen bunların hiçbiri değilsin, değil mi? Sen bir cadısın,” diye fısıldadı bu sefer de. “Bana aklımı kaybettiren, geceleri uyutmayan bir cadı.”
Öyle mi yapıyordum? Bir fikrim yoktu. Aslında biraz vardı… Dudaklarım kıvrıldı o an ve Tayga da bunu hissetmiş gibi yeniden elini arkama uzattı ve hassas noktama parmaklarını sürttüğü an ağzım açıldı, çatık kaşlarımın ardından gözlerine bakarken kaçtı oksijen boğazıma. Yine de nefessiz kalmıştım. Bu sefer kıvrılan dudaklar onunkilerdi. “Bile bile yapıyorsun. Eğlendiğini mi düşünüyorsun? Gerçek eğlenceyi seni bırakmayacağımı anladığın an yaşayacaksın Sare, ama çok geç olacak, o yüzden hayır de,” diye mırıldandı bu sefer de alnını alnıma yaslayarak iç çamaşırımı kenara sıyırırken. “Hayır de bana, Sare.”
“Evet.”
“Sare,” diye mırıldandı bir kez daha gözlerini kapatıp kendini sakinleştirmeye çalışırcasına dudaklarını diliyle ıslattığında. “Hayır.”
“Evet,” diye fısıldadığım an ağırlığını öyle bir üzerime verdi ki kapının benimle birlikte göçerek kırılacağını düşündüm ama Tayga’nın tek yaptığı saçlarımın arasına daldırdığı parmaklarına dolanan saçlarımı çekiştirerek yüzüme karşı hırlarcasına bir nefes almak oldu. Elini çekti, eteğimi düzeltti o an ve bana dokunmayacak şekilde dikildi karşımda. Bir an ne yaptığını anlayamadım, bakışlarını yere eğmiş derin nefesler alıyordu. Kendine hâkim olmaya mı çalışıyordu o? Benim ikna çabalarımın ardından mı?
“Ne yapıyorsun?” Fısıldayarak sormaktan alıkoyamadım kendimi.
Tayga aldığı derin nefeslerin ardından, şehrin ışıklarının aydınlattığı keskin çehresini yüzüme çevirdiğinde gözlerinin içinde dalgalanan mavi alevleri görebiliyordum. Canavarı serbest bırakan yalnızca ben değildim sanırım. Yanağımın içini ısırdım o an kanatmak istercesine, ardından önüne doğru bir adım atıp elimle yanağını patpatladım iki kere hafifçe. Gülümsedim. “İyisin,” diye fısıldadım gözlerine bakarken başımı kaldırmış.
“Ben oynamıyorum Sare.” Bir kez daha adımı ağzından duyabilecek miyim merak ediyordum, göz temasının ruhumu içine çekercesine derinleştiği sıralarda. Elimi indirdim yüzünden. “Sen istediğin kadar oyna,” dedi ardından ve elimi yakaladığı gibi kapıyı da açarak ikimizi de odanın dışına sürükledi. Gelen boş asansöre daldığı an yanında durdum neler olduğunu anlamazcasına bir ifadeyle suratımda, asansör bekleyenler peşimizden kabine binemediler bile ve sebebini anlamaya çalıştığımda Tayga’nın bakışlarından tedirgin olup başlarını çevirdiklerini gördüm.
“O biraz hayvan da,” diye mırıldandım gülümseyerek el sallarken onlara, asansörün kapıları kapanırken. Elimi çekmeye çalıştım elinden. “Uf, bırak ya sen de… Yeter artık.”
Laf ağzımdan çıktığı an bıraktı elimi Tayga. Çatık kaşlarımın ardından ne yapmaya çalıştığını anlamazcasına baktım suratına, dudaklarında benim rujumun izlerini görmek bana da sürpriz olmuştu. Elimi uzatıp dudağının kenarındaki ruju temizlemeye çalıştığım an çattı kaşlarını, gözlerimin içine baktı ne yaptığımı anlamamış gibi. Ardından dönüp aynaya baktı ve elinin tersiyle kendisi sildi. Gözlerini kapattı. Elini saçlarının içinden geçirdi. Bir karar vermeye çalışıyormuş gibi görünüyordu ve sanki kafasının içinde bir savaş vardı.
Ben de orada gevşekçe yaslandım kabine ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Ne bu hâl kral? Karadeniz’de gemilerin mi battı?” Gözlerim kısıldı ardından. “Gerçi senin gerçekten Karadeniz’de gemilerin batmış olabilir değil mi…”
Asansörün kapıları açıldığı an kapalı bir otoparkta olduğumuzu anladım, Tayga kabinden onunla birlikte çıkacağımı sandı ama dönüp baktığında dudaklarımı büzerek başımı iki yana salladım. Tabii ki sorun çıkaracaktım. Elimi yakalamaya çalıştı o an ama ben geri çekildim, bu sefer bir anda başını kolumun altına sokarak dünyamı ters düz etti ve omzundan sarkıttı beni. “Yuh!” diye bağırdığım an otoparkta yankı yapmıştı sesim. “Adam kaçırıyorlar! İmdaaat!”
“Kes sesini,” diye homurdandığını duydum.
“Ne oldu? Eve mi bırakıyorsun beni yoksa? Ben başımı çaresine bakarım bırak, kendim giderim evime.” Ellerimi göğsüne yaslayarak doğrulmaya ve yüzüne bakmaya çalıştım ama sadece dengemi kaybetmekle kalmıştım, üstelik yüzünü tersten doğru düzgün görememiştim bile. Tayga isteğime kulak vermiş gibi beni ayaklarımın üzerine indirdiğinde “Hah, aynen öyle,” diye söyleniyordum ki arabanın yanında indirdiğini fark ettim, kapıyı açtığı gibi başıyla içeriye geçmemi işaret etti.
Midemi tuttum elimle. “Of.” Yüzüm buruşmuştu istemsizce. “Midem bulandı, öyle taşınır mı hayvan!”
“Otur Sare,” dedi o an Tayga ve ben beynimle değil, bacalarımın arasıyla düşünüyormuşum gibi geçip oturdum ön koltuğa. Birkaç saniye sonra arka koltuktan bir şey aldı ve yanıma çömeldi aracın içinde, bir su şişesi vardı elinde ve kapağını açıyordu. Hiçbir şey söylemeden kilitlenmiş çenesiyle baktı yüzüme su şişesini dudaklarıma uzatırken.
Gözlerimde çok ters bir ifade olduğunu biliyordum, dudaklarımı birbirine bastırıyordum. “Ben içerim,” dedim su şişesini elinden alıp birkaç yudum alırken. Allahım sen sabır ver, dercesine çevirmişti başını. Bir an bana doğru yaklaştı çok ani bir şekilde ama emniyet kemerimi bağladığını kulağına çığıracağım anda fark edip sustum, ardından doğrulup çıktı ve kapıyı üzerime kapattı ayaklarımın içeride olduğundan bir bakışla emin olduktan sonra. Kendimi bebek gibi hissetmiştim.
Yukarıda ne olmuştu öyle? Sanırım şu an bunu düşünmeyi reddediyordum çünkü belki de bir tık fazla alkol vardı sistemimde, sonuçta akşam pek bir şey yememiştim değil mi? Yine aynı hataya düşmüşüm gibi görünüyordu. Ukte en azından akıllı olduğu için domatesli ezmeli sandviçlerden atmıştı ağzına, içlerinde ne olduğunu kontrol etmişti her şeyin. Vejeteryan ya da vegan olduğunu düşünmeden edememiştim.
Dönüp direksiyonun başına attı kendini, ardından vakit kaybetmeden motoru çalıştırdı ve tek hamlede dönerek çıktı park ettiği iki dar kolon arasından. Direksiyon parmaklarının arasında bir oyuncak gibiydi ve ben izlemeden edemiyordum. “Araba kullanmayı nasıl öğrendin?”
“Babam.”
“Nereye gidiyoruz?”
“Evine.”
“Neden kravat takmıyorsun?”
Bir an kaşları çatıldı, omzunun üzerinden yüzüme baktı; caddeye çıktığımız için sokak lambalarının sarı ışığı yansıyordu yüzüne ve ne zaman arabaya binsek profilinin ne kadar hoş olduğunu düşünmeden edemiyordum. “Şimdi de çok soru soran sen oldun,” diye mırıldandı o ana dek sıfır ses olan şarkının sesini açarken dikkatimi dağıtmak istercesine.
“Evlenmeyi düşünüyor musun sen de?”
Dirseğimi aramızdaki bölmenin yumuşak kapağına yaslayarak çenemi avucumun içine aldım ve onu izlemeye başladım yakından. Tayga’nın çenesindeki kemik hareket etmişti yine, biraz daha dişlerini sıkarsa döküleceklerdi. “Nereden çıktı bu soru?”
“Sürpriz yumurtadan.” Sırıttım.
“Sare.”
Yine adımı kullanıyordu. Yutkunarak derin bir nefes aldım ve bir anlığına bakışlarımı yeniden ellerine çevirdim. Gerçekten bir erkeğe göre güzel elleri vardı ve üzerime oldukları anı aklımda çevire çevire eskitmeye başlamıştım şimdiden. Bana ne oluyordu?
Çalan şarkının melodisi o kadar güzeldi ki “Ne güzelmiş,” diye mırıldanmadan edemedim. İşte, buydu. Alkol alınca çenem açılıyordu.
Tayga’nın gözleri bir an ekranda çalan şarkıya kaydı. Zleepyfred’in Last Leaves of Autumn şarkısıydı. Kalbimi veriyorum bir gün daha uğruna yanında o kızın soğuk kollarına ama içim huzursuz, diyordu şarkıda. Ne söylersem söyleyeyim biraz daha uzaklaşıyor benden, yaz bir kalp atışı kadar kısa sürede yağmura dönüyor ve şimdi o… Düşüyor. Sonbaharın son yaprakları gibi. Öyle soğuk, öyle soğuk ki… Ve onu eve döndürmenin hiçbir yolunu bulamıyorum.
Tayga pencereyi açtı o an, “Üzerimde dışarı fırlatabileceğin bir gözlük yok, maalesef,” diye mırıldandım refleks olarak. Derin bir nefes almıştı ona çarpıttığım lafı duyduğunda. “Niye attın onu? Çok seviyordum ben. Şimdi nereden bulacağım aynısı? Yerine koymak zorundasın. Yoksa—“
“Yoksa, ne?”
“Yoksa… Canını sıkarım.”
“Zaten sıkıyorsun.”
“Hani ben sana hiçbir şey yapamazdım?”
Tayga sessiz kaldı. Ben gülümsedim. Biliyordum. Tabii ki ona çok şey yapabilirdim. Aramızdaki her neyse bunun yalnızca o farkında değildi, ben de farkındaydım artık ve ben Tayga Vasilyev’in canını çok, çok sıkabilirdim.
“Şurada midye dolma mı yesek?”
“Zehirlenip ölmek istiyorsun herhâlde.”
“Ölmem! Çok severim ben midye dolma, babam izin vermiyor…” Dudaklarımı büzdüm gözlerimi kırpıştırarak profiline bakarken. Tayga bir an bana baktı ve sabır çekerek önüne döndü.
“Islak kedi bakışlarını bırak. Alkolün üzerine midye dolma yemene izin vermiyorum.”
“Sen kimsin be? Ben istediğimi yerim.” Kapıya döndüm o an. “İndir beni yoksa yola atlarım.”
“Kapı kilitli. Bol şans.”
“Pencereden atlarım,” dedim o an sonuna kadar açık pencereden bir anda kollarımı çıkartıp sarkmaya çalışırken ama hem emniyet kemerimi unutmuştum ve bir yere kadar izin vermişti ileri atılmama, hem de Tayga o an kolumdan tuttuğu gibi yerime geri oturttu beni.
“Manyak mısın kızım sen?! Otur oturduğun yerde,” diye gürlediği an neredeyse zafer işareti yapacaktım. İşte, Ukte değildi yalnızca onu sinirlendirebilen! Ben de yapabiliyordum. Çok basitti.
“Üf. Kalbim çok kırık.” Alnımı ovaladım. “Sormayacak mısın nedenini?”
Tayga alayla güldü. “Ne oldu? En yakın arkadaşına mı kaptırdın?”
“Daha kötüsü. Bana aşıktı ama hayat dolu bir kadınla evlendi.” Ve ben yürüyen, huysuz, meymenetaiz, bencil bir cesedim. Aslında umursamıyordum onu, sadece her konuyu keskin ucunu kendime çevirip sapladığım bir hançere döndürmekten çekinmiyordum bazen. “Benim Kutay malını biliyorsundur, o evlendi de. Travma oldu bana,” dedim olmamış olsa da. Tepkisini merak ediyordum. “Hayır yani sen de çat diye evleneceksen söyle de—“
“Sare!”
“Ne bağırıyorsun ya? Kulağımın dibinde?” Elimle kulağımı kapattım yüzümü buruşturarak önüme dönerek. Tayga o an aracı öyle bir frenle sahil kenarına çekti ki ne ara emniyet kemerinden kurtularak kendini dışarı attığını anlayamadım bile. Gelmiyor muydu? Ne yapıyordu o? Sanırım deniz havası alarak sakinleşmeye çalışıyordu.
Gelmeyeceğini anladığım birkaç dakikanın ardından emniyet kemerimi çözüp dışarı çıktım. Biraz serinlemişti hava, denizden soğuk bir rüzgâr esiyordu ama vücudumdaki alkol yüzünden pek bir şey hissetmiyordum. Kollarımı etrafıma sararak etrafa baktım, kimseler yoktu. Saat çok geç olmuştu. Eve dönmem gerekiyordu. Tayga deniz kenarında, kıyıya bağlı teknelerin önünde dikiliyordu elini saçlarından geçirerek.
“Şaka şaka,” diye mırıldandım yanına geldiğimde, onun gibi denize baktım ben de. “Travma falan olmadı. Zaten benim kendi evlilik travmam bana yeter. Genel olarak evlenmek zaten—“
Tayga bir an öyle ani döndü ki lafımı yuttum. “Susacak mısın artık?”
Yutkundum. “Neden ki?”
“Aptal mısın yoksa anlamak istemiyor musun?” Yüzümden gözlerini ayırmadan çevirdi bedenini bana ve karşıma dikildi. “Ne halt yediğinin farkında mısın Sare?”
“Üf, sen de bir tutturmuşsun ne yaptığının farkında mısın yok biliyor musun ne halt yediğini… Ben yaptığım her şeyin arkasındayım her zaman, keyfim ve kahyasının imzası vardır çünkü altında. Onlar iyi bilirler beni.” Gülümsedim. “Sen peki, aynı şeyi söyleyebiliyor musun?”
Tayga gözlerini kırpıştırdı yalnızca bir an. Karanlıkta koyulaşan güzel mavi gözlerini, simsiyah kirpikleri çevreliyordu ve elime bir kağıt kalem verseler çok benzer çizebileceğim kadar ezberlercesine izliyordum her bir telini. Sare, kendine gel Sare. Sare? SARE?
“Hayır ama bu saatten sonra haberin olur.”
“Neden bana öyle bakıyorsun?”
“Nasıl bakıyormuşum?”
Yutkundum bir an yeniden, dudaklarımı ıslattım ama kurumuş olan boğazımdı aslında. Dilimin ucundaydı kelime ama ne ben biliyordum, ne de o çıkmak biliyordu ağzımdan. “Ne yapıyorsun Tayga?”
Derin bir nefes aldı gözlerini kapatarak yanımdan ayrılırken o an, birkaç adım ileri yürüdü ve alnını ovalayıp elini sökmek istercesine saçlarından geçirişini izledim. Sanki sence biliyor gibi mi görünüyorum ne yaptığımı gibisinden bir cinnet geçiriyordu o an. Keyifleniyordum onu böyle görünce, bir şeyler hissederken… Bir şeyler hissediyordu.
“Neden döndün? Ukte’yi bıraktıktan sonra.” Kollarımı göğsümde birleştirdim. Evet, gözden kaçırdığım bir noktaydı bu. Önce beni kendi hâlime bırakmıştı sinirden gözü dönmüş bir şekilde, ardından geri gelmişti ve hesap sormaya kalkmıştı benden. Sonra da kontrolü kaybetmişti. Kontrolü kaybetmişti. Kontrol onda değildi.
Kontrol bendeydi.
“Tayga,” diye mırıldandım bu sefer ben yanına giderek ama omzunun üzerinden çevirdiği başıyla bana o kadar ters baktı ki, neredeyse emindim beni elinin tersiyle denize fırlatacağına o an. Yosunların arasında kusa kusa boğulurdum muhtemelen.
“Dönelim,” dedi Tayga o an tok bir sesle, arabaya doğru çevirdi kendini.
Kaşlarım havalandı. “Sende mi kalsam bu gece? Eve dönmek için çok geç oldu. Aramadıklarına göre fark etmediler yokluğumu,” diye mırıldandım telefonumu bir kez daha kontrol ederken. Sadece Anton her şeyin yolunda olup olmadığını sormuştu ve ben de sorun olmadığını söylemiştim. “Şimdi dönersem fark ederler ama. Ceza alırım.”
“Hayır.” Tayga kesin ve net ifadesiyle arabasına yürüyordu.
Bense arkasından tatlı ve keyifli adımlarla ilerliyordum. “Ama ceza alırsam doğum günümü kutlayamam bu hafta dışarıda. Çok üzülürüm.”
“Bana ne?”
“Umrunda olduğumu biliyorum.”
“Değilsin.”
“Tamam o zaman ben tek dönerim eve bay bay iyi geceler…” Döndüğüm gibi aksi yöne yürümeye başladım o an, rüzgâr bedenimi delip geçerken. Birkaç adım atmış, ileride el ettiğim taksiye ilerliyordum ki Tayga bir anda önümü keserek beni omuzlarımdan tuttuğu gibi arabasına doğru çevirdi ve “Yürü,” dedi hafifçe ittirerek. “Yürü, başımın belası…”
İçimin ısınmasına engel olamadım o an. Abim de bana öyle seslenirdi.
Aracın ön kapısını açıp içine attım kendimi, anında kemiklerimin buzu erimeye başlamıştı. Tayga gazlayıp cadde altımızdan tereyağ gibi kayarken ilerlemeye başladığında arkama yaslandım emniyet kemerimi bağlayarak ve değişen şarkıyı geriye sarıp az öncekini dinlemeye başladım yeniden. Birkaç dakika sonra şarkı yeniden değiştiğinde, yine geri sardım. Kendime engel olamıyordum.
Gözlerimi bir kez kapattım, ardından açtığımda ağaçlık tanıdık bir yolda ilerliyorduk o an. “Tayga,” dedim sert bir sesle koluna sarılırken. “Eve gidemem dedim.”
“Gidebilirsin.”
“Ceza alacağım dedim!” Gözlerimi çekemiyordum ekrandaki saatten. Eğer sabaha kadar kalabilecek bir yerim olursa babamın evden çıktığı saatte koşuya çıkmış gibi dönebilirdim, güvenlik fark etmiyordu. Yakınlardaki terk edilmiş bir evde, çantanın içinde yedek kıyafetlerim ve ayakkabım vardı böyle durumlar için.
“Al.”
Yüzümü sıvazladım o an makyajımı umursamadan. Seslice nefes verdim. “Bak, eğer ceza alırsam bir hafta dışarı çıkamam. Bu ne demek biliyor musun?”
“Doğum gününü kutlayamazsın dışarıda.”
“Evet!” Çıldıracaktım oturduğum koltukta. Tayga’ysa hiç sorun yokmuş gibi sakince önündeki yolu izliyordu yol altımızdan kayıp giderken, bu saatte boştu. “Tayga. Lütfen bak!”
“Hayır.” Gülümsedi ardından bana dönerek. “Bak, söylemesi o kadar zor değilmiş değil mi? Bir tekrar et, alışsın ağzın.”
Sabır dilenerek elimi saçlarımdan geçirdim yolarcasına, ardından ona döndüm. “Ne istiyorsun? Ne istiyorsun benden şu an evime götürmemen için?”
“Hiçbir şey,” diye yanıtladı beni o an baygın bakışlarının ardından. “Hiçbir şey istemiyorum senden.”
“Gözlerin öyle demiyor ama.”
“Ne diyorlar?”
“Boğazımı parçalamak istiyorsun gibi daha çok bacaklarımı beline sararak ve—“
“Sare!” Ani bir frenle durdurdu Tayga arabayı. Şok olmuştum, koltukla torpido arasına zor tutunmuştum o an emniyet kemerim olmasına rağmen. “Kes şunu artık.”
Yanaklarımın içini ısırdım göz göze geldiğimiz an. Gerçekten kendi içinde büyük bir savaş veriyormuş gibi bakıyordu bana ve tek bir hareketimle her şeyi siktir edebilecekmiş gibi de, benim ettiğim gibi… Çünkü etmiştim değil mi? O odadayken gerçekten siktir etmiştim her şeyi. O neden edememişti? Sebebi neydi?
Arkama yaslandım açık ağzımı kapatarak, yutkundum ve önüme baktım kararlı bir ifadeyle. “Eğer kesmemi istiyorsan beni evine götür.”
Tayga, sanki aklıyla değil de iki bacak arasıyla düşünüyormuş gibi ikiletmeden direksiyonu tam sola kırdı ve tek hamlede geriye döndü o an yoldan.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.